Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 Toplam: 9

Tanrı Geri Döndü

Kültür, Sanat Kategorisi Kitap Forumunda Tanrı Geri Döndü Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba -TANRI GERİ DÖNDÜ- (GOD IS BACK) İnancın küresel boyutta yeniden canlanışı dünyayı nasıl değiştiriyor? John Micklethwait/Adrian Wooldridg MODERNLİK KAVGASI ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Tanrı Geri Döndü

    Merhaba



    -TANRI GERİ DÖNDÜ-
    (GOD IS BACK)
    İnancın küresel boyutta yeniden canlanışı
    dünyayı nasıl değiştiriyor?
    John Micklethwait/Adrian Wooldridg


    MODERNLİK KAVGASI
    Yaşamınızın bir parçası olsun ya da olmasın, dinin modern dünyaya nasıl geri dönmüş olduğunu anlamaya
    çalışmamız gerek. Temelde siyaset ve din ilişkisi üzerinden değerlendirirken bu dönüşün altında yatan
    kavram olan modernlik mücadelesini gözden kaçırmamak gerek. Modernlik küresel bir mücadele,
    dolayısıyla konunun tüm dünyadan örneklere değinerek irdelenmeli. Ancak özellikle Amerika örneği
    üzerinde çokça durmamızın basit bir nedeni var: Dünya modern çağın başından beri ilk defa kararlı bir
    şekilde din konusunda Amerikan modelini takip ediyor. Devlet kararı yerine bireysel seçime dayalı din
    kavramı güç kazanıyor. Geçen 200 yılı aşkın süre boyunca Avrupa ve Amerika’nın neden birbirinden bu
    kadar farklı şekillerde geliştiğini incelemek şu andaki durumu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

    Aydınlanma Devri’nden beri Batı düşüncesinde din ve modernite arasındaki ilişki hakkında görüş ayrılığı
    süregelmiştir. Avrupalılar modernitenin dini marjinalleştireceği düşüncesindeyken Amerikalılar, her
    ikisinin elele yürüyebileceğine inanmıştır. Modern dünyanın temel devrimlerinden olan Fransız İhtilali ve
    Amerikan Devrimi, Aydınlanma’nın sonucunda ortaya çıkmış rasyonel uluslar olmalarına karşın, dinin
    rolü hakkında görüş ayrılığı büyüktür. Fransız devrimciler eski düzenin simgesi olarak gördükleri dine
    bütünüyle karşı çıkıp hor görürken, Amerika’nın kurucuları dine çok daha selim yaklaşmışlardır. Dini
    korumak için devletten ayırmışlardır.

    O zamandan bu yana modernitenin bu iki versiyonu farklı yönlere doğru ilerlemiştir. Avrupa’da kilise
    kurumu, demokratik ve özgürlükçü yeni dünya düzenine karşı eski rejimin tarafını tutmuş olmasına
    rağmen Amerika’da ulusal anlamda kurumsallaşmış bir kilise bulunmadığından farklı inançlar hem
    demokrasiye hem de serbest piyasaya kucak açmıştır. Avrupa’da “din” savaş ve baskı anl***** gelirken,
    Amerika’da özgürlüğün kaynağı olarak görülmüştür.

    AVRUPA TARZI
    Avrupa’da dinin etkisini yitirmesi süreci Aydınlanma’yla başlar. Aydınlanma, temelde insan aklının barış
    ve bolluk getireceği; tam aksi olan “mantıksız” bağnazlığın ise savaş ve sefalet getireceği düşüncesinden
    filizlenmiştir. İnsanın iyiliğine duyulan güven üzerine kurulan aydınlanma, insanlığın eğitimle gerçek
    erdemlere ulaşmasını sağlamaya odaklanmıştır. Bunu takip eden 200 yıldır Avrupai modernite
    yükseliştedir. Bu süre içinde düşün dünyası Tanrı’nın neden öldüğüne dair yazıp çizmiştir. Voltaire dinin
    sonunun 18.yy sonunda geleceğini iddia ederken, Nietzsche Tanrı’nın insan tarafından çoktan
    öldürüldüğünü ve öyle kalacağını savunmuştur. Kant, Aydınlama’yı “bilmeye cüret edin, kaderin
    dizginlerini elinize alın” diyerek tanımlamıştır. İnsanın dinsel yanılsamalardan kurtuluşunu yönetici
    sınıftan bertaraf etmekte gören Karl Marx ise dini toplumların afyonu olarak nitelendirir. Marx, tarihin
    esas anlamının sınıf mücadelesinde yattığını ve komünizme ulaşıldığında tezatların üstesinden
    gelineceğini ve dünya üzerinde cennetin yaratılacağını ileri sürer.

    Durkheim ve Weber tarihin zoruyla dünyanın laikleşeceğini tartışırken,
    Freud dindarlığın bir nevroz hali olduğunu öne sürerek insanoğlunun
    temel içgüdüsü cinselliği bastırmak için tasarlanmış olduğunu iddia eder ve insanın bilgiye ulaştıkça,
    öğrendikçe dini inancın giderek azalacağını ekler. Chesterton ve T.S. Elliot ise Tanrı’nın olmadığı yerde
    insanların herhangi bir şeye inanabileceklerini dolayısıyla, Hitler ve Stalin gibilere hürmet
    edebileceklerine dair uyarmıştır. Pek çok düşünür baskı ve yobazlık aracının ortadan kalkmasına
    sevinmiştir. Sartre gibi küçük bir grup hem Tanrı’nın ortadan kaybolmasına kızmış, hem de yokoluşunun
    getirdiği özgürlüğü kutlamıştır. Sonuçta Avrupa toplumsal hayatında önemli bir yere sahip olan herkes
    dinin ölmekte olduğunu ve böylelikle siyaset üzerindeki etkisinin de çekilmekte olduğunu kabul etmiştir.
    Dine karşı en büyük mücadeleyi felsefeden çok bilimin verdiğini söylemek mümkündür. 19.yy ortasında
    dinle bilimin birlikte varolamayacağı görüşüne katılanların sayısı oldukça artmıştır çünkü din yaşamın
    nasıl oluştuğuna dair mantıklı bir açıklama önerememektedir. Darwin teorisinin ortaya çıkışıyla Hristiyan
    dünyası sarsılmıştır. İnancın kaybedilmesine alternatf çözüm olarak laiklik ideolojisi sunulmuştur.

    19.yy’da 4 tane laik inanç öne çıkmıştır: bilim, kültür, ulus-devlet ve sosyalizm. Bunların arasında en güçlü
    olan bilimdi çünkü dünyayı mantıklı bir şekilde açıklayabiliyordu. Ancak Darwinizmin yansıması olarak
    ortaya çıkan sosyal Darwinizm’in ırk ayrımını da körüklediğini de unutmamak gerek. Bununla birlikte,
    insanoğlunu uygarlaştıracak unsurun yüksek kültür seviyesi olduğu görüşü rağbet görünce, dinin yerini
    kültür öğesinin alması gerektiği vurgulandı. Böylece barbarlıktan ve batıl inançlardan kurtulmak mümkün
    olacaktı. Din yerine kültürün yükselişi henüz modernizm ve postmodernizmin yüce olanla saçmalık
    arasındaki ayrımı henüz bulandırmamış olduğu Masumiyet Çağı’na denk düşer. Bu sıralarda Goethe ve
    Beethoven gibi sanatçılara adeta tapılmış, peygamberler gibi saygı görmüşlerdir.

    Ulus-devlet kavramıyla devlet ve halk yüceleştirilerek dinden geri kalan boşluk doldurulmaya çalışılırken
    laik devlet adamları, düşünürler, bayrak gibi ulusal semboller neredeyse dini değerler atfedilerek
    ilahlaştırıldı. Hegel, devleti Tanrı’nın yeryüzündeki hali olarak tanımladı. Devlet, sadece kanun ve yönetim
    sistemi değil ahlaki kurallar ve mantıklı amaçlar bütünü olarak herşeyi bilen ve herşeyi sağlayan olarak
    nitelendirildi. Viktoryenler sayesinde, Kilisenin egemenliğinde olan eğitimin devlet egemenliğine geçişiyle
    refah bürokrasisinin ilk adımları atılmış oldu. Böylece devlet daha önce kiliseyle ilişkilendirilen pek çok
    görevi üstlenmeye başladı. Ulus-devlet bazen bilinçli ama çoğunlukla bilinçsiz olarak dini
    marjinalleştirmiş oldu.

    Avrupa’nın din boyunduruğundan kurtulmadan modernleşmenin mümkün olmadığı görüşü tüm dünyayı
    etkilemiştir. Dolayısıyla Marksist diktatörlerden Lenin ve Mao’nun ateizmi zorla yaymaya çalışmasına da
    şaşmamak gerekir. Ne yazık ki 20.yy’da oluşan yeni laik inançların çoğu zehirli bir hal almıştır. Marx’ın
    ideolojisi üzerine kurulan Komünizm, Rus milliyetçiliğine sırtını dayayarak istismarcı bir yaklaşımla bilim
    ve kültür öğelerinden beslenmiştir. Nazizm de sırf ‘bilimsel’ ırkçılıktan değil Alman milliyetçiliği ve
    şovenizminden de faydalanmıştır. Hitler, dini sadece siyasi bir güç sağladığı takdirde kullanmıştır.
    Gelişen dünyada laiklik teorisi sadece soyut bir kavram olmakla kalmayıp bazen acımasız olabilen bir
    eylem planına dönüşmüştür. Hitler ve Stalin kadar gaddar olmasa da gelişmekte olan ülkelerin daha az
    dogmatik olan çok sayıda lideri de ulusal bütünlük ve yukarıdan aşağıya modernleşme adına dini
    marjinalleştirip laikliği uygulamayı kafasına koymuştur.

    “Başımızda duran şu fes cahilliğin, bağnazlığın simgesi ve ilerlememize, çağdaş
    medeniyetler seviyesine ulaşmamıza engeldir,” diyen Atatürk dinle devleti
    kesin biçimde birbirinden ayırmıştır. Bu çaba zamanında dünya kamuoyu tarafından oldukça hoş
    karşılanmıştır. Batı dünyası aynı olumlu tepkiyi İran Şahı’nın laikleşme ve modernleşme çabalarına da
    göstermiştir. Hindistan’da Nehru örgütlü dini silip yoketmeye çalışmıştır. Ortadoğu’da Naser ve Pehlavi
    şahları ülkelerinin cami ve sanayileşme arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu ve batıl inançlarla
    bağnazlığın geride bırakılması gerektiğini savunmuştur. Latin Amerika’da da ilerleme adına kiliselere
    saldırılar düzenlenmiştir.

    II. Dünya Savaşı sonrasında kendisini Sovyet rejimine karşı tanımlamak zorunda hisseden ve savaş
    çalkantıları arasında hayatı yeniden anlamlandırmak isteyen Avrupa’da din kısa bir süre için yeniden
    canlanmış olsa da Avrupa ekonomileri tekrar hız kazanmaya başladığı an eski kıtada laiklik yeniden öne
    çıkmıştır. Bu sırada gelişmekte olan ülkelerdeki liderlerin çoğu Atatürk’ün izinden giderek
    modernleşmeyle laikleşme ilişkisini toplumlarına yerleştirmeye uğraşmıştır. Sadece Batı teknolojisini ve
    ekonomilerini ithal etmekle kalmamış aynı zamanda dinin arka plana itilmesine dair Batılı fikirleri de
    benimsemişlerdir. Avrupalı görüşlerden etkilenerek mollalara, din adamlarına ve ilkel uygulamalarına
    karşı mücadele başlatmışlardır. Mısır’da ise Naser orta yolu bulmaya çalışarak İslam’ı
    marjinalleştirmektense modernize etmeye çalışmıştır
    http://www.ozetkitap.com/images2/God%20is%20Back.pdf

    devam edecek.........

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Diğer taraftan Amerika, ilerici laiklik yanlıları için her zaman bir sorun olmuştur çünkü halkı Tanrı’ya
    inanmaya devam ettiği halde modernleşmeyi başarmıştır. Amerika’da yeni kurulan cumhuriyet laik bir
    düzendi ve bilinçli olarak Avrupa’nın feodal, kral ve din devleti düzeninin tam zıttı olarak
    şekillendirilmişti. Dünyanın kültür konusunda karar vermede son söz sahibi olan Avrupa’da, Amerika bir
    tuhaflık olarak görülebilir hatta belki de evrimsel bir ucube sayılabilir. Avrupalılar’a göre Amerikalılar
    istediği kadar Tanrı’ya tapmaya devam etsin dünyanın geri kalanı da modernleştikçe Avrupa’yı takip
    edecekti. Hatta Amerika ilerleyen zamanda daha çok laikleşecekti. 20. yy ortasında bunun olacağına
    yönelik işaretler bile mevcuttu. Sosyolojik açıdan dinin özel hayatın dışına taşmayacağı bir dünya düzeni
    öngörülüyordu. Örneğin 1966’da Time dergisi kapağında “Tanrı Öldü mü?” diye soruyordu. Amerikalılar’a
    göre din toplumsal yaşamdaki etkisini yitirmekteydi. 20.yy sonunda aydınlar insanın sonunda Tanrı’yı
    geride bıraktığı kanısına varmıştı. Zaferi kazanan laiklik ve liberalizm olmuştu. Ekonomist dergisi yeni
    binyıl sayısında Yüce Tanrı’nın ölüm ilanını yayınladı.

    Oysa bugün Batılı liberaller asıl tuhaf olanın laik Avrupa olup olmadığından endişe duymaya başladı.
    Günümüzde Amerikan modeli modernleşme dünya çapında yayılmakta gibi görünüyor. Pek çok ülkede
    dinle modernlik birlikte varolabiliyor: Çin, Asya, Afrika, Arabistan, Latin Amerika ülkeleri. Mesele yalnızca
    modernleşen ülkelerde dinin güçlenmesi değil dinin mesajını yaymak için modern araçlardan
    faydalanması da söz konusu. Dini mahvettiği söylenen demokrasi, piyasalar, teknoloji ve mantık onu
    güçlendirmek için biraraya gelmekte.

    Nereye baksanız dinin kamusal alana geri dönüşünü farketmeniz mümkün. 11 Eylül 2001’de ondokuz
    Müslüman genç Amerika’ya saldırmamış olsaydı bugün Amerika ve müttefik kuvvetleri Irak ve
    Afganistan’da ölüyor olmayacaktı. Amerika, bir sonraki savaşını geliştirmekten vazgeçmediği nükleer
    silahlar nedeniyle İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı açabilir. Belki de Pakistan’da bir çatışmaya
    sürüklenebilir. Ya da kendini Batı Afrika’da Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki dini kargaşanın
    ortasında bulabilir. Onuncu paralel boyunca Sudan’dan Filipinler’e kadar olan coğrafyada potansiyel savaş
    alanları olduğu kesin bir gerçektir.

    Bu arada çok sayıda eski anlaşmazlık da dini bir boyut kazanmıştır. Filistin’de altmış yıldır süren savaş
    esasında laik bir mesele olarak başlamıştır. 20.yy’ın başında Siyonistler Avrupa’nın boğucu dindar taşra
    yaşamından kurtulmak için Ortadoğu’yu bir kaçış olarak görmüştür. Önceleri Ben Gurion gibi laik
    siyasetçiler, bağnazlığın kendiliğinden eriyip gideceğini varsayarak 1948’de yeni kurulan Musevi
    devletinde sadece evlilik ve boşanma gibi konularda dini kuralların geçerli olmasını bunun dışında laik bir
    düzen yaratmayı uygun görmüştür. Filistin tarafında ise Kurtuluş Örgütü liderlerinin çoğu Hristiyan
    sosyalistken günümüzde tarafları Hamas, Yahudi yerleşimciler ve Hristiyan Siyonistler oluşturur.
    İsrail Filistin çekişmesi, tarafların hepsinin Tanrı’nın kendi yanında olduğunu iddia etmesiyle aşırı kutuplaşmış
    bir çatışmaya dönüşmüştür. Mısır’da, Arap milliyetçiliğinin manevi lideri Naser, radikal Müslüman
    Kardeşliği faaliyetlerini kısıtlamıştır.

    Eskiden Komünist rejimle yönetilen ülkelere bakacak olursak kitlelerin bağımlılığı dine olan bağlılığını
    yenileyen sadece Çin değildir. Rusya’da Vladimir Putin, eskiden Rus Çarlarının yaptığı gibi kendisini
    sürekli dinsel sembollerle özleştirmekte, düzenli olarak kiliseye gitmektedir. Sovyetlerin çöküşünden
    onbeş yıl sonra 2006’da düzenlenen bir ankette nüfusun %84’ünün Tanrıya inandığını, yalnızca %16’sının
    kendisini ateist olarak nitelendirdiğini göstermektedir.

    Atatürk’ün Türkiye’si şu anda İslamcı bir partinin yönetimindedir. Cumhurbaşkanı ve başbakanın eşleri
    bir zamanlar gericilik sembolü olarak görülen türban takmaktadır. Son birkaç yıldır Hindistan Hindu
    milliyetçisi bir parti tarafından yönetilmektedir.

    Amerika’da ise Evanjelistler saklandıkları delikten çoktan çıkmışlardır. Dini haklar, neredeyse her eyalette
    kurumsallaşmış politikanın bir parçası olmuştur. Sağcıların dine bağlılığının yanında solcular da din
    etkisinde kalmaktadır. Hatta din, laikliğin kalbinin attığı yer olan Avrupa’da bile yeniden sahneye
    çıkmaktadır. Ancak elbette dindarlık açısından Amerikan’ın çok gerisindedir.

    Örneğin Fransızların sadece onda biri dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söyler.
    Ancak yine de Amerika’da dinin canlanışını sağlayan etkenlere dair işaretler
    Avrupa’da da görülür. Günümüzde giderek artan biçimde seçme hakkını
    ahlaki doğrularla dengelemek isteyen bireylerin cemaat arayışı, bir topluluğa ait olma arzusu çoğalmakta.
    Vatikan bile 1960’larda moderniteyi kucaklamıştı fakat sonraları Katolik Kilisesi, inancın daha geleneksel
    haline dönüş yaptı. Son iki Papa yönetiminde Katolikliği modernleştirmekten ziyade moderniteyi
    Katolikleştirme amacı güdülmektedir. Pek çok ülke yöneticisi Tanrıya yakın hissettiklerini, dinlerine olan
    bağlılıklarını dillendirmeye başlamıştır.

    Tony Blair başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe dönmüş,
    Sarkozy Fransa cumhurbaşkanı seçilmeden önce dinin kamusal alanda daha büyük bir rol
    oynamasını istediğini açıkça ifade etmiştir.
    Polonya’da iktidar partisi Roma Katolik Kilisesi’nin sosyal
    öğretileri ışığında bir “ahlaki devrim” vaadiyle seçilmiştir.

    devam edecek......

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Dinin dirilişi

    Merhaba

    “Tanrı, Sanayi Devrimi kentlerinde ölmüşse,
    sanayileşme sonrası gelişmekte olan ülkelerin
    şehirlerinde yeniden canlanmıştır.”
    Mike Davis

    Milyonlarca Müslümanın Avrupa’ya akını dinsel tartışmaları alevlendiren bir konudur. Müslüman
    azınlıkların sayısındaki artış Avrupa siyasetinde çok önemli bir gündem maddesidir. Uç örnekler arasında
    Madrid ve Londra’daki bomba olayları, Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh’un katledilmesi, Paris
    banliyölerindeki isyanlar, Danimarkalı çizerin Hazreti Muhammed karikatürleri üzerine kopan yaygara
    sayılabilir. İslam’ın yayılışı, laik halkları dinin önemini yeniden değerlendirmek zorunda bırakmakta. İşçi
    sınıfının yaşadığı mahallelerde, göçmenler karşısında vatandaşların kendilerini Hristiyan olarak
    tanımlama ihtiyacı duyma ihtimali artıyor. Ayrıca, Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz eden Avrupalı liderlerin
    giderek yoğunlaşan bir şekilde Avrupa’nın Hristiyan köklerini yeniden keşfetmesine de yol açıyor.
    Dinin kamusal alanda yeniden görünürlük kazanmasının bir diğer göstergesi de medeniyetler
    çatışmasının farklı dinler arasında değil batıl inançlılık ve modernite arasında oluşacağını savunan laik
    aydınların feryatları. Aydınlanma ve moderniteyle birlikte dinin gözden düşeceği sanılsa da yapılan
    araştırmalara göre dünyadaki dört büyük dine -Hristiyanlık, İslam, Budizm ve Hinduizm- bağlı olanların
    sayısı giderek artmakta.

    Çoğumuza göre dindeki canlanma İslam’ın dirilişi olarak görülebilir ancak Hristiyanlık da hızla
    yayılmakta, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde. Çoğu yerde bir inanca bağlı olmak aynı zamanda refahı
    da arttırmakta. Din insanların manevi değerlerinde artış sağladığı gibi maddi durumlarını da
    düzeltebiliyor. Dinin yaygınlaşmasının özellikle üzücü yanı ise dinin “yanlış türevleri”nin serpilip
    gelişmesi. Düşünürlerin savunduğu gibi sorgulayıcı ve mantıklı bir din anlayışı yerine kutsal kitaplardaki
    mutlak hakikat daha revaçta. Adem ile Havva’nın 6,005 yıl önce buluştuğunu iddia eden veya cihadı katı
    bir şekilde yorumlayan din türleri gibi. Amerika’da hoşgörülü kiliseler popülerliğini yitirmekteyken
    muhafazakar kiliselere bağlı olanlar nüfusun çeyreğine denk gelmekte.

    Bu durum kuruluşunda özgürlük arayışı olan bir ülkede halkın,
    elli yıl öncesine kıyasla dinsel anlamda özgürlük peşinde olmadığı şeklinde
    değerlendirilebilir. İslam dininde de aşırı ve yakıcı uçların yaygınlaştığı görülmekte. Amerikalı
    muhafazakarların bıkıp usanmadan tekrar ettiği gibi bunun nedeni de kısmen Suudilerin petrolden
    kazandıkları parayı kökten dinci medreselere yatırması ve Kur’an’ın Vahabi yorumlarını içeren
    milyonlarca nüshanın maliyetini karşılamasıdır (örneğin Vahabi yorumunda cihad sırf kişisel mücadele
    olarak yorumlanmaz, İslam’ın temelini oluşturan gerçek bir savaş olarak vurgulanır). Fakat bu her zaman
    bir seçim meselesidir. Arabistan’da Batı kültürü ve nüfuzunun yayılışından endişe eden herkes kökten
    dinciliğe sığınmıştır. Başta Avrupa olmak üzere Müslümanlar’ın azınlık olduğu ülkelerde ise İslam
    herşeyden öte bir kimlik arayışıdır. Aşırı dincilik kuşaklararası çatışmanın bir çeşidine dönüşmüştür.
    Batıda doğan Müslüman kızlar kimlik arayışları nedeniyle başlarına türban takmayı seçmeye yönelmiştir.
    Oysa ki yıllar önce Pakistan’dan veya Fas’tan Avrupa’ya gelen annelerinin ilk yaptığı şey başörtülerini
    çıkarıp atmak olmuştu.

    Nüfus da dinin yayılmasında başlı başına bir etkendir. Dindar insanlar çok daha erken evlenip çocuk
    yapmaktadır. Bu demektir ki dindarların sayısı katlanarak artmaktadır. Diğer yandan iklim değişikliği de
    dini etkileyecektir. Toplumlararası rekabet 13.yy’da yaşanan ‘Küçük Buz Devri’nde olduğu gibi kıtlığa ve
    kıyıma yol açabilir. O dönemde Avrupa’da Hristiyanlar Yahudiler’e; Afrika ve Asya’da da Müslümanlar
    Hristiyanlar’a saldırmıştı.

    Ateistler açısından sinir bozucu başka bir durum ise laikliğin öne sürdüğü gibi dini kucaklayan insanların
    illaki zayıf, korkak ve cahil olmamalarıdır. Bu çoğunlukla doğrudur, çaresiz insanlar umudu dinde bulur
    ancak tablo her zaman böyle değildir. Dünyanın birçok yerinde inanç patlamasına neden olan kesim
    tahsilli orta sınıf insanlardır. Türkiye ve Hindistan’da modernleşme Atatürk ve Nehru’nun istediği gibi
    gayretli bir burjuvazi yaratmıştır ancak bu insanlar günümüzde dinci partilerin en ateşli savunucuları
    olmuştur. Ticari gönenç ve din arasındaki ilişkiye en çarpıcı örnek Çin’in büyük kentlerinde
    görülmektedir. Serbest piyasa ekonimisiyle kilise içiçe geçmiş gibidir. Kiliseye bağlı cemaat aynı zamanda
    hissedardır. ABD’de pek çok Evanjelist iyi eğitim görmüş ve iyi para kazanan kişilerdir. Onlar için ebedi
    gerçekleri bulmak için İncil’e bakmak yeterlidir ancak bu eski bir yazıt olmaktan öte modernitenin şiddetli
    akıntıları arasında yol gösterici bir kılavuzdur.

    Hristiyanlık üzerinde bu kadar fazla durmamızın nedeni moderniteyle diğer dinlere oranla daha uzun
    süreli bir ilişkisi olmasıdır. İslam, dünyanın pek çok yerinde moderniteyle birarada varolabiliyor ancak
    anavatanı Arap dünyasında durum pek öyle değil. Genel anlamda çoğulculukla başetmekte zorlanan bir
    dünya dini denebilir. Bu durum dinler arası rekabet açısından önemli bir yer teşkil eder. İslam’ın herhangi
    bir Reform veya Aydınlanma geçirmediği camiyle devlet arasındaki ilişkiden, kök hücre etiğine kadar her
    tartışmada fark edilebiliyor. Bu yüzden de Hristiyan kültürünün bunları çoktan aştığını söylemek yeni bir
    keşif sayılmaz.

    Amerika’nın din kavra mina dair kendi uyarlamasını nasıl pazarlayıp ihraç ettiğini iyi kavramak gerekir.
    Amerika, başlattığı Hristiyan yanlısı sinema piyasasının yanında dini politika konusuna da öncülük ederek
    kültür savaşlarını da ihraç etmekte. Aynı zamanda da örselenmiş süper güç olarak dünyanın yeni din
    savaşlarıyla uğraşmak zorunda.

    devam edecek......

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Hakikat, Değişim ve Çoğulculuk

    Dinin yükselişinin itici gücü nedir diye sorduğumuzda hakikat ve hakiki bir değişimin karışımı olduğu
    cevabını verebiliriz. Üstelik modernitenin güçlü akıntılarında boğulmadan yol alabilmek için insanların,
    dini ne olursa olsun inçlarına tutunup bunu bir çare olarak gördüğü yadsınamaz bir gerçek. Batı’daki
    siyasi kesimler geç de olsa dinin gücüne uyanmış durumda. Vahiyle gelen hakikat, inananlar arasında
    büyük rağbet görmektedir. Günümüzde din özellikle Amerika’da kuvvet bularak büyümektedir. Hem de üç
    koldan: ekonomik güç, kültürel öğe ve siyasi üstünlük olarak. Bu bağlamda çoğulculuk da öne çıkmaktadır.
    Değişen sırf din değil dinin siyaset üzerindeki etkisidir. Geriye dönüp baktığımızda dinin siyasi bir güç
    olarak yeniden ortaya çıkışı Usame bin Ladin’in, Yahudiler ve Hristiyanlar’a karşı cihat ilan etmesinden
    çok önce gerçekleşmiştir. En önemli dönüm noktası 1967’deki Altı Gün Savaşıdır. Uğradıkları hezimet
    nedeniyle Arapların çoğu Naser’in laik Arap milliyetçiliğinden radikal İslam’a geçiş yapmıştır. 1967’de
    Naser komutasında savaşa “Toprak, Hava, Su” naralarıyla giden ordu altı yıl sonra Enver El Sedat
    komutasında “Allah’u Ekber” diye tekbir getirerek savaşmıştır. Aynı zamanda İsrail’in mucizevi zaferi
    dinin siyasette daha önemli bir yer tutmasına neden olmuştur. 60’larda başlayan dinin yeniden
    güçlenmesi süreci 1970’lerde hız kazanmıştır. Amerika Hristiyanlıklarını gururla ilan eden başkanlarını
    seçmeye başlamıştır. İran şahı tahttan indirilerek Humeyni başa geçmiş; Ziya ül Hak Pakistan’ı iyice
    Müslümanlaştırmaya başlamış; Sri Lanka Budizm’e anayasasında resmi olarak yer vermiştir. Bu sırada
    Komünizm karşıtı Papa Katoliklerin başına geçmiştir.

    70’lerdeki bu değişimin nedeni elit laikliğin fazla ileri gitmesine karşı inananların isyanı şeklinde
    değerlendirilebilir. Devlete ve siyasete güven kalmayınca halk arasında dine dönüş başlamıştır. Örneğin
    Amerika’da Yüce Mahkemenin kürtajı yasallaştıması ya da İndra Gandi’nin Hindulara eziyet etmesi çok
    büyük tepkiyle karşılanmıştır. Laiklik açısından bakacak olursak durum 70’li yıllarda laiklikle yönetilen
    devletlerin çöküşüyle de çakışmaktadır. Sovyetler Birliği’nin şeytani oyunlarının Marksizmi alay konusu
    haline getirmesi, kapitalizmin petrol arz-talep dengesizlikleri ve hiperenflasyon gibi kösteklere takılması
    ve daha genel olarak siyasetçilerin suç ve işsizlik gibi sorunları çözebileceğine dair kuşkuların oluşması
    dünyanın her yerinde hükümetlere olan güveni sarsmıştır ve bu devinim 70’lerden beri bu şekilde
    sürmektedir. Dinin güçlenmesi de bu etkiye tepkinin sonucudur. Aşırı İslamcılar radikal Musevilik ve
    Hinduizm’in tırmanmasına katkıda bulunmuştur. Bunun sonucunda da mollaların coşkusu artmıştır. Bir
    anlamda karşıt taraflar birbirlerinin gelişmesini sağlayan ortamları hazırlamıştır. Ancak dinin öne
    çıkmasında daha derinden giden bir dalga olan küreselleşmenin payı büyüktür. Laiklik savunucuları
    büyük bir sıkıntı içindedir çünkü dinin yükselişe geçiren nedenlerin kapitalizminin başarısını
    sağlayanlarla aynı olmasıdır: rekabet ve seçim.

    Dinin dirilişinin arkasındaki rekabetçi mekanizmayı anlamak için Adam Smith’in “Ulusların Refahı”
    eserine ve Amerikan anayasasına bakmak yeterli olacaktır. Adam Smith serbest piyasanın hırsla olduğu
    kadar Tanrıyla da beraber çalıştığını öne sürer. Bağışlarla geçinen yerleşik olmayan din adamları
    toplumun alt kesimlerine din propogandasında kurumsallaşmış din adamlarından daha heveslidir. Çünkü
    maaşlı din adamları patronlarına yağcılık yapmakla daha çok meşguldür. Avrupa tarihinde bunun
    örneklerine sık rastlanır. Amerikan Anayasasında yapılan ilk değişiklik din ve devlet işleriyle ilgilidir.
    Dinin kurumsallaştırılmasına veya dinin serbestçe uygulanmasına dair kongrenin hiçbir karar
    alamayacağı kanunda açıkça belirtilmiştir. Bu, hem muhalif görüşte olanların isteklerine uygun olarak
    devletin dinden uzak tutulmasına hem de Thomas Jefferson gibi ruhban sınıfı karşıtı olanların kiliseyi
    devlet işlerinden ayrı tutma isteğine hizmet eden uzlaştırıcı bir maddedir. Sonuç olarak bu madde
    Amerikan dindarlığının itici gücünü oluşturmuş ve kiliseye katılmanın başlı başına gönüllü bir faaliyet
    olduğu, farklı dini grupların rekabetine olanak tanıyan yeni bir ülke tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
    Dinin serbest piyasasında ilk başarı örneği vaazlarında sade bir dil kullanan Metodistlere aittir. 1771’de
    ülkede sadece 550 olan sayı 1861’de1 milyona ulaşmıştır. Rekabet ruhu diğer dinleri de etkilemektedir.

    Geçtiğimiz yüzyılda pazar payı en çok düşen din olan Budizm inanışına göre insanların ikna edilmek
    yerine inancı kendi içlerinde keşfetmeleri gerekir. Buna rağmen değişim görülmektedir. Örneğin Güney
    Kore’de Budist rahipler Protestanlarla başa çıkabilmek için inzivaya çekildikleri dağlardan şehirlere inip
    meditasyon merkezleri kurmaktadır. Hinduizm ise kendini koruma konusunda daha bilinçli
    davranmaktadır. Hindistan’ın bazı eyalatlerinde “dokunulmazlar” denen parya sınıfını Müslüman veya
    Hristiyan olmaya ikna edilmelerini engellemek için “din değiştirme karşıtı” yasalar çıkarmıştır. Öte
    yandan Hindu aşramları yaşam sanatını yaymak üzere dünyanın 141 ülkesinde hizmet vermektedir.

    Bu yarış İslam’ın başarısını da körüklemektedir. Suudi Arabistan, dini inanışı polis ve hapishanelerle zorla
    dayatmaktadır. Karşı çıkanları ölümle cezalandırmaktadır. Pek çok İslam ülkesinde camiler devlet yardımı
    almaktadır. Bu Adam Smith’in anlayışına çok ters bir durumdur. İslam, Hristiyanlık kadar ateşli bir şekilde
    dini yaymaya çalışan bir sistem değildir. Takipçileri dinlerini yaymaktan çok geleneksel Müslümanlara
    çözüm bulunmasını zorlaştırmakla ilgilenir. Yine de İslam dininin içinde de göründüğünden çok daha fazla
    rekabet mevcuttur.

    Camiler şu ya da bu imamın öğretilerini takip etse de asıl yetkilerini Kur’an’dan alırlar. İmamlar buna göre
    istedikleri gibi vaaz verebilir. Mega camiler denen, çok büyük camiler yapılmaktadır. Mesela Londra’da
    yapılması planlanan cami oniki bin kişilik olarak tasarlanmıştır. Televizyonlardan ve internetten vaaz
    vermek, fetva çıkarmak da Avrupa ve Ortadoğu’da yaygınlaşmış durumdadır. İslam dünyası, halen
    özgürlük anlamında Hristiyan aleminden çok geridedir. Kamusal alandan din baskısının kalkması ve
    görüşlerin özgürce tartışılp ifade edilmesine zemin hazırlanması gerekmektedir. İslam’ın moderniteyle
    ilgili başarısızlığının özünde de çoğulculuğa karşı duruşu yatmaktadır.

    Rekabet seçime olanak tanır. Eskiden, Amerika hariç dünyanın pek çok yerinde yukarıdan aşağıya işleyen
    din ve devlet sistemi artık din açısından giderek daha fazla aşağıdan yukarıya işlemektedir. Günden güne
    artan bir şekilde insanlar, bir inanca tabi olarak doğmak yerine dinlerini kendileri seçmektedir. Hangi dini,
    dinin nasıl bir türünü, hatta dinsizliği benimseyeceklerine dair seçimlerine kendileri karar vermektedir.
    Çoğulculuk elbette eskiden de vardı ancak hiçbir zaman şu anki kadar büyük çaplı olmamıştı. Göçler de
    çoğulculuğu teşvik eder. Büyük metropollere baktığımızda farklı dinlere ait tapınakların sayıca arttığını
    görürüz. Esas ilişkinin modernite ve laiklik arasında değil modernite ve çoğulculuk arasında olduğu yeni
    yeni anlaşılmaktadır. İnsanlar, tanrıyla olan ilişkilerini kendi seçimlerine göre şekillendirmektedir. Dinin
    devlet işlerinden ayrı ve özgür olması yozlaşmayı engelleyecektir. Dinsel seçimin kamusal hayat üzerinde
    çok büyük bir etkisi vardır. İnsanlar doğuştan bir dine mensup olmak yerine kendi dinlerini kendileri
    seçebildikçe bu konuda daha bilinçli davranacaklardır. Ne yazık ki bir dini inanışa körü körüne bağlılıktan
    kaynaklanan iç savaşların sayısı hiç de az değildir. Halbuki bir dine bağlı olmak şiddete başvurmak
    anla mina gelmemeli aksine kozlar seçim sandığında paylaşılmalıdır. Dünya çapında insanlar yeni
    özgürlüklerini dinin siyaset üzerindeki rolünün azalmasına değil artmasına yönelik kullanmaktadır.

    Moskova’dan, Kahire’ye, Pekin’e kadar yeni demokratikleşen toplumlar Tanrı’yı yeniden kamusal alana
    sokmuştur ve Batı’daki son derece laik dış politika müessesi de bu durumla başetmeye çalışmaktadır.
    Gelişmiş toplumların en belirgin özelliği çoğulcu oluşlarıdır. Protestanlığın yükselişi de vicdani özgürlüğe
    yapılan vurgunun Kuzey Avrupa’daki ekonomik gelişmeyi güçlendirmiş olmasındandır. Dini özgürlük
    modern dünyanın büyük kısmında demokratik toplumlara giden devinimi hızlandırmıştır. Batılı
    toplumlarda ifade ve vicdan özgürlüğü seçim hakkı kadar önemlidir. Çoğulculuk karşıtlığı ve Müslüman
    ülkelerin çoğulculuğa direnişi İslam açısından çifte tehlike oluşturmaktadır. Hem iktisadi gelişmeyi
    engellemekte hem de uzun vadede çoğulculuğun insanların dine yaklaşımını sağlamadaki rolünü
    yadsımaktadır. Pluralizm, yani çoğulculuğun en önemli sınavı din değiştirmeye yönelik takınılan tavırdır.

    İnsanlar, dini bir cemaate katılma veya bu cemaatten ayrılmada tamamen özgür bırakılmalıdır.
    Müslümanlar genelde din değiştirmeye- elbette İslam’ı seçmeye değil,
    Müslümanlıktan vazgeçilmesine sıcak bakmazlar hatta bunu döneklik olarak adlandırarak tamamen karşı çıkarlar.
    Örneğin Suudi Arabistan ve Afganistan’da buna yönelik ölüm cezası bile uygulanır.
    Suudi Arabistan ve İran’da dini eleştirmekle rejimi eleştirmek arasında hiçbir fark yoktur.
    Dinle siyaset tamamen içiçe geçmiştir. Lübnan’da politik güçler Müslüman ve Hristiyanlar arasında
    bölündüğünden bir cemaati terketmek siyasi bir eylemdir.

    İslam dünyası düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok geridedir. Kamusal hayatta yoğun bir dini baskı
    mevcuttur. Çoğulculuğa duyulan tiksinti İslam aleminde herşeyi adeta zehirlemektedir. Otorite ve geleneği
    sorgusuz sualsiz kabul etmeyi gerektirdiğinden entellektüel ve sanatsal yaşamı sınırlandırmaktadır.
    Üniversitelre istedikleri kadar para akıtsınlar teokratik yapı olduğu sürece zeki ve yetenekli insanların
    başka ülkelere gitmeleri kaçınılmaz olacaktır.

    Arap dünyasında yaşayan orta karar Müslümanların çoğu tüketici hatta bazı yerlerde seçmen olarak özgür
    bir hayat sürdürmektedir. Özellikle Şiiler, Sunniler’e kıyasla daha az köktendinci olduklarından İslam’ın
    yeni koşullara uyum sağlamaya elverişli olduğunu vurgularlar. 2007’de Mısır baş müftüsü Kuran’daki
    ayetlere dikkat çekerek din özgürlüğü ilkesine kucak açan bir makale yayınlamış ve İslam aleminde
    şimşekleri üzerine çekmiştir. Kuran’da isteyenin dine inanıp isteyenin inanmamakta özgür olduğu ve
    inanca yönelik hiçbir mecburiyet olmadığı çok açık bir şekilde belirtilmektedir.

    İslam’ın yeniden düzenlenmiş versiyonunun doğuşuna uygun zemin açısından Türkiye ve de Avrupa ve
    ABD’de yaşayan Müslümanlar umut oluşturmaktadır. AKP, İslam’ı moderniteyle ahenkli hale sokmak için
    çaba göstermektedir. Kendisini Atatürk’ün laikliğinin koruyucusu sayan ordu, İslam yanlısı hükümeti
    devirmek için darbe planlarına bile rağbet etmektedir. Anayasa mahkemesi 2008’de partiyi kapatma
    kararının ucundan dönmüştür. Öte yandan AKP de alkol yasağı, milli eğitim müfredatından evrim
    kuramının kaldırılması gibi konulara sıcak bakmaktadır. Buna rağmen temelde demokrasi ve çoğulculuk
    ilkerini kabul etmiş görünmektedir. Partinin gücü giderek büyüyen dindar ve ekonomik açıdan dinamik
    bir orta sınıfın desteğine dayanır. Bu açıdan radikal İslamcı çevrelere yakınlaşacak olanları da merkeze
    çekmekte başarılı olmaktadır. İdam cezasını kaldırmış, kadınlara tanınan hakları arttırmış, yeni
    üniversiteler açmış ve kürtajı yasaklamaktan kaçınmıştır.

    Avrupa’daki Müslümanlar ise radikal uçta olanlara rağmen hızla artan Müslüman orta sınıf sayesinde
    umut vaadetmekte. Yeni yeni ortaya çıkan Müslüman aydınlar moderniteyle İslamın uyumu için çaba
    göstermekte. Avrupa’da yaşayan Müslüman kadınlar daha geç evlenerek daha az çocuk doğurmakta ve
    işücüne dahil olarak ekonomiye katkı sağlamakta. ABD’de benzer bir durum sözkonusu. Böylece reform
    zihniyetine sahip Müslümanlar için potansiyel bir kaynak oluşturmakta. Güçlü bir ekonomiye bağlı olup
    çoğulculuk ilkelerine ve kişisel haklarına sahip çıkmaktalar. Orta sınıf ve genel geçer olarak
    değerlendirilen Amerikalı Müslümanlar dinine bağlı bir Müslüman olmakla modern bir toplumda
    yaşamanın bir çelişki olduğunu kesinlikle düşünmemekte ve Amerika’ya yerleşen Müslümanların
    Amerikan adetlerine uyum sağlamaları gerektiğine inanmaktalar. Araştırmalara göre ibadetlerini yerine
    getirme ve dine verdikleri önem açısından Amerikalı Hristiyanlarla benzerlik göstermekteler.

    Tarihsel açıdan çok katı bir tarzı olan Katolik inancının değişimini buna paralel olarak değerlendirmek
    mümkündür. Bir ülkenin tek bir dini olduğunu savunan Vatikan, bunun tersine insanların zihniyetini
    değiştirmektense halkın iradesiyle birlik olmanın Katolik dinini geliştirecek tek yol olduğunu savunan
    Amerikan Katoliklerinin baskısıyla bu görüşünü değiştirmek zorunda kalmıştır. Vatikan’ın çoğulculuğu
    kabul etmesinin etkisi pek çok ülkede hissedilmiştir. 1974-1989 arasında otoriter rejimden demokrasiye
    geçen 30 ülkenin çoğu Katoliktir. Bu açıdan şu andaki papanın İslam’a bakışı ilginçtir. 16. Benedict, İslam
    aleminin aydınlanma fikirleriyle yüzleşmesinin gerektiğini; bunun inancını zayıflatmak değil iki kavramı
    benimseyerek yapılabileceğini ve dinler arası içten bir diyalog için bunun mecburi olduğunu öne
    sürmüştür. İlki dinsel özgürlüğün kabulü ikincisi ise dinle devlet işlerinin ayrılmasıdır. Çok sayıda
    Müslümanın buna hemen olumsuz tepki vermesi de daha katedecek çok yolları olduğunu göstermektedir.

    devam edecek......

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Amerikan tarzı

    Merhaba

    Tarihe tarafsız bakarsak Amerika’yla ilgili üç gerçek karşımıza çıkacaktır:
    1. Amerika başından beri dindar değildi, sonradan dindarlaştı.
    2. Din ve modernite Amerika’da hiçbir zaman Avrupa’da olduğu gibi birbirine düşman olmadı.
    Aksine birlikte büyüdüler. Amerika modernleştikçe kiliseye gidenlerin sayısı arttı.
    3. Amerika’da dini yaşamın anahtarı çok sayıda mezhebe/tarikata bölünmüş olmasıdır.

    Amerika en başından beri laikle dindarın tuhaf bir karışımıydı. İlk yerleşimcilerin bazıları zulümden kaçan
    dindar mutaassıplar; bazıları da para peşindeki işadamlarıydı. Geri kalanı ise hem Tanrı’ya hem de hırs ve
    servete tapanlardan oluşuyordu. Kilise katılımı zamanla düşmeye başlayan Püriten New England
    kolonisinin saf dindarlığı İngiltere’deki yargıçların tecavüzcü, hırsız ve katil gibi adi suçluları ceza olarak
    Amerika’ya göndermesiyle daha da bozuldu. İngiltere’deki Anglikan Kilisesinin denizaşırı uzaklıktaki
    eyaletine ayıracak çok az kaynağı vardı ve sömürgeciler tütün yetiştirmek için ihtiyaç duydukları, sayıları
    giderek artan kölelerini dine döndürmek için çok az çaba sarfetti. Amerika dindar doğmadığı gibi
    başlangıçta çoğulcu da değildi. Koloniciler elbette yeni kıtaya yelken açarken Hristiyanlığı götürmeye
    gitmişlerdi. Teokrasi yanlıları kırbaçlama, idam gibi vahşi cezalandırmalarla insanları dini kurallara
    uymaya mecbur edince İngiliz hamileri müdahale etmek zorunda kaldı. Hatta İngiltere’nin yurt
    topraklarında olduğu gibi sömürgelerinde de Protestanlığın her türlüsüne izin veren Hoşgörü Kanunu
    çıkarıldı.

    Amerika’nın hoşgörü merkezine dönüşmesinin nedeni bu kadar büyük bir ülkede asayişi sağlamanın
    imkansız oluşuydu. 17.yy ortasından itibaren Virginia gibi aşırı tutucu bölgelerdeki kilise yetkilileri
    muhaliflerin üzerine çullanınca bu insanlar farklı yerlerde kurulan ılımlı sayılan kasabalara sığındı.
    Yatırımcılar da bu dini özgürlükten yararlanarak daha fazla insanı bu bölgelere çekmeye başladı. Bunun
    sonucunda göreceli olarak az sayıda bir nüfus içinde çarpıcı miktarda dinsel çeşitlilik oluştu.

    Amerika Büyük Uyanışlar’ının ilkini 1730-1740’larda yaşadı. Etkileyici vaazlarıyla şehirden şehire dolaşan
    rahipler halkın dini duygularını tetiklemeye başladı. Bu aynı zamanda rekabeti de beraberinde getirdi.
    Yeni kurulan mezhepler her çeşit inananı saflarına çekmeye başladı. 1780’lere gelindiğinde dikkatler,
    insanın Tanrı’yla olan ilişkisinde değil, Amerikan’ın anavatanla ilişkisi hakkındaki ateşli tartışmaya
    yoğunlaşmıştı. Amerika’da en çok hayranlık duyulan aydınlar artık din adamları değil devlet adamlarıydı.
    Siyasi bilimler ilahiyatı tahtından indirmişti. Devrim öncesi Amerika’da din o kadar da istisnai değildi.
    Avrupa’ya kıyasla çok daha fazla tolerans ve çoğulculuk mevcuttu. Ancak sömürgelerin çoğu devlet
    tarafından desteklenen bir din dünyasında yaşıyor, kiliseye vergi ödüyordu. Amerikalı bakanlar da
    Avrupalı meslektaşları gibi sıradan halkın batıl inançlara ve hayvani zevklere düşkünlüğünden
    yakınıyordu. Amerika’nın yolunu Avrupa’dan ayıran esas unsur Amerikan Devrimi oldu.

    Amerikalılar Aydınlanma fikirlerini benimseyip uyguladı ancak dini prensiplerine bağlı kalmaktan da
    vazgeçmedi. Avrupa’da devlet ve dini kurumlar o kadar içiçe geçmişti ki birine dokunmadan diğerine
    saldırmak mümkün değildi oysa Amerika’da böyle bir özleştirme üzerinde fazla durulmadığından bazı din
    adamları da devrimi destekledi. Fransız Devrimi’nde olduğu gibi din düşmanlığı yapılmadı. “Bağımsızlık
    Bildirgesi’nde dinle ilgili herhangi bir sıkıntıdan bahsedilmiyordu. Yapılan devrim esasında laik bir
    meseleydi. Amerikanın kurucularının derdi dini değil tamamen politikti. Despotluğun nasıl önleneceği,
    aristokrat ya da ruhban sınıfından olsun belirli bir kesimin sıradan halka kendi isteklerini kabul
    ettirmesinin nasıl önüne geçileceği, özgürlüğün nasıl korunacağına kafa yordular. Devrimin özünü, dinle
    devleti birbirinden ayırmak ve erkler ayrılığı oluşturmaktı. Bu durum dinin modern dünyada da hayatta
    kalabilmesine olanak tanıdı.

    Devlet yönetiminin dine karışmamasına dair alınan kararının Amerika’nın tüm dünyadaki en dindar ülke
    olmasında büyük payı vardır. Anayasada herhangi bir dini müesseseye hürmet edilmesi ve serbestçe
    ibadetin yasaklanmaması hem toplumda yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı bir hoşgörü oluşmasına hem
    de insanların özgür iradeleriyle dinlerini seçebilmesine olanak sağladı. Din alanında oluşan serbest
    piyasadan pay kapabilmek için din adamları arasında rekabet oluştu. Rahipler insanların ayağına giderek
    onları ikna etmek için birbiriyle yarışmaya başladı. Şu anda da Amerika’ya giden yabancıları en çok
    şaşırtan din piyasasının bu kadar güçlü olması ve dini ürünlerin yaygınlığıdır. Daha başlangıçta böylesine
    radikal bir yol çizilmesinin nedeni devletin kurucularının Avrupa tarzı özellikle İngiltere modeli bir kilise
    müessesesi istememesiydi. Bu, dini kamusal alandan uzaklaştırmak anla mina gelmiyor; dini inanışı
    insanların vicdanına bırakıyordu. Bu ilke bir kez benimsenince dini baskıların sona erip kilise müessesinin
    yerle bir olması kaçınılmazdı. Devleti dinden uzak tutmak isteyenlerle dini devlet işlerinden uzak tutmak
    isteyenler arasında kurulan garip ittifak sayesinde dini özgürlük yasası çıkartıldı.

    Devrim ve İç savaş arasındaki dönemde kiliseye giden Amerikalıların oranı 1776’da %17’den 1850’de
    %34’e ulaştı. Bu hızlı değişim yeni bir uyanış, adeta yeni bir devrim niteliğindeydi. Metodist ve
    Baptistlerin yükselişinin yanı sıra Siyahi Kilise de ortaya çıktı. Bir yandan özgür insanı temel alan
    Evanjelistlerin sayısı arttı bir yandan da Amerikanlaştırılmış bir din oluştu. Yeni kurulan gönüllü
    dernekleri ve kiliseler etrafında yeni topluluklar meydana geldi. Göçmenler de bu coşkuya dahil oldu.
    Amerikalılar dine dönmenin herkesin şahsi seçimi olduğu görüşünü benimsemekle eşit fırsat fikrini de
    kucaklamıştı. Avrupa’da eskiye dair herşeyi temsil eden kilise yeni kıtada devrimin çocuğu olmuştu.
    Evanjelistler, ruhban sınıfı ve rahiplik eğitimi almamış kişiler arasındaki ayırımı kaldırınca karizmatik dini
    liderler ortaya çıktı.

    19.yy Amerikasında eğitimli kesim, Avrupa’da görüldüğü gibi din ve ilerleme arasındaki çekişmeye
    kapılmadı. Bilim dünyasında da düşünen, akıllı mantıklı birinin dindar olamayacağı gibi bir kanı hakim
    olmadı. Halkın tümü içtenlikle inansın inanmasın, din, cumhuriyet kurumlarını oluşturulmasını sağlayan
    ve yeni ulusu birbirine kenetleyen bir unsur olarak görüldü. Dolayısıyla Amerikan tarzı dinin mantık ve
    özgürlükle ilişkisini Avrupa’dan çok farklı biçimde şekillendirdi. Cumhuriyetçilik, liberalizm ve
    Protestanlık karıştırılıp üstüne bir de Tanrı’nın eklendiği bir şeye dönüştü.

    İç Savaş dindar Amerika’yı kölelik yanlısı Güney ve kölelik karşıtı Kuzey olarak ikiye böldü. Her iki tarafın
    orduları da Tanrı’ya dua ederek savaş meydanına çıktı. Bu da savaşın çok kanlı olmasını ve Güneylilerin
    yenilgiyi çok zor hazmetmesine neden oldu. Katolikler ve Protestanlar arasındaki çatışmalar kızıştıktan
    sonra geleneklerine aşırı bağlı olan Katolikler refah devletine bağlanmaya çalışıldı. Yeni gelen göçmenler
    kiliseleri sayesinde Katolik kimliklerini devam ettirebildiler.

    Amerikalılar hangi mezhepten olurlarsa olsunlar Tanrı’nın seçilmiş milleti olduklarına inandıklarından
    ulusal kimliklerine de dine olan bağlılıkları gibi bağlıdırlar. Böylesi bir Hristiyan milliyetçilik büyük
    sonuçlar doğurmuştur. Amerikalılar topraklarını genişletmeyi dini açıdan gerekçelendirmiştir. Toprak ve
    altına hücum aynı zamanda yeni insanların Hıristiyanlaştırılmasına dayanmıştır. Büyük bir kıtaya yayılıp
    Kızılderilileri ve Meksikalıları kenara iterek Amerika yeni vadedilen topraklar olarak görülmüştür.
    Dünyayı geliştirme arzusu kısa sürede Kuzey Amerika’nın dışına taşmış ve Amerika’nın ilk kez yabancı bir
    toplumu “geliştirme” çabasına da yine din ilham kaynağı olmuştur. Şu anda ABD’nin Hawaii eyaleti olan
    Sandviç adalarına misyonerlerini yollayıp yerli halka İncil’i götürerek uygarlaştırmayı amaçlayarak
    adaları ele geçirmişlerdir.

    Zaman içinde Hristiyanlığı yayma, misyonerlik, diplomasi ve emperyalizm arasındaki bağlantılar giderek
    güçlenmiş, misyonerle Amerika’nın diğer ülkelerle ilişkilerinde çok önemli bir rol üstlenmişlerdir.
    Amerika’nın Çin, Japonya, Siyam ve Osmanlı Devleti’yle yaptığı ilk anlaşmalar misyonerlere zulüm
    etmeksizin görevlerini yapma hakkı tanımıştır. Amerika’nın dindarlığı ne kadar büyük olursa olsun kendi
    coğrafyasının sınırlarını aşan ve kendini her zaman haklı gören arsız bir emperyalizme dönüşmüştür.

    devam edecek......

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Amerika’nın Modernitenin Sarsıntılarından Kurtuluşu
    Amerika’nın serbest din piyasası laiklikten Avrupa kadar yoğun olmasa da bir biçimde etkilenmiştir.
    Modernitenin yıkıcı yanları ABD’yi de eski kıtada olduğu kadar yıpratmıştır. İlk gerileme, Amerika’ya
    kimlik kazandırma adına çok şey yapan baskın Protestan kültürünün, laiklik yanlısı liberaller ve laikliğe
    direnen radikaller arasında bölünmesidir. İkincisi Protestanlığın özellikle radikal Protestanların içki ve
    Darwin’le olan mücadelelerinde aşağılanmalarıdır. Üçüncü yenilgi ise daha karmaşıktır. II.Dünya Savaşı
    sonrası siyasi oluşum Amerikanlaşmanın sembolü olarak Judeo-Hristiyanlığa kucak açmıştır. Bu süreçte
    dinin insanların yaşamlarındaki ve toplumsal alandaki rolü tam olarak yok olmasa da tehdit altında
    kalmıştır. 20.yy’ın sonunda Amerika’da din daha önce olmadığı kadar azgın ve yıkıcı bir şekilde geri
    dönmüştür.

    Dindar Amerika’daki ham canlılığa karşın modernitenin yıkıcı unsurlarından kaçmak olanaksızdı.
    Entellektüel yaşam, özellikle üniversiteler giderek laikleşti. Eskiden aynen İngiltere’de olduğu gibi
    üniversite sıralarında din adamları yetişiyordu. Bu durum 19.yy sonlarında değişime uğradı. Puritenler
    tarafından ilahiyat odaklı kurulan Harvard radikal bir değişimle yeni bir üniversite modeline dönüştü.
    Üniversitelerin amacının ebedi hakikatleri aşılamak değil dünyayı anlamak ve bilgiyi geliştirmek olduğunu
    öne sürdüler. Böylece fikirler de piyasaya sürülecek ve öğrenciler de ortaya atılan kuramlardan
    istediklerini seçebilecekti. Üniversiteler, laik araştırma kurumları olma yoluna girince yönetim
    kurullarındaki din adamlarının yerini iş adamları ve bankacılar aldı. Pek çok akademisyen bilinçli bir
    şekilde din düşmanı oldu. Üniversitelerdeki devrim Amerikan’ın aydın kesimine doğrudan yansıdı ve daha
    da genişledi. En iyi uyum sağlayanın tutunup ayakta kalabileceği görüşünü insan toplumuna uyarlayan
    sosyal Darvinizm çok güçlü bir akıntıydı. Kendini üstün gören aydınlar arasında ve pek çok eyalette çok
    rağbet edilen bir akıma dönüştü.

    Sosyal Darwinizmin acımasızlığından hoşlanmayan pek çok entellektüel Aydınlanma fikirlerini kabul
    ederek tarihin bilimin ışığı ve batıl karanlık arasında bir mücadele olduğu görüşünde birleşti. Ya bilim
    kazanacaktı ya da din.

    Kurucuların sarsılmaz görüşleri sosyal Darvinizm ve ekonomik indirgeme karşısında çözülmeye uğradı.
    Amerika’nın en iyi hizipçilerinden Ambrose Bierce Şüphecinin Sözlüğü adlı (daha sonra Şeytanın Sözlüğü
    olarak yeniden isimlendirilecek olan) kitabında ‘korku ve umudun çocuğu’ olan dinin cahil cühelaya
    Bilinmeyenin doğasını açıklamaya çalıştığını söyleyerek dini yaymaya çalışanların da ikiyüzlü dangalaklar
    olduğuna dikkat çekiyordu. Karizmatik hatipler modernitenin getirdiği yeni teknolojileri Tanrı’nın
    gönderdiği hediyeler olarak görüp bu buluşlardan en iyi şekilde faydalanmıştır.

    Amerikan dinin yaratıcılığına en iyi örnek, Bill Clinton, Sarah Palin ve daha birçok ünlünün de takipçisi
    olduğu Pentecostalizm akımıdır. Azat edilmiş köle bir aileden gelen bir gözü kör, çopur bir zenci olan
    William Seymour tarafından 1906 yılında başlatılmıştır. Bu insanlar yeteri kadar içtenlikle dua ederlerse
    İsa’nın yeniden yeryüzüne geri döneceğine inanırlar. Fakir, çaresiz umudunu kaybetmiş insanlar hemen
    akımın takipçisi oldu. Amerikan rüyasının vücut bulduğu, bolluk ve gelişmenin odağı, Yeni Kudüs olarak
    görülen Los Angeles (LA) şehri olumlu bir bakış açısı ve teknoloji sayesinde yaşanamaz bir coğrafyayı
    yaşanılabilecek hale getirilmesiyle oluşturulmuştu. Kentin karanlık yönü ise beyaz üst sınıfla onlara
    hizmet eden farklı ırklardan azınlıklardı. Güney ve Ortabatıdan yeni bir hayat kurma umuduyla şehre göç
    eden ve aradığını bulamayıp işçilik veya hizmetkarlık yapan kesim Pentekostalizm inanışına rağbet ettiler.

    Üst kesim ayaktakımının Yeni Kudüs’ün kapısını bulduklarını iddia etmeye cüret etmelerinden rahatsız
    olmuştu. Ancak bu yeniden diriliş hızla devam etti. 1922’de A.S. McPherson adlı bir kadın vaiz
    Pentekostalist akımın önderliğine geçti. Kurulan kilise korosunda Anthony Quinn de vardı. Hatta Charlie
    Chaplin bile akıma olan hayranlığını dile getirdi. Hollywood’un Altın Çağı’ndan umulan herşey bu kadının
    vaazlarında bulunabiliyordu. LA’de başlayan, önce bir zenci sonra bir kadının önderliğinde gelişen bu
    akım başlarda eğitimli üst sınıf tarafından yoğun tepki görmüş ve eleştirilmiş olmasına rağmen giderek
    tüm ülkeye ve radyo yayınları sayesinde ülke sınırlarını aştı. Şu anda ise dünyada en hızlı yayılan
    akımlardan biri haline gelmiş bulunmakta.

    II. Dünya Savaşı Amerikan dindarlığının zirve yapmasını sağladı ve savaş sonrasında da devam etti. O
    dönemde yapılan anketlere göre Amerikalılar sanayileşmiş ülkeler arasında en dindar olanıydı. Son moda
    dinine bağlı olmaktı. Politikacılar dinle vatanseverlik bağını pekiştirerek Soğuk Savaş sırasında dini
    ulusun kalkanı, Amerikan’ın gizli silahı olarak öne çıkardılar. Tanrı’nın Amerikan yönetiminin ve
    Amerikan tarzı yaşamın belirleyicisi olduğu toplumca kabul gören bir görüştü. Bu aynı zamanda dini
    hoşgörünün de arttığı bir dönem olmuştur. Naziler’in Yahudi Soykırımı Amerika’da varolan Yahudi
    düşmanlığını gözden düşürmüştür. Savaştan kaçıp Amerika’ya sığınan Yahudilerle birlikte Amerikalı
    Yahudi nüfusunun giderek artması ve entellektüel başarıları toplumda dini hoşgörüyü teşvik etmiştir.

    Amerika öncelikle üç ayrı gruba ayırabileceğimiz büyük bir topluluktur. Protestan, Katolik ve Musevilerin
    birbiriyle kaynaşmasıyla Amerikan Devleti’ne sıkıca bağlı Protestan Amerikalı, Katolik Amerikalı ve
    Musevi Amerikalılar oluşmuş dolayısıyla Judeo-Hristiyan bir ulus doğmuştur. Din, vatanperverlik
    simgesine indirgenmekle kalmamış yukarı doğru sosyal hareketliliğin sembolü haline gelmiştir. O
    dönemde dinine bağlı olmak Amerikan rüyasına ulaştıracak ucuz bir bilete benzetilebilir.

    Avrupa’da solcuların ateizmi kucaklamasında hatta Hristiyan Sosyalistlerin kilise müessesesini
    eleştirmesinde olduğu gibi siyasi muhalifler kiliseye de karşı gelmeye mecburken; Amerika’da en azından
    1960’lara kadar solcuların da muhafazakar karşıtları kadar Hristiyan olması muhtemeldi. Ancak
    Eisenhower’ın vurguladığı gibi “neye inanırsan inan yeter ki inan” felsefesini takiben din konusunda
    anlaşmaya varılmasıyla dengeli bir durumoluştu. Ancak bu denge, dinin ve inancın sadece Amerikan
    bireyselliği taraftarı olmak anl***** geldiği 60’lı yıllarda değişikliğe uğradı. Amerikan siyasi tarihi
    açısından Kennedy’nin Katolik oluşunun üzerinde durmayışı, dinin sivilliğinin zirvesi olarak
    değerlendirilebilir. Yurttaşlık Hakları Hareketi ve Savaş Karşıtı Hareket gibi sol görüşlü protestolar dini
    hırsların yeniden siyaset sahnesine çıkmasına neden oldu.
    İki hareket de Martin Luther King gibi dini yönden önemli şahsiyetlerin başı çekmesiyle meydana geldi.

    20.yy’ın ilk yarısında Evanjelistler tarafından fişeklenen dini çekişme
    alkol ve evrim tartışması üzerinden yürütüldü. İkinci yarıdaysa, dinin toplumun
    marjinal kesimlerine itilmesine kararlı olanların çabasıyla alevlendi. 60’ların başında Anayasa
    Mahkemesinin kararıyla okullarda dua ve İncil okutulması yasaklandı. Ancak inançlı kesimi asıl çıldırtan
    1973’te alınan kürtajın tüm ülkede yasallaşması kararıdır. Sadece yargıtaya değil, Demokratlara, solcu
    bürokratlara ve akademisyenlere de kızgın hale gelen toplumun genelinde asayiş bozuldu, şüphe,
    karamsarlık ve şiddet başgösterdi. Ülkede her dakikada 5 ciddi suç işlenir hale geldi. İşçi sınıfı ve liberal
    elit arasındaki gerginlik giderek tırmandı. Liberalizmin fazla yükselmesiyle Evanjelizm yeniden güçlendi.
    Muhafazakar akım farklı tutucu grupların biraraya gelmesiyle oluşan Ahlaki Çoğunluk hareketi adıyla
    başladı. Yaşam, aile ve Amerikan yanlısı olan akım, dinci sağcıların yükselişini sağladı. Aile değerlerini
    yücelten dinci sağcılardan bazısının adlarının zina veya yolsuzluk skandallarına karıştığı da çok oldu.

    Tüm karışıklıklara ve zorluklara rağmen dinci sağ 1980’lerden itibaren güçlü siyasi bir altyapı oluşturmada
    başarı sağladı. Yine de Hristiyanlığın dünyevi meselelerdense öteki dünyaya odaklı olması bazı açılardan
    tutarsızlık yaratıyordu. Örneğin Muhafazakarların oyuyla başa gelen Reagan, oy tabanının hevesle
    beklediği kürtaj yasağı yerine vergilerde kesinti yapmaya daha meraklıydı.

    Yapılan bağışlar ve bilinçli örgütlenme sayesinde, dini kurumlar sosyal devlet hizmetlerinin büyük kısmını
    sağlamaya başladı. 1981’de başkentte kurulan Aile Araştırma Konseyi tüm ülkeye yayılarak şu anda 4,5
    milyon üyesi olan yıllık geliri 10 milyon doları aşan bir örgüte dönüştü. Dinci sağcılar eyaletlerde daha
    güçlüydü. 2000’lere gelindiğinde dinci sağcıların kendilerinden biri olarak gördükleri George W. Bush
    modern Amerika’nın ilk Evanjelist başkanı sayılır. Hükümet kabinesinde dinine yürekten bağlı
    Hristiyanların sayısı az değildi. Öteki başkanlara kıyasla çok daha ileri gidip dinci sağcıların gündemini
    uygulamaya koydu. Her fırsatta din ve siyasi açıdan Avrupa ve Amerika arasındaki büyük farkı dile getirdi.
    2000’lerden sonra ise artık dini bölünme Protestanlar, Katolikler veya Museviler arasında değil, dinine
    bağlı olanlarla, dine uzak duranlar arasındadır. Aslında Amerika’da din, uygulamada doğuştan değil sonradan seçilir.

    İnsanlar kökenindeki dine mecbur olmaktansa istediği dine, mezhebe inanmakta
    serbesttir. Pek çok yetişkinin din veya mezhep değiştirdiği görülmektedir. Bir anlamda Amerikalılar hep
    bir arayış içindedir. Seçeneklerin fazla oluşu da insanları o mezhepten diğerine, o tarikattan öbürüne
    geçişine ortam sağlamaktadır. Ateistlerin ya da inançsızların sayısı da az değildir. Öte yandan dindarlar
    mercek altına alındığında dini öğreti konusunda fazlasıyla cahil olduklarını da unutmamak gerekir

    devam edecek......

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Rasyonel Avrupa siyaseti ile inanç odaklı Amerika politikaları arasındaki uçurum Bush döneminde iyice
    genişledi. İngiltere’de dalga konusu olmamak için Tony Blair Hristiyan inancını ne kadar kendine saklamış
    olsa da medyanın gazabından kurtulamadı. Tam aksine Bush ise en başından beri dindarlığını her
    defasında vurguladı ve bundan büyük ölçüde faydalandı. Hatta İsa’nın en sevdiği filozof olduğunu
    söylediği bile oldu. Bush’un söylevleri dini referanslarla doluydu: Tanrı’nın isteği, Tanrı’nın tarihteki rolü,
    iyi ve kötü arasındaki çekişme, vs. Öte yandan bu sözlerin bir din adamının değil bir siyasetçinin ağzından
    çıktığını duyan Avrupalılar’ın tüyleri diken diken oluyordu. Nasıl ki Blair’in inanç konusunu gündeme
    getirmemesinin temelinde siyasi pragmatizm yatıyorduysa, Bush’un dindarlığıyla böbürlenmesinin de
    altında siyasi hesaplar vardı. Bush döneminde görüşme önceliği büyükelçiler ve diplomatlar değil
    papazlardı. Bush’un Tanrı’yı, dini, dinin önemini ve dindarlığını sürekli vurgulamanın karşılığını aldı.
    Sonunda dinci sağcılar -hem Evanjelistler hem de muhafazkar Katolikler- Bush’a sağlam bir oy tabanı
    sağladı. Bu bağ 11 Eylül sonrasında iyice güçlendi. Bush yanlısı dindarlar Saddam’ın kitle imha silahlarına
    sahip olduğuna ve El Kaide ile bağlantısı bulunduğuna ikna olarak Irak’a saldırma gerekçelerini de hiç
    sorgulamadı.

    Tanrı tarafından görevlendirildiğini düşünen Bush yönetiminde, köktendinci Hristiyanlık anlayışı ve
    askeri gücüyle ileri teknoloji sahibi Amerika, kendisini İncil’in müjdesini tüm dünyaya yaymakla görevli
    addetti. O dönemde Avrupa Komisyonu’nun gelmiş geçmiş en başarılı başkanı olan Jacques Delors,
    Atlantik ötesi ilişkileri şekillendiren en önemli kuvvetin inananlarla inanmayanlar arasındaki çatışma
    olarak değerlendirmişti. Çünkü din, Avrupalılar için milliyetçilik, ırkçılık gibi duyguları kışkırtan
    geçmişten gelen bir karabasan gibiydi ve toplumlara haddinden fazla zarar vermişti. Günümüzün ünlü
    filozofları Derrida ve Habermas, Bush’un din odaklı siyasi tavrını eleştirerek Avrupa ‘da herhangi bir
    devlet başkanının güne dua ederek başlamasının hayal bile edilemeyeceğini öne sürüyordu.

    Sonuçta Amerikan dindarlığına karşı duyulan şüphe ve güvensizlik hissi giderek arttı. Laik Avrupa ve
    dindar Amerika arasındaki gerginlik Obama döneminde de devam edecek gibi görünmekte. Avrupa’yı en
    çok rahatsız eden konulardan biri de Amerika’nın İsrail politikası oldu. İki başkan Irak konusunda çok iyi
    anlaşmasına rağmen Blair, Bush’un İsrail’e yeteri kadar baskı uygulamamasından rahatsız olduğunu
    açıkça dile getirdi. Bush öncesinde Amerika’nın İsrail’e olan tutumu “Yahudi Lobisi”ne bağlanırken Bush’la
    birlikte Hristiyan Siyonistler de suçlanmaya başladı. Çünkü Hristiyan Siyonistler, Tanrı’nın İsrail
    topraklarını İsrailoğulları Musevilere bahşettiğine inanmanın yanısıra, İsa’nın yeniden yeryüzüne gelişinin
    ve Mahşer gününün önkoşulunun İsrail’in tam anlamıyla yeniden kurulması olduğuna inanmaktalar. Zaten
    Amerikan toplumunun İsrail’e gösterdiği dini destek çok eskiye dayanmaktadır. Buna rağmen İsrail yanlısı
    siyaset güderken Teksaslılara özgü inadıyla ünlü Bush’un inançtan çok politik pragmatizmden etkilendiği
    de açıktır. Ortadoğu’daki dayanağından asla kuşku duymadı. Kendine göre mantıklı bir denge
    oluşturabilmek için toplum önünde Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik kararlılığından vazgeçmedi.

    Amerikan’ın Irak’a müdahalesinde, kitle imha silahları ve petrol rezervleri gibi dünyevi nedenler büyük
    rol oynadı. Bölgeye demokrasi götürmenin uzun vadeli bir çözüm olacağı düşünüldü ama evdeki hesap
    çarşıya uymadı. Aslına bakılırsa “terörle savaş” söz konusu olduğunda din odaklı Bush yönetiminin İslam
    hakkında kör cahil olduğu da ortaya çıktı. Savaş öncesinde Beyaz Saray’da, Şiilerle Sunnilerin arasındaki
    farkı idrak etmiş olanların sayısı yok denecek kadar azdır. Terörizmi destekleyen devletlere olan takıntısı
    ve demokrasinin radikal İslam’a çare olacağı varsayımıyla hareket eden Bush iktidarının hem Filistin hem
    Irak’ta mezheplerin önemini küçümsemesi sonucunda ortaya korkunç bir manzara çıktı. Din adına
    savaşanların devletçe desteğe ihtiyacı olmadığı ve demokasinin popüler dini akımların işine yaradığı
    anlaşıldı. Irak’ta mezhep çatışmaları patlak verdi. Filistin’deki seçimlerde radikal Hamas daha laik El Fetih
    Partisinin önüne geçti.

    Amerikan toplumunun en muhafazakar uçları mücadelenin Usame bin Ladin veya Saddam’a karşı değil
    şeytana karşı verildiğini düşünmekte. Dolayısıyla dindarlar kendi içinde hem ulusal cephede liberallerle
    hem de küresel cephede İslamcılarla mücadele etmekte. Pek çok eyalette eşcinsel evliliklere, kürtaja karşı
    daimi kampanyalar düzenlenmekte.

    Bush döneminde diğer modern ülkelere kıyasla dinin Amerika’nın dış politikaları üzerindeki etkisinin
    ölçüsü kaçtı. Yine de Bush’un tarihsel teamülün dışına çıktığını da söylemek zor. Çünkü Amerika henüz
    sömürgeyken devrimciler hükümdarlarının İngiliz kralı değil Tanrı’nın ta kendisi olduğunu vurgulayarak
    bağımsızlık arayışına girmişti. Modern çağda ise Sovyetler şeytani olarak algılanmıştı. Dolayısıyla aslında
    din her zaman Amerikan politikasının bir parçası oldu. Sonuçta, Bush döneminde dinin Irak ve İsrail
    üzerindeki rolü Amerika’yı dünyanın geri kalanının onaylamadığı bir konuma itti. Amerikan’ın dindar
    kesimi genelde diğer Amerikalıların inandıklarına benzer şeylere inanıyordu. Sadece inançları daha
    güçlüydü. Diğer Amerikalılar kadar esnek olmasalar da dindar kesimin fikrinin değişmesi de imkansız
    değildi. Irak’ta yaşanan başarısızlık bunu ispatlamış oldu.

    Amerikan dış siyaseti zıtlıkları içinde barındırarak aynı zamanda hem güce hem ahlağa; realizme ve
    idealizme; pragmatizme ve ilkelere dayalı aynı anda hem çıkarları koruyup hem de değerleri yüceltme
    hedefine odaklı bir şekilde duruma göre şıkların hepsini seçip hem liberal hem muhafazakar olabildi.
    Amerikan tarihi boyunca dış politika çelişkiler ve geleneklerin bir karışımı olarak karşımıza çıksa bile bir
    görüşe fazla meyillenmenin sonucunda tepki olarak hep aksi yöne kayma görüldü. Bush’un durumu da bu
    kalıba uydu ve dinci sağcıların çok ileri gittiği kanısı hakim hale gelince sandıktan demokrat Obama çıktı.
    Ancak iktidardaki partiden bağımsız olarak Obama döneminde de Amerikan siyasetinin başlıca
    müttefiklerine kıyasla içeride ve dışarıda her zaman din güdümlü olacağı kesindir.

    Bush döneminde dindar sol kesim de güçlendi. Bu kesime dahil olanlar arasında hem din hem sosyal
    politika konularında liberal bir tavır benimseyen maneviyatçı ileri görüşlüler hem de din konusunda
    tutucu ancak sosyal politikalarda aktivist eğilimliler bulunmakta. Obama, dindar sol kesimin temsilcisi
    olarak gösterilebilir. Obama siyasi bir güç olmadan önce dahi Demokratların Tanrı’yı daha ciddiye almaya
    çabaladığı da gözden kaçırılmamalıdır. Müslüman iken ateist olan bir baba ve kiliseye pek gitmeyen
    Hristiyan bir annenin oğlu olan Barak Obama, seçim kampanyası boyunca kendisinin Tanrı’yı ve hakikati
    bulduğunu vurgulayıp geneli dindar Amerikan toplumunun sempatisini toplayarak Hillary Clinton’ı
    geride bırakmayı başardı. Bill Clinton da dinine bağlılığını, kiliseye gidip dua ettiğini çok kez topluma ifşa
    etmiş olsa da özel hayatındaki tutarsızlık toplumu samimiyetinden şüphe ettirmişti. Solun vaaz
    verircesine nasihat etmekten korktuğundan uzun süredir kültürel değerlerin sosyal sorunlar üzerindeki
    rolünü yadsıdığını öne sürerek yeni bir yaklaşıma sahip olduğunu iddia ederek dini önemsemeyenlerden
    olduğu kadar fazlasıyla önemseyenlerin de dahil olduğu çok daha geniş bir kitleden oy topladı.
    Amerikan toplumunda ve Obama örneğinde olduğu gibi insanlar dinlerini seçmekte özgür bırakıldıkça bu
    haklarına sahip çıkmaları ve din konusunu önemsemeleri ihtimali artmaktadır.

    devam edecek......

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    AMERİKAN DİN PİYASASI

    Amerikan toplumunda din de serbest piyasadan nasibini fazlasıyla almıştır. Ülkenin dini mülteciler
    tarafından kurulmuş olması, anayasanın dinde serbest piyasayı zorunlu kılması, yoğun göç alması gibi
    süregelen unsurlar ve yenilikçilik anlayışıyla rekabetçi bir çeşitlilik sunar. Amerikan dininin rekabet
    avantajı, bu unsurların topluma köklü bir biçimde yerleşmiş oluşundan gelmektedir. 2005 kayıtlarına göre
    ülke çapında 217 farklı kilise geleneği ve din tüketicisi ya da din müşterisi diye adlandırabileceğimiz
    milyon kilise üyesi bulunmaktadır. Yapılan piyasa araştırmalarına göre “dini ürünler” pazarı 2004’de 5
    milyar dolardan 2008’de 6 milyar dolara yükselmiştir. Bu ürünlerin başını dini filmler ve kitaplar çeker.
    Dini yayın yapan kurumlardan, dini okullara, kolejlere kadar ABD dünyanın en kapsamlı dini altyapısına
    sahiptir.

    Amerikan din piyasası rekabetçi başarının tüm pazar özelliklerini gösterir. Piyasada her inanca cevap
    veren bir tapınak mevcuttur. Kaydadeğer bir nüfusa sahip her kentte Budizm’den Musevi liğe her tür din
    için çeşitli ibadethaneler bulunmaktadır. Alışveriş merkezleri gibi kocaman otoparkları ve eğlence
    bölümleri olan “megakiliseler” vardır. Kiliseler bir anlamda dindarlara lokal, yerel bir kulüp gibi hizmet
    vermektedir. Sinemasından, lokantalarına, kreşlerden oyun alanlarına kadar Amerikalıları cezbedecek pek
    çok imkan burada birlikte sunulmakta. Bu kiliseler şehirdışındaki banliyölerde yaşayanlara cemaatin
    diğer üyeleriyle sosyal bağlar kurabilecekleri, birbirinden uzak yerlerde oturanların biraraya
    gelebilecekleri sosyal bir ortam yaratarak toplumsal bir ihtiyaca cevap vermekte. Özellikle orta sınıf
    Amerikalılar bu megakiliselere akın etmektedir. Büyük bir işletme mantığıyla çalışan Amerikalı kilise
    örgütleri, aynı zamanda başka ülkelerde özellikle Kanada ve Avrupa’da devletin sorumluluğunda olan
    sosyal hizmetleri de üstlenmiş durumda. Örneğin evliliğinde sorun yaşayanlardan, yas tutanlara, şiddet
    görmüş kadınlardan, uyuşturucu bağımlılarına, ekonomik sorun yaşayanlardan sıkıntısı olan ve kiliseye
    başvuran herkese destek olarak danışmanlık hizmeti de sunmaktalar. Bir anlamda kiliseler sağladıkları
    desteği insanları Tanrı’ya çekme amacıyla kullanmakta.

    Amerika’da din piyasasının bu kadar gelişmiş ve çok seçenekli olması ise insanların kendi seçtiği yolu
    izlemesine ve isterse değiştirmesine fırsat vermekte. Maddiyatın bu kadar öne çıktığı bir düzende,
    maneviyat ve mutluluk peşindeki insanlar aradıklarını dinde bulma eğiliminde. Amerika’da görünen o ki,
    dini bir cemaate bağlı olmak insanların aidiyat hissini pekiştirdiğinden insanların birbirine güven
    duymasını sağlayarak birbirleriyle ticaret yapma, iş bağlantısı kurma ihtimalini dolayısıyla sosyal
    sermayeyi de attırmakta. Amerika’da kiliseye gidenlerin eğitimlerine daha uzun süre devam ettiği de
    görülmekte. Buna göre inançlı olanlar kazançlı çıkmakta diyebiliriz. Amerikan tarzında sorunu olanlarla
    çözümü olanlar din vasıtasıyla biraraya geliyor ve resmi değil gayri resmi bir biçimde güvenli bir ortamda
    insanlar iletişime geçebiliyor. Amerika sivil derneklerin çoğu bir şekilde dinle bağlantılı. Din çok fazla
    zaman ve kaynak kaybı oluşturmasına rağmen bir yandan da insanların sosyal açıdan birbirlerine
    bağlanmalarını sağlamakta.

    Amerika’nın ilerlemeye ve toplumsal sınıf atlamaya olan inancı, dinamizmini de bir ölçüde açıklayabilir.
    Ancak bu toplumsal bağların kurulmasını ve sürdürülmesini de engelleme potansiyeline sahiptir. Din bu
    açıdan büyük bir açığı kapatmaktadır ve Amerika’da din piyasası da elbette arz-talep üzerine kuruludur.
    Amerika’da şehir dışındaki yerleşimlerde refah içinde yaşayanlarla şehirde mahrum bir şekilde
    yaşayanlar açısından din iki farklı şekilde işlemektedir. Megakiliseler, şehirdışında birbirine çok benzeyen
    rahat yerleşimlerde oturanların can sıkıntısını giderecek bir ortam sunarken, şehirlerdeki kiliseler
    cemaatlerine daha çok sosyal destek sağlar. Pek çok yerde tıbbi bakım ve danışmanlık hizmetleri kiliseler
    tarafından sağlanmaktadır. Bunlara bedava toplu aşılamalar da dahildir. Çünkü fakirler için sosyal sağlık
    hizmeti çok yetersizdir. 50 Amerikalıdan biri hayatı boyunca en az bir kez mahkum olur. 18 yaşın
    altındaki 1,5 milyon çocuğun ebeveynlerinden biri hapishanede yatmaktadır. Bu çocuklar sadece ruhsal
    sorunlarla boğuşup yoksulluk çekmekle kalmaz, ileride kendilerinin de hapishaneye düşme ihtimali çok
    yüksektir. Özellikle zencilerin ve latin kökenlilerin sorunları çok daha fazladır. Bu açıdan da ayrımcılık
    yapmaksızın ihtiyacı olanlara sosyal destek sağlayan kiliseler toplumda önemli bir yere sahiptir. Aş evi,
    yetimhane, barınak, kötü muamele görmüş kadın ve çocuklara sığınma yeri, yeni göçmenlere hukuki
    danışmanlık gibi pek çok hizmet sunan kiliseler çok amaçlı bir hal almıştır. Aileleri ve toplumu yeniden
    canlandırma rolünü üstlenmiştir.

    Hristiyanlığı modern dünyayla birleştirme tutkusu pazarlamadan öte bir meseledir. Bu aslında
    Amerika’nın dindarlığından çok kurumsallığının bir yansımasıdır. İnançsız insanları İsa’ya tapan insanlara
    dönüştürme gayesi güden ve aynen kurumsal bir şirket zihniyetiyle işletilen ve mükemmel servis ve lüks
    kilise hizmeti sunan dolayısıyla çok büyük paralar kazanan kurumlar mevcuttur. Öyle ki daha küçük ancak
    refah düzeyi yüksek yerleşimlere bayiilik şeklinde daha ufak çaplı kiliseler kurmaktadırlar. Amerikalı
    girişimciler popüler Amerikan kültürünün fikirlerinden yararlanarak bunları din alanına taşımıştır. Din
    temalı pek çok park ve müze bulunmaktadır. Cinsellik konusunda bile internet üzerinden dini bilgilere
    ulaşmak mümkündür. Müşteri odaklı hizmet anlayışı beraberinde gelişme ve büyümeyi getirmektedir. Bu
    büyük çaplı ekonomi ve yoğun nakit akışı girişimci papazların dini mesajlarını yaymak için tüm araçlardan
    faydalanmalarına ve neredeyse her yolu mübah görmelerine yol açmaktadır. Megakiliselerin en çok
    eleştirilen tarafı dinin yumuşatılıp kilisenin ortalama bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş olmasıdır.

    Bir başka eleştiri de bu kiliselerin din adına değil insanların başarılı olması adına hizmet ettiğidir. Ancak
    önceleri dini kurumların kazanç için kullanılmasına çekinceyle yaklaşan Evanjelistler artık din ve iş
    dünyası evliliğinin Amerikan tarihinin derinlerine dayandığını ileri sürmektedir.

    GÖÇMENLER VE DİN
    Amerika’da olduğu gibi Avrupa ekonomisinde de göç önemli rol oynar. Milyonlarca Müslüman’ın Avrupa’ya yerleşmesi

    devam edecek......

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    GÖÇMENLER VE DİN

    Amerika’da olduğu gibi Avrupa ekonomisinde de göç önemli rol oynar. Milyonlarca Müslüman’ın
    Avrupa’ya yerleşmesi daha önce ibadetle pek ilgisi olmayan Hristiyanların bile dini ibadetleriyle daha çok
    ilgilenmelerine neden olmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden Avrupa’ya gelen Hristiyanlar’ın sayısı da
    azımsanamaz. Örneğin Londra’da Pazar günü kiliseye gidenlerin yarısından fazlası göçmenlerdir.
    Avrupa’da da Amerika’da olduğu gibi göçmenlerin yeni yurtlarına alışmasında din çok önemli bir rol
    oynar. Aynı şekilde dindar kişiler laiklere oranla daha çok üremeye yatkındır. Bu da dindar kesime uzun
    vadede avantaj getirir. Avrupa da sonunda din ekonomisini serbestleştirmektedir. Devlet eliyle vergi
    sistemi dahilinde kilise için toplanan pay yerine kişilerin tercihine bağlı olarak dini işlerin bağışlarla
    yürütülmesi önem kazanmıştır. Ancak Avrupa devletlerinin sosyal hizmetleri çok gelişmiştir ve her
    vatandaşa eşit sunulmaktadır bu yüzden de din temelli refah hizmetlerine talep azdır.

    Bunun tam tersinin geçerli olduğu Amerika’da göçmenler Amerikan dinini yeniden biçimlendirilmesine
    yardım ediyor. Göçmenlerin etkisiyle dini ihraç etmekle kalmayıp aynı zamanda ithal de ediyor. Yakın
    tarihe kadar özgün dili olan Latince’den vazgeçmeyen Katolik kilisesi, Latin Amerikalı çoğunlukta
    olduğundan ayinler İspanyolca düzenleniyor. Örneğin New York’un Çin mahallesindeki kiliseler Çinlilere
    iş, aş ve barınak sağlıyor. Göçmenlerin yeni geldikleri ülkeye alışmasına yardımcı olurken kendi
    kültürlerinin de bir kısmını korumalarına izin veriyor. Amerikan tarzı Hristiyanlık gelişmekte olan
    ülkelerde yayılıp değişime uğruyor daha sonra gelişmekte olan dünyanın Hristiyanlığı da Amerika’ya geri
    dönüyor. Hatta şöyle ki; gelişmekte olan ülkelerdeki Hristiyan kiliseler Amerikalı kafirleri dine
    döndürmek için misyonerler göndermeye bile başladı.

    Avrupalı Müslümanların çoğu yoksuldur. Çoğunluğu eğitimsiz göçmenler genelde Avrupalıların yapmak
    istemediği vasıfsız işlerde çalışmaktadır. Avrupa’da toplum dışına itilen Müslüman gençler kimlik arayışı
    içinde radikal İslam’a kaymakta; aile bağları ve adetler gibi İslami değerlerinden uzaklaştıklarından
    köktendincilik ve bağnazlığa yönelmektedir. İngiliz İstihbaratının yaptığı çalışmaya göre 3000 İngiliz
    vatandaşı Müslüman El Kaide kamplarında eğitim görmüştür. Bu oldukça karmaşık ve zor bir durumdur.
    İki dini topluluk arasındaki nefret, Müslümanların bir kısmının El Kaide hedeflerine olan sempatisi ve
    Avrupalıların çoğunun da Müslümanları, İslam uygarlıklarının başarılarıyla değil de bombalama olayları
    ve İslamı eleştirenlerin din adına katledilmesiyle özdeşleştirmesiyle iyice körüklenmektedir.

    DİNİN ROLÜ

    Avrupa’da dinin dirilişi, nicelikten çok niteliksel olacak gibi görünmekte. Dinine sımsıkı bağlı bir çekirdek
    etrafında çoğalan inananların artması muhtemeldir. Ancak Avrupa’da Hristiyanlığın dirilişinden daha
    kesin bir şey vardır ki o da dinin kamusal alanda daha büyük rol oynayacağıdır. Avrupa’da İslam’ın
    yükselişi bunu kaçınılmaz kılmaktadır. Danimarka’daki karikatür krizinden, Fransa’daki başörtüsü
    krizine, Türkiye’nin AB üyeliğine kadar kıta siyasetinde büyük rol oynamaya çoktan başlamıştır. Aynen
    Amerika’da olduğu gibi Avrupalı politikacılar da kültürel sorunlara el atmaya mecbur kalmaktadır. Ailenin
    rolü, biyoteknolojinin izlemesi gereken yol gibi çok geniş bir yelpazede pek çok sorun gündemdedir.
    Geleneksel olarak dine karşı Avrupalı umursamazlığıyla övünen Kanada bile şu anda bir Evanjelist olan
    Stephen Harper tarafından yönetilmektedir.

    İnsanların çalıştıkları işe, yaşadıkları topluma yabancılaşmasını önleme amacıyla pek çok Amerikan şirketi
    çalışanlarının ibadetlerini yerine getirebilmesi için imkan tanır. Çalışanlar hayatlarının büyük kısmını
    geçirdikleri işyerinde sorumlu oldukları işin anlamlı olmasını giderek daha çok istemektedir. Bu talebi
    karşılamak için kurumsal şirketler birbiriyle yarışmaktadır. Amerikalı Evanjelistler işlerini de ilahi, dini
    bir görev olarak algılamaktadır. Dini görev ve anlama yapılan bu vurgu tutkulu kapitalizmin yükselişiyle
    doğrudan bağlantılıdır. Üst rütbeli askerlerden sonra Amerikan’ın en dindar ikinci elit kesimi, şirket
    yönetcileridir. Bunun altında yatan neden ise hayatta bir anlam arayışının insanların dışarıdaki yaşamını
    olduğu kadar işyerindeki ortamını da etkilemesidir. Devlet dairelerinde çalışanların rahatça din hakkında
    konuşmalarına izin veren yasayı çıkaran Bill Clinton olmuştur.

    İnsanların bilgisi arttıkça dinin ortadan kalkacağını savunan görüşün tersini ispatlarcasına Amerika’da din
    bir kenara atılmaktansa modernitenin sorunlarına çözüm olma yolunda ilerlemekte. Rekabetin ve
    fırsatların giderek arttığı bir toplumda inançlı olmak illaki değil ama gönenç kazanmak için faydalı bir
    unsura dönüşmekte. Aynı zamanda toplumun alt kesimlerinin, kapitalist düzende tutunamayanların da
    medet umduğu sığınacak bir kapı olarak insanlara destek olmakta. Büyük olasılıkla dünyanın geri kalanı
    da Avrupa modeli yerine Amerikan modelini izleyecektir çünkü gelişmekte olan ülkeler, Avrupa’dakine
    benzer refah devletleri olamayacak kadar fakirdir. Çin ve Güney Kore gibi zengin olsalar bile kültürel
    anlamda insanların devletten geçinmesine sıcak bakmayan toplumlar da mevcuttur. Dolayısıyla dine
    bağlılık hem modernitenin çalkantılarına hem de diğer sosyal güvence sistemlerinin zayıflığına mantıklı
    bir cevap oluşturabilir.

    Günümüzde laik solun en önemli filozoflarından Habermas, sosyalizmin bir zamanlar yaptığı gibi
    geleneksel dinin de kapitalist tüketimciliğin talepleri karşısında toplumun bunalmasını engelleme rolü
    üstlenebileceğini dile getirmekte. Post-laik toplumlardan bahseden Habermas hoşgörünün iki taraflı
    olması gerektiğine dolayısıyla kamusal alanda dindarların laiklere; laiklerin de dindarlara tahammül
    etmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Hangi dinden olursa olsun, insanların birlikte yaşamasını
    kolaylaştıracak bir değerler sistemi gerekmektedir.

    Batı Avrupa’nın Amerika kadar dindarlaşacağını iddia etmek saçmalık olur ama Amerikan modelinin daha
    kalıcı olacağını söylemek büyük bir iddia sayılmaz. Çünkü insanlar aynen Amerika’da olduğu gibi
    Avrupa’da ve bir çok başka ülkede giderek bireyselleşen yaşamda oturmuş ahlaki değerler ve aidiyet
    arayışı dinin canlanmasına zemin hazırlamaktadır.

    ***

    Dünyanın İslam ve Hristiyanlık arasında bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğinde olduğunu görmezden
    gelmek mümkün değil. Amerika, İngiliz sömürgesinde olduğu dönemden beri akıl ve din arasındaki bağı
    sıkılaştırmıştır. Ancak 20.yy’da laik akademisyenlerin üniversiteleri ele geçirmesiyle bu durum
    değişmiştir. Entellektüel odak 1950’lerde devlet tabanlı teknolojiye, 60’larda karşı kültüre, 80’lerde ise
    devlet ve piyasa arasındaki ilişkiye yoğunlaşmıştır. Fakat 11 Eylül sonrasında Tanrı ve din entellektüel
    yaşama geri dönmüş görünmektedir. El Kaide, aydınların mecburen İslam ve genel olarak din konusuna
    yeniden ilgi duymalarına yol açmıştır. Sosyal sorunların devlet tarafından değil gönüllü örgütlerce daha iyi
    çözüleceğini savunan “tutkulu muhafazakarlık” kavramı ortaya çıkmıştır.

    20.yy başında laik kesim tarafından cahil oldukları için hor görüldüklerinden içlerine kapanan ve
    entellektüel ve kültürel alandan çekilen Evanjelistlerin zihninin açılması, Amerikan toplumu için çok
    önemli bir gelişmedir. II. Dünya savaşı sonrasında işçi sınıfının çoğu gibi Evanjelistler de üniversiteyi
    keşfetmiş oldu. Hala entellektüel anlamda zayıf olsalar da bu da zamanla değişecek. İçine kapalı cemaatler
    dışarı açılıp modern dünyanın koşullarıyla karşı karşıya kaldıkça açığa yoğun bir zihinsel enerji
    çıkmaktadır. Dindar Amerika’daki herşey gibi bunun da dünyaya yansıması kaçınılmazdır.

    AMERİKAN MALI DİN: PENTEKOSTALİZM

    devam edecek......

Benzer Konular

  1. 16 yıl sonra geri döndü!!
    busem85 Tarafından SMN Magazin Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 22-12-2013, 09:46 PM
  2. 60'ların makyajı geri döndü!
    mopsy Tarafından Makyaj Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 12-11-2011, 08:59 PM
  3. Efsane Şişe Geri Döndü
    m.uymaz Tarafından Nostalji (Mazi'den Kalanlar) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 28-02-2011, 07:46 PM
  4. Kar İstanbul'a geri döndü
    mopsy Tarafından Çevre Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-02-2010, 11:40 AM
  5. Kemerler geri döndü
    Nil@y Tarafından Kadın Modası Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 27-03-2008, 01:41 PM
Yukarı Çık