ktp.jpg



Serserice Bir Eylemdi Yaşamım…
“” 1. Kitap Bir Kokladım Anadolu “”

1. Kitap Özeti

- Ben bir garip sakiyim, içmesini bilen susamış dudaklara; Ab u hayat sunarım… - Bundan başka hiçbir vasfım yok!
Murat Ceylan

Yılkı
Sürgün
Gidene
İki Memet
Son Horon
Selanik Beyi
Bir Kan Hikâyesi
Mezarlıkta Bir Aleko
Yakamoza Yüzen Çocuklar


Şiir Çalışmalarından Örnekler
Ben Bu Dünyada
Dolunayda Bir Shaman
Celal Güneşe Yürü’düğünde
Son Söz…

Yılkı…
Yürüdüğü dağ patikasının bulunduğu uçurumun dibinde gördüğü can çekişmekte olan yılkı tayı ve gezginin, yaşanmışlıklarının dile getirildiği kurgu hikâyeleri…
“” Bu sabah tan yerine kadar, bende bir deli poyraz idim… Rüzgârlarla yarışan... Yalın toynak, özgür ruhlu, mor dağlarda koşuşan…

Şimdiyse… Bu uçurumun dibinde!

Bir yanım kor ateş… Bir yanım buza kesiyor…

Yılkı anam gibi benimde, kara gözlerimden… Ak bulutlar akıyor…

Yüce Aladağlardan dağ yelleri esiyor…

Krizantem kokuları doldu genzime, nefesimi kesiyor.

Sabahın erken saatlerinde pusuya düşürdüler beni…

Boynuma doladılar kendir kemendi.

Yılkı babam yıldızlar üzerinde tevekkül içerisinde!

Tüm yılkı sürüsü durmuş…

Tüm kâinat, tüm canlılar ve tüm cansız sanılanlar…

Yılkı anam, şaha kalkmış bana bakıyor.

Biliyorum, o an tüm sevenlerim benim için dua ediyorlar...

Tanrıdan bana cesaret diliyorlardı.

Evet!

Ben bu dağların özgür evladıyım... Esaret altına giremem!

Esir yılkılar gibi bir ahırda ölemem!

Sol yanımda uçurum, sağ yanımsa esaret!

Ak boynuma kızıl kanlar oturttu, bu kendir kement.

O an “Hadi” dedim kendi kendime… “Zamanı geldi gayrı, sakin durmak neyine? “

Tırısa kalk! Yılkı! Yılkı Gök kısrak…

Şaha kalk!

Dörtnala koş! Sol yanına doğru…

Özgürlüğüne doğru koş aşkın i kıvrak…

Koş! Koooş! Koooooşş!

Uçurum derin…

Derin uçuruma savur kendini…

Yılkı! Yılkı, gök kısrak!

Soyun kölemi senin…

Al kanına bulanmış doru donuna, dağ rüzgârları kokan yelelerine, bu şekilde dokunmak istemezdim… İnan bana benim özgür kardeşim. Belki de senin bu acı hikâyeni, feri kaçmış gözlerinden okuyarak… Kendi türümden olan katillerinize sizleri biraz olsun anlatabilmeyi, istedi benim yazgım. Gördüğüm en güzel yılkı tayıydın sen… Gözlerinin ışığı arşa, özgür ruhu cennet ül Adn’a ulaşmış. Bedeni bu uçurumun dibinde, asil bir halde yatan… Zorlu dağların, özgür yılkı tayı…

Işığı soldurulmuş o masum gözlerinden, öperim.””
Sayfa Sayısı: 10 – Fotoğraf Sayısı 2


Sürgün…
Ozan oğlunu devlet baskılarından dolayı kendi elleriyle sürgüne yollayan yaşlı alevi dedenin, sürgündeki evladına ve çevresindeki doğaya olan bağlılığını dile getirdiği anlatılarından meydana gelen, kurgu hikâyesi…
“” Dön gel artık oğul… Gayrı gözlerimde yaş kalmadı. Dön gel turnalar gibi… Biliyorum, gelecek kış açacak kardelenleri göremeyecek gözlerim. Gözlerimin feri sönmeden, seni son bir defacık olsun, görebilmek isterim.

Büyülü dağdır bu dağlar. Bu dağların insanı gibi kuşları, çiçekleri de özünde insan sevgisi taşırlar. Ardıçkuşu nerede bir hane görse yakınında yurtlanır. Aynı insanoğlu gibi âşık olur ve bir ömür boyunca aşkını taşır, o minicik yüreğinde. Aynı insanoğlu gibi ağlar çalıkuşu… Sevdiğini yitirince.

Baldıran, sümbül çiçekleri bir insan gördüğünde, o insana doğru döner suretini ve ona sunar tüm güzelliklerini...

Bilir misin?

Bilemezsin tabii… Sen gittiğinde genceciktin. Gittiğin gece konu komşu toplandı avlumuzda.
“Gayrı, geri dönmesi çok zor” dediler… “Yaman ayrılıktır sürgüne gitmek! Sürgün acısı çekenlerin, yüreğine sor” dediler.
Lakin! Ben bir daha geriye dönmeyeceğine inanmadım. İnanmak istemedim! Dönmedin… Dönemedin oğlum, arslanım… Dostta, düşmanda haklı çıktılar.

Gittiğin yerlerde beni unuttun… Bu dağları unutma oğul!

Süsen çiçeği vardır bu dağlarda… Anka çiçeği de deriz biz o çiçeğe... Dibinde körpe yaprakları olur her daim. Yaşama sevinci verir… En yıldırılmış ruhlara, güç verir. Mücadele aşkı verir. O da Anka kuşu gibi küllerinden doğar, her ilkbaharda.

Doğarda, yediveren gül gibi salınır... Salınır bu yaylalarda. Zakkum salınır, krizantem salınır…

Bu dağlarda her bahar…

Bin bir çeşit çiçek ayaklanır, bin bir çeşit yabanıl ayaklanır… Göç kervanları ayaklanır, doru taylar ayaklanır da…

Bir sen ayaklanıp… Dönemezsin yurduna...
Sandras dağı özler… Ardıçkuşu özler seni… Biz, özleriz…

Her gün yollarına bakıp, bakıp…

“ Bu, ne bitmez sürgünmüş “ deriz…

Gittiğin yerlerde beni unuttun… Köklerini unutma oğul!

Mersanet köyündeniz, tekkemiz kul Abdal kapısıdır. Tahtacı derler soyumuza… Tahtacı köyleri hep Sandras eteklerinde kuruludur. El sanatları ustasıyızdır hepimiz. Kuru ağaç dile gelir elimizden. Zira kuru ağaca en güzel desenleri bizler işleriz. “”
Sayfa sayısı: 17 - Fotoğraf sayısı: 2


Gidene…
Yaşlı bir sandal ve o yaşlı sandalla denize açılan, yaşamının son anlarını yaşamakta olan kırgın ruhlu bir adamın, ilk ve son sohbetlerinin kaleme alındığı, kurgu hikâyeleri…
“” Hadi uzan küpeşteme ve o yorgun ruhunu dinlendir bu gece, dalgaların sesi ninni, bu yaşlı sandal beşik olsun bedenine yolyorgunu…

Arada inceden gıcırdar sağım solum. Öylesi anlarda sakın kaygılanma, seni gitmek istediğin topraklara ulaştıracak kadar güçlüyüm hala. Biliyorum, oldukça eskidim, yıprandım… Demirlerim paslandı, inceden çürüdüler. Oysa ne çok severdim onları… Beni ben yapabilmek adına, tunç dağının derinlerinden kopup geldiler.

Tunç dağını duydun mu yolyorgunu…
Derinlerinde demir filizleri yetişirmiş bu dağın, zirvelerinde ulu köknarlar ve karaçamlar. İşte benim gövdemdeki tüm demirler bu dağın, tunç filizlerinden türediler. Dışlarında pas vardır. Yer yer çürümüşlerdir amma! Özlerinde tunç dağının gücünü, kudretini taşırlar. Ne zorlu fırtınalar yaşadık onlarla, ne zorlu fırtınalara karşı koyabilecek kadar kuvvetlidirler hala…

Her zorlu fırtına bizi biraz daha ayırır birbirimizden. Oysa ayrı düşüp parçalanmayı değil! Beraberce biran için olsun, İstanbul koklayabilmeyi isteriz. O büyülü kent hakkında ne çok yaşanmışlıklar dinledik bilemezsin. Dinlediğimiz bunca anının ardından hiç görmediğimiz o büyülü kente âşık olduk ve bir günlüğüne de olsa İstanbul’u yaşamayı, onu koklayıp, kıyılarında beraberce batıp gitmeyi istedik biz.

Önce demirlerim paslandı ardından küreklerim. Küreklerim, yer yer kırıldılar… Anlayacağın, onlarda benim gibi sessizce yaşlandılar.

Geldiğinde karanlıktı göremedin… Gövdem kestane, dümenim meşe, küreklerim karaağaçtır. Demirlerim tunç dağının mor filizi, rengim İstanbul kırmızısıdır benim. Uludağ’ın eteklerinde köklenmiş kestane ağacıdır tüm gövdemi saran güçlü kerestem. Sıcak sularıyla bilinen bir derin vadiden gelir ak meşeden dümenim ve zorlu koyaklarda yetişmiş bir karaağacın güçlü dallarıdır yıpranmış küreklerim. Karaağaç küreklerimi, ak meşe dümenimi, kestaneden gövdemi ve tunç dağından gelen demirlerimi, ne çok severim bilir misin? “”

Sayfa Sayısı 10 – Fotoğraf Sayısı 4


İki Memet…
Terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu bölgesinde kaderleri bir yazılan, Çavuş memet ve Terörist memet’in acı tesadüflerle dolu kurgu hikâyeleri…
“” Vadinin ortasındaki yerinde salınan ve her iki tarafı da görebilen söğüt ağacı, o an içerisinde hissetti, az sonra yaşanacak acıları. Genç memet elindeki keskin bıçakla söğüt ağacına doğru yürüyor... Çavuş memet ve arkadaşları onun ve diğer arkadaşların tüm hareketlerini izliyorlardı. Kaçarı yok! Az sonra birbirlerini göreceklerdi. Söğüt ağacı ansızın durdurdu salınmayı, tüm gövdesini buza kesti. Korkusu körpe dallarının kesilmesinden değil… Korkusu, nice körpe canların yiteceğindendi. Kendi filizlerini bile düşünmeyi unutarak! Bir an için, dile gelebilmeyi istedi…

Eğer söğüdün dili olsaydı o an; “ Aman! “ Diyecekti…

“ - Yapmayın aman! “

“- Namludan çıkan merminin geriye dönüşü olmaz… Basmayın o tetiklere… Basmayın aman! “

Söğüt daha bir söz bile söyleyemeden silahlar patladı…

Ortalık cehennem yerine döndü bir anda. Vadideki tüm canlılar can derdine düşerek, feryat, figan çığrıştılar. Kuşlar uçtu, yılanlar derin koyaklara girdi… Açıkta kalanlar bir kuytuda sindi kaldı, nefes bile almadılar. Tüm vadi barut ve kan kokusuna kesti bir anda. Nehrin her iki tarafından Aman! Sesleri yükseldi. Söğüt ağacı söyleyemedi, genç bedenler söyledi, bu acı verici sözcükleri… Her iki yakada kayalıklar kızıl kana bulandı. Alman ve Rus yapımı tüfekler gümbürdedi…

Anadolu’nun masum çocukları, cansız yere düştüler… “””


Sayfa Sayısı 20 – Fotoğraf Sayısı 4


Son Horon…
Yaşlı bir Gürcü dedenin yayladaki şenlik gününde canını almaya gelen Azrail’e yaşadığı mecburi sürgünleri anlattığı ve Azrail’e toprak, doğa, vatan, insan sevgisini dile getirdiği kurgu hikâyesi…
“” Ölüm korkusu değil benim korkum! Toprak olma korkusu değil… Benim gibi insanlar için her derdin dermanı, toprak da gizlidir… Toprak bilgeliklerle dolu, toprak yalan bilmez, her daim açık sözlüdür. Beşerde bulunmayan tüm büyük bilgelikler, canım toprakta gizlidir.

Ben! Topraktan korkmam Azrail! Tersine, büyük bir tutkuyla severim toprağı. Ben, bu toprağı işlemesi için sürgün edilmiş bir halkın, sürgün çocuğuyum. Bir yanım deniz… Bir yanım dağ kokar.

Lakin yüreğimi soracak olursan… O hep toprak kokar Azrail... O hep toprak kokar!

Her yeni sürgün filize âşık olurum… Toprağa, her dokunuşumda! Onda, en ölümsüz aşkı bulurum... Ben, ne tanrılar gördüm! Her çiğdemin yaprağında ne tanrılarla kavgalar ettim… Bir parça toprağa, sahip olabilmek adına! Tenimdeki her çizginin bir hikâyesi var benim, anlatsam… Ömrün yetmez Azrail.

Sen, Azrail…
Sen, can almayı bilirsin. Bense, toprağa can suyunu vermeyi bilirim. Sen, cansız masum bedenleri sunarsın ona. Bense, göğsünde canlandırıp, yeni yaşamlar sunacağı tohumları, fideleri sunarım.

Senin hiç toprağın oldu mu Azrail? Her karışı uğruna buram, buram, ter döktüğün toprağın oldu mu hiç… Yalçın yamaçlarda, ulu ormanları milim milim açarak, o kutsal toprağa, ulaştın mı sen? İşte bu söylediğimi yapabilmek, kolay değildir Azrail… Hiç kolay değildir! Toprağın, her santimine kavuşmak için tepeden tırnağa, ter dökeceksin Azrail! Öyle bitkin düşeceksin ki! Ağrıdan sızıdan, uyuyamaz olacaksın. Günü gelip ilk sebzeni alırken, uzanacaksın toprağına. Ben seninim… Sende benimsin! Diye sesleneceksin usulca. Belki, bir iki damla yaş akacak gözlerinden. Yüreğin toprak kokacak bir an için… Yeni yaşamlar isteyeceksin toprağından. Bir tasında tohum… Bir tasında su olacak!

Senin ne toprağın var... Ne de vatanın. Bugün buradasın, yarın bir başka diyarda. Benim toprağım var Azrail. Benim bir vatanım var! Uğruna yıllarca bedel ödediğim… Bir vatanım var.

Senin hiç vatanın oldu mu Azrail! Vatan sevgisi nedir bilir misin sen?””


Sayfa sayısı: 21 – Fotoğraf Sayısı 3


Selanik Beyi…
Selanik vilayetinde büyük bir bey olan; Ali Dursun Bey ve ailesinin, Balkan mübadeleleri süresince ve Anadolu’ya geldikten sonra yaşadıklarının anlatıldığı, acı sürgün günlerinin gerçek hikâyesi…
“” Kız kardeşim Ayşe’nin durumu, iyice kötülenmişti. Yolumuz üzerindeki bir kasabada onu ve kervanımızdaki diğer hastaları, hekime götürdük. Bulgar hekim sağ olsun, her biriyle kendi evladıymış gibi ilgilendi ve elinde olan ilaçların tümünü yolda kullanmamız için, yanımıza verdi. Yolculuğumuzun on üçüncü günün gecesinde, hastalığı iyice ilerleyen kız kardeşim Ayşe, vefat etti. Onu yolumuz üzerindeki terk edilmiş bir Müslüman köyünün, mezarlığına defnettik. Artık kervanımızda sadece göç acısını değil, kaybettiğimiz kız kardeşim Ayşe’nin acısını da taşıyorduk. Anam sürekli ağıtlar yakıyor ve Ayşe’nin yetim oğlu Balkan’a sarılarak, gözyaşı döküyordu. Ne zaman onu teselli etmeye kalksam bana;

“ Sen evlat acısı nedir bilemezsin oğul… Ne evladın var bu âlemde, ne de bir evlat kokusunun, tadını bilirsin.” Derdi.

Haklıydı anam… Lakin! Kendince haklıydı.

Keşke, benim gözlerimle bakabilseydi dünyaya ve keşke benim nice özlemlerle dolu insancıl duygularımı, ruhumdaki gizli kalmış fırtınalarımı, görebilseydi. Belki o zaman beni biraz olsun anlayabilirdi.

Babamı ve amcalarımı genç yaşta ardı ardına kaybedince, ailenin idaresi benim üzerime kalmıştı. Böylesi büyük ailenin en büyük oğlu olmak demek, kendi yaşamında pek çok insani duyguyu tadamadan, çevrendeki insanlarının, hanelerimizde çalışanlarının ve tüm ailenin, her türlü sorununu, göğüsleyebilmek demekti. Ben okuyamadım, kardeşlerimi okuttum, ben evlenmedim, onları everdim, hepsini çoluk, çocuğa karıştırdım. Onları köyde, güvenli yerde bıraktım, kendim, Osmanlı cephelerine yiyecek taşıyan kervanların başında, ateş hatlarına yürüdüm. Yeri geldi, çetecilere kurşun sıktım, ailemi ve malımızı korumak için, adam vurdum. Çeteci öldürdüm. Genç yaşımda adıma katil dediler. Başımı yere eğdim, söylenenleri duymadım. Hüznümü, kederimi hep yüreğime akıttım.

Küçük kardeşimi bu sahipsiz diyarda, kara toprağa, gömdüm, ağladım…””


Sayfa Sayısı 57 – Fotoğraf Sayısı 4

Bir Kan Hikâyesi…
Genç yaşta ağır bir hastalığa yakalanan gencin ve onun bu hastalığı sürecinde kendisine destek veren çeşitli mezhep ve dinlerdeki dostlarının anlatıldığı, yaşanmışlıklarla dolu gerçek hikâyeleri…
Kan anonsları beni her zaman etkiler ve elimden geldiğince aranılan kan miktarını bulmaya çalışırım. Zira ben, damarlarımda on bir yıldır yedi bölgenin, yedi etnik kökenine ait kanları taşıyorum. Ameliyatımda tamamen! Tesadüf eseri bir araya gelen dostlarımın sağladığı kanları kullanmışlardı. Çerkez Şenol, Kürt Genco, Ermeni Aret, Roman Cumali, Alevi Özgür, Gürcü Volkan ve Arap Ömer'den alınan kanlar sayesinde bu gün hayattayım.
Olaya komedi tarafından bakacak olursak, birleşmiş milletler gibi adamım.
Peki, sen nerden bakıyorsun? Diye soracak olursanız...
Çok sesli bir orkestradan farksızdır benim damarlarım. Yedi etnik kökenden... Yetmiş milyon kan kardeşim var benim derim.
İşte benim hikâyem bu...
O günden sonra... Ne zaman bir kan anonsu duysam, damarlarımdaki o çok sesli orkestrada bir hareketlenme olur.
Volkan inceden bir kabak kemane girişiyle iç titreten kısa bir taksim geçer... Aret duduğunu çalmak için derin bir nefes alırken, Ömer def vurmaya başlar. Sinan bağlamasıyla ilk notaları verirken, Şenol sıçepsinesi ile derinden bir giriş yapar. Genco bendirini okşar gibi çalmaya başlarken, Cumali muhteşem bir keman taksimi ile buradayım der ve tam zamanında Özgür'ün divan sazı duyulur derinden...
Peki, ama bu sahipsiz siyah gitarda kimin? Sesi var, sahibi yok!
Burada olduğuna göre bizimle aynı yolun yolcusudur dostlar. O gitarı kar beyazı bir can dostun kucağından hatırlıyorum ben…
Lütfen o gitara dokunmayın, tellerini yıpratıp, ezgilerine gem vurmayın.
Özgür, Anadolu yedi bölge ve bu toprağın çocuklarını yapalım kardeşim...
Volkan ney-i taksim sende!...
Tıkk... Tıkkk.
"" Hadi dostlar... Affettuosoooo !!!! ""
Sayfa Sayısı 10 – Fotoğraf Sayısı 3


Yakamoza Yüzen Çocuklar…
Aynı mahallede büyüyen üç arkadaşın yazgılarına karşı mücadelelerinin dile getirildiği, yaşanmışlıklarla dolu gerçek hikâyeleri…
İlk banliyö treni geçti gitti. Sirkeci’den kalkmış, ilk yolcularını Halkalı’ya doğru taşıyordu. Biraz eskice bir trendi. Sanırım, bu hattaki son dönemlerini yaşıyordu. Ben oldum olası eski trenleri çok sevmişimdir. Yaşanmışlıklarla doludur eski trenler. Dışlarında farklı, içlerinde farklı hikâyeleri taşır durur, o yolyorgunu trenlerin, yıl yorgunu vagonları. Kim bilir, nice ayrılıklara ve nice kavuşmalara aracı olmuştur. O yıpranmış rayları, türlü yaşanmışlıklar kokan o kirli yolcu koltukları.

Şuan, o yaşlı trenin vagonlarından birinde olsam, son durakta insem, raylarda yürüyerek, Ispartakule istasyonuna ulaşsam… Zamana aldırmadan mandıraya doğru yürüsem… Erik ağacının altına uzansam, uzandığım o yerde sessizce kalsam. Arzu bir bardak çay uzatsa, Beyhan bahçeden çilek toplayıp getirse... Biran için, kısa bir an için bile olsa, çocukluğuma doğru yol alabilsem, ne iyi olurdu.

Ne iyi olurdu…

Odama birileri girdi çıktı. Dönüp ilgilenmedim bile. Gelenlerle Genco konuştu, ben denizi izledim. Çıkarken içlerinden birinin üç gün içerisinde dediğini duydum. Genco yanıma geldi, bana bir şeyler söyledi. Söylediklerini duymadım, belki de o an için, sadık dostumu duymak istemedim.

Denizi izlemeye devam ettim. Hayırsız ada açıklarında bir teknenin güvertesindeki sarhoşlar, sabahın ilk güneşinden rahatsız olup birer birer ayılmaya başladılar. Kiminin başı ağrıyordu, kimisi ise başının yerini dahi bulamayacak kadar akşamdan kalmaydı. Biran için,

“ Soyunup denize atlasanıza…” Diye bağırmak geldi içimden.

“ Deniz sizi ayıltır… Zıpkın gibi olursunuz bir anda! Ne sarhoşluğunuz kalır, ne baş ağrınız… Siz sarhoşsunuz, tekneniz sarhoş… Geceden kalma sohbetleriniz sarhoş… Atlasınıza denize ne duruyorsunuz. Soyunup denize atlasanıza! “

O an o teknede olup denize atlayasım geldi. Tıpkı, çocukluğumuzda yaptığımız gibi… O yakamozlu gecede; Bakırköy sahilinden denize girerek, yakamoza doğru yüzen o çocuklar gibi…

O üç arkadaş gibi…
Sayfa sayısı: 23 – Fotoğraf Sayısı 3

Mezarlıkta Bir Aleko…
Gelibolu savaşına katılmak için ailesinden habersizce cepheye kaçan, Aleko Vas… İsimli genç terzi kalfasının, cephe yolunda ve yürüyerek ulaştığı cephe günlerinde yaşadıklarının anlatıldığı kurgu hikâyesi…
“” İşte böyle başladı benim hikâyem…

Bir gece tüm İstanbul uykudayken vurdum heybemi sırtıma ve düştüm Gelibolu yollarına… At yok… Araba yok! Trene gitsem dayım bulacak, bulduğu yerde derhal vuracak, tren katarında ak bedenimi yere serecek… Sabahın erken saatlerine kadar yürüdüm ve makrihori köyüne ulaştım. Baktım bir kalabalık cemaat ağlaşıyor vardım yanlarına… Varmaz olaydım. Camiinin önünde yerde birçok kefensiz nefer yatıyor… Ahh! Bre Mori aahh! Keşke o neferleri görmez olaydım. Hayatımda ilk kez Müslüman cesetleri görmüştüm… İçim bir tuhaf oldu, çöktüm olduğum yere. Ceset dediğime bakmayın… Her biri el kadar sabi daha… Bedenleri kan içinde, yüzleri gülümser gibi… Öylece vurulup düşmüşler Gelibolu sırtlarında ve hep çocuk kalmışlar, işte o anlardan sonra…

- Bu çocuklar kimindir çocuklarıdır ” dedim.
- Bu çocukların kimi kimseleri yok ” dediler…
- Peki, Neden ıslanmış bedenleri, urbaları su içinde! Söyleyin bre ağalar… Ölü çocuk bedenleri, üşümez mi? Dedim. “

Bu sözlerim herkesi etkilemiş olmalı anı anda ağıtlar yeniden başladı… O an daha fazla dayanamadım, bende başladım ağlamaya. İlk defa bir başka dinden birileri için ağlıyordum. Çocukluğumda yeşil çayırlarından mantarlar, kuzukulakları topladığım… Çeşmelerinden kana kana sular içtiğim, o canım makrihori topraklarına, şimdi cansız çocuk bedenleri sunuyorduk ve hiç birimiz gözyaşlarımıza hâkim olamıyorduk… Gözyaşları içerisinde gömdük küçük şehitleri ve duaya başladık. Yirmi yıllık hayatımda ilk defa, yüzlerce yıllık komşularımız olan müslümanlar için, dua ediyordum! O an o kabirlerin başında o duayı ederken, nedense kendimi çok huzurlu hissettim… Bu kadar huzur bulacağımı bilseydim, geçmişte mahallemizde ölen tüm müslüman komşularımız içinde dua ederdim. Bir başka inanca mensup insanların acılarını kendi bedeninde hissetmenin ne demek olduğunu, işte küçük şehitlerin kabirleri başında anlamıştım… Yüreğime insan sevgisi doldu.

Bir kıyıya oturup küçük şehitler için bir süre daha dua ettim, kendim ve tüm cephedekiler için, hayırlı gazalar diledim… Öğleden sonra yoluma devam etmek için makrihoriden ayrıldım. Tarlaları ve bir bataklığı geride bırakarak, akşamüzerine doğru varabildim Ayastefanos’a. Köy meydanında insanlar toplanmışlar… Beyler sandalyelerde fukaralar yere çömelmiş, sakince sohbet halindeler… Selam verdim ve köylerinde oluş nedenimi anlattım, ardından bende çöktüm, yanlarında bir yere. Bu gece Gelibolu ya bir sevkiyat yapacaklarmış onun için hazırlık halin delermiş… Köyde bulunan tüm silahları, ellerinde olan tüm yiyecekleri meydana getirecekler… Ardından vakitler gece yarısına vardığında, Gelibolu’ya doğru yola çıkacaklarmış. Liderleri olan kara cübbeli yaşlı adama ailemle ve dayımla olan derdimi anlattım… Önceleri garipsedi ardından geldi alnımdan öptü beni…

- Korkma sağ salim Gelibolu’ya ulaştıracağız seni dedi. ” “

Sayfa Sayısı 165 – Fotoğraf Sayısı 4


Bir Kokladım Anadolu…
Anadolu’nun çeşitli halk kültürlerini, edebiyatını ve müzikal zenginliğini aynı çatı altında bir araya getirebilmeye çalışan genç bir adamın, bu değerleri en iyi şekilde temsil ettiklerine inandığı büyük ozanlar ve yazarlarla olan karşılıklı müzikal ve edebi atışmalarının dile getirildiği, kurgu hikâyeleri…
“” Anadolu bozkırlarında bir sala zamanındayken bütün vakitler…
Çukurova’dan, Şarkışla topraklarına turna süzülüp…
Bu garip ozana bereketli topraklarından, selam getirecek…
“-Hadi ozanım yola çıkma zamanıdır “ diyecek.
Kırık tezenem, yeniden değerken tele... Uçuşurken nağmelerim dillerden dillere…
Moskova’daki bir sessiz…
Cide sırtlarında bir görünmez…
Datça sırtlarındaki bir küfürbaz… Çatalca’da bir bilinmez.
Şarkışla sırtlarındaki bir karanlık garip mezardan…
Kaldırarak suretlerimizi…
“ -Yola koyulma zamandır “ Diyeceğiz.
Ilgın kokularıyla doluyken tan yeri zamanları…
Tuz gölünden gelen asi bir şaman, doru kısrağı üzerinde önümüze düşecek… Bize yol gösterecek.
O kutsal, o inançlı, o sevdalı ozanlar, bir çınar gölgesinde toplanacaklar… Bir kardeşlik hikâyesi dile getirip… Bin kardeşlik türküsü söyleyecekler.
Ağrı dağı eteklerinden bir zılgıt çekilecek… Müjde gelecek! Müjdeler gelecek… Yüce ağrı zirvesinde ateş yakılıp... Kös davullar çalınırken, Yeniden beylere karşı durulacak…
Sessiz yiğitler türkü söylerken…
Sazım yeniden dile gelecek… Nağmelerim su olup akacak.
Bu topraklarda yeniden… Kadir kıymet bilinecek.””
Katleden viran olurken, kıymet bilen sevinecek.


Sayfa Sayısı 8 – Fotoğraf Sayısı 3

Murat Ceylan
Serserice Bir Eylemdi Yaşamım…
Bir Kokladım Anadolu 1. Kitap: