Merhaba


ERASMUS Desiderius

Deliliğe Övgü/
"Morias enkomion seu laus stultitiae"
adli kitabindan ...

'deli olmak kendini tutkuların akışına bırakmaktır.
deli kendi zararına olarak bilge olmayı öğrenir.
bütün taşkın tutkuları delilik doğurur.
çünkü bir deli ile bir bilge arasında ki fark
birincisinin tutkularına,
ikicisinin ise aklına boyun eğmesidir.

bence delilik cinsine ne kadar sahipsek o nispetlede de mutluyuzdur.
ki herkes şahit, köyün delisinin fırlattığı taş çooook uzaklara gitti."

”Delinin en büyük deliler arasında bile kötü bir şöhrete sahip olduğunu gayet iyi biliyorum.
Gördüğünüz gibi ben. iyi şeylerin gerçek sunucusuyum
Yaşamın kendisi bile varlığını deliliğe borçludur.
…evliliğin sakıncalarını göz önünde tutsaydı. hangi ölümlü başını evliliğin yularına uzatmak isterdi ?
Hangi kadın; gebeliğin rahatsızlıklarını,doğurmanın acılarını,tehlikelerini …düşünseydi,
bir erkeğin aşıkane takiplerine kendini kaptırırdı?”
(s. 33)

İnsanın ilk çağı olan çocukluğun bütün çağların en şeni en hoşu olduğu doğru değil midir?
Doğa;daha doğumları anında onların çevresine bir delilik havası yaymıştır.
bu hava çocukları büyütenleri büyüler” böylece bakılmalarını sağlar.
(s. 36)

Çocukluk,gençlik hatta yaşlılık da deliliğin çekiciliği sayesinde mutludurlar.
Kadının bir armağan olarak erkeğe sunulması .
erkeğin acımasız doğasını kadının deliliğiyle yumuşatmasını sağlar.
(s. 47)

Bir deli olarak sözlerimi mazur görünüz.
Ancak bizim çevremizde edepleri, terbiyeleri o kadar kıt bazı kimseler vardır ki bunlar
papalar ve din büyükleri hakkında en hafif bir alayı duymaktansa
– ki bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde –
İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar.
(s.15)

Öncelikle şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu
hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir.
Böyle bir insana delidir desinler ne alâ!
Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!
Öyle ya deliliğin kendi meziyetlerini göklere çıkarmasını ve
kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu?
Beni olduğum gibi kim benden daha iyi tanımlayabilir?

Meğer ki beni tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun.
Zaten böyle yapmakla bilgelerin ve büyüklerin çoğundan
çok daha büyük alçakgönüllükle hareket ettiğime inanıyorum.
Onları kötü bir utanma alıyor.
Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar,
fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar;
o da para karşılığında onları övmeyi yani yalanlar söylemeyi üsleniyor.
(s.20-21)

Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece saamimiyetle tapılan tanrılar pek azdır.
Örneğin çok kimseler, Meryem’in tasvirlerinden biri önünde
öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir saygı gösterisinde bulunduklarını zannederler.
Ama onun iffetini, alçakgönüllüğünü, ruhi ve ilahi şeylerle sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır.

İnsan doğasına aykırı gelen, yapmacık bir takım tutum ve davranışların
doğru rol modeli olarak yansıtılmasına verdiği tepkisi ise şu şekildedir;
“Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum.
Deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk ve cehalet içinde yaşamaktır" diyeceklerdir.

Fakat dostlar insan olmaktır bu, zira doğrusu doğuşuna, aldığı eğitime,
doğasına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz anlamam.
Bu varolan herşeyin yazgısı değil midir?
Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz.
Aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçamadığından,
dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağının üzerinde yürüyemediğinden,
boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır denebilirdi.

Bunun gibi güzel bir at gramer bilmediğinden,
börek yemediğinden dolayı bahtsızdır.
Akademide çalışılan konuların hiçbirini bilmiyor diye
öküzün de talihine acımalıdır denebilirdi.
Fakat at gramerci olmakla ne kadar bahtsız değilse,
insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir.
(s.78)

Tabiat, özsaygının mutlu armağanlarını yalnız bireylere vermiş değildir.
Genellikle her kavim, her millet, hatta her şehir bunlardan bolca nasibini almıştır.
İngilizler güzel adam, iyi müzisyen ve ziyafetlerinde cömert olmakla övünürler.

İskoçyalılar, asaletleri, unvanları, krallarının hanedanı ile olan akrabalık bağları ve
skolastik tartışmalardaki olağanüstü incelikler ile övünürler.

Fransızlar nezaket iddiasındandırlar;
Parislililer özellikle Sorbon’larında en bilimsel teoloji okuluna sahip olmakla gurur duyarlar.

Edebiyat ve söz söyleme sanatına sadece kendilerinin sahip olduğuna inanan İtalyanlar,
kendilerini dünyanın barbarlık karanlıklarına dalmamış biricik kavmi sanırlar.
Aralarında da bu tatlı yanılgıyı en fazla yaşayanlar Romalılardır.
Eski Romalıların büyüklüğünü sayıklar ve onlardan bir şeyler aldıklarına iyice inanırlar.
Venedikliler asaletlerini düşünmekle,

Grekler bilimlerin kurucuları olduklarını düşünüp
eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla mutludurlar.

Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan şu sayısız barbarlar,
doğru dine girmiş olmakla övünürler,
boş inanç sahibi saydıkları Hıristiyanlara yukarından bakarlar.


Çok daha mutlu olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve
bu arada daima Musa’nın dinine bağlı kalırlar.

İspanyollar dünyanın en büyük askerleri olarak geçinirler.
Yüksek boylarından gurulanan Almanlar, sihirden anladıklarını,
büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler.

Daha fazla örneğe gerek yok. Özsaygının nasıl her yerde en tatlı zevkleri,
hem ayrı ayrı şahıslara hem de bütün insanlara birden saçtığın
ı size göstermek için sanırım bu kadarı yeter.
(s. 109-110-111)

Altın çağın masumluğu yavaş yavaş bozulunca kötü cinler
daha önce de dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler.
İlk önce bunların sayısı son derece azdı,
pek az kişi bu muzır işlerle meşgul olurdu.

Ancak sonraları Keldanilerin boşta gezenleri ve
Greklerin işsiz güçsüzlerinin katkısı ile bunlardan çok sayıda icat olundu ve
her biri insan zihnine ayrı birer işkence kesildi.

Zira en önemsiz ve değersizlerinden biri olan gramer,
tek başına bir adama tüm ömür boyu eziyet etmeye yeter.

Bununla beraber tüm bu ilimler arasında en faydalıları olan teologlar
yani din adamları açlıktan ölüyorlar, müneccimler sıkıntı yaşıyorlar.

Hekim ise tek başına bu insanlardan daha değerli tutuluyor,
sanatının güç olmasına karşın o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse
halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır.
Zaten tıp çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa
bir çeşit yüze gülücülükten başka bir şey değildir.

Hekimlerden sonra hukukçular bu sıralamada ikinci yere layıktırlar.
Hatta hakça düşünülürse birinci yeri istemeye layık değil midirler?
Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi daha uzak olanlardan fazla mutlu eder
o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kimseler
saf doğadan başka rehberleri olmadığından ne kadar mutludurlar.

Doğanın en yetkin eserleri de zaten sanat adı verilen
gereksizlikler tarafından bozulmamış olanlarıdır.

Öyle ya bütün hayvanların en bahtiyarları kural ve özentisiz yaşayıp
doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir?

Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir varlık var mı?
Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değilseler de
onların mimarisi sizlerinkinden sonsuz derecede üstün değil mi?
Cumhuriyetleri sizin filozoflarınızın tasarladıklarından daha mükemmel değil mi?

(s. 80-81-82-83)

Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar.
O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler.
Demek ki insanlar hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak,
hal ve yapılarının üzerinde hiçbirşeye girişmemekledir ki kendilerine eziyet eden,
üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir
(s. 85).

Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki
krallar arasında deliler olmadan ne yiyebilen ne de bir an yaşayabilen bir kaç tane vardır.
Onlara gösteriş için yanlarında bulundurdukları,
tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler.

Bu tercih bence ne şaşılası ne de anlaşılması güç tür.
Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve ciddi şeyler bulurlar.
Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını
sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar

Deliler ise tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur, her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler.
Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen prensler kendilerine gerçeği söyleyebilecek kimseleri bulunmadığından
ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından bana pek bahtsız görünüyorlar.
Ancak denecektir ki prensler gerçekleri duymayı sevmezler,
bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek
bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla bilgelerin meclisinden kaçınırlar.

Burada sizinle beraberim.
Fakat bu delilerin ağzından yalnız gerçekleri değil en açık hakaretleri dahi zevkle dinlediklerine,
bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir.
(s. 88-89)

İşte tamamen bizden kimseler.
Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek istiyorum.
Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür olağanüstü şeylerin hepsine ait ve
bütün şu inanılmaz hikayeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler.
Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyecilerini de o kadar etkileyeceğinden ve
onların aç kulaklarını o kadar gıdıklayacağından emindir.

Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret kalacağı sanılmamalı.
Bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar.
Bu delilerle ermişlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur.
Biri sabahleyin hıristiyanların Polyphemos’u, Christophorus’un bir tasvirini ya da devasa bir heykelini görmek
mutluluğuna erişirse bütün gün kendine hiç bir kötülük gelmeyeceğine inanır;
öteki savaştan sağ salim çıkacağına emindir çünkü savaştan önce Barbara’nın heykeline küçük bir duada bulunmuş;
üçüncüsü yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü
haftanın belirli günlerinde ermiş Erasmus’un heykelini ziyaret etmekte,
tasvirin önünde küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusuru etmez

ya Papa’nın verdiği bağışlanma belgelerine ne diyelim?
Bunlar o belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar,
bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler

Aynı derecede deli ve hoş kimseler de çeşitli ülkelerin koruyuculuğuna yükseltilen şu ermişlerdir.
Her küçük ülkenin özel törenlerle kutsadığı, kendine özgü erdemleri bulunan koruyucusu var.
Örneğin azizlerden biri diş ağrılarını iyileştiri, ötekisi loğusa kadınların imdadına yetişir;
falanca ermiş çalınmış bir eşyayı geri getirtir, öteki deniz kazalarından korur,
bir başkası koyun sürülerine göz kulak olur, vesaire vesaire….
(s.99-102).

Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son Haçlı seferlerinde pek parlak başarılar kazanamamış olan
o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotusları, dik kafalı Occamları, yenilmez Albertuscuları ve
korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı pek iyi ederlerdi. [kilise babalari]


O zaman bütün savaşların en hoşu ve bütün zaferlerin en garibi görülürdü.
Onların skolastik kavgalarına teslim olamayacak ordu düşünebiliyor musunuz?”
(s. 146)

Bir tüccar, bir asker ya da bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından
ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalıklara kullansın; bundna fazlasına gerek yok.
Hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır.
Yalan yere yeminleri, ahlaksızlıkları, sefaletleri, kavgaları, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları,
herşeyi ama herşeyi o küçücük para sikkesi temizlemiş, hem de o kadar iyi temizlemiştir ki,
adam bunların hepsine yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır.
(s. 101).

Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği dahi kalmayacak olan bir pisboğaz;
ya da en yüksek mutluluğu avarelik ya da uykuda bulan bir tembel.
Bazıları kendi işerlini ihmal edip komşunun işleir için durmadan hareket halindedirler.
Bazıları da borçlarını ödemek için ödünç para almak suretiyle zenginleştiklerini hayal ederler, oysa aslında iflas etmek üzeredirler.
Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez.
Şu doymak bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır,
bir kere elden gidince dünyanın bütün altınına ona geri veremeyeceği hayatını rüzgarların, dalgaların keyfine bırakır.

Başka biri de evinde sakin sakin yaşayacağı yerde talihini savaşta aramayı tercih eder.
Bazıları mirasçısı olmayan bir ihtiyarı kandırarak servetine konma, bazıları ise kendilerini ihtiyar bir kadına sevdirme yolundadır.
Amma bir de bunun tersi oldu mu deymeyin keyfime.”
..............................