Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular

    Merhaba



    BİRİNCİ BÖLÜM
    Güney Afrika'nın henüz aydınlanmamış bir sırrı var. Batı Transvaal'de küçük bir şehir olan Ottosdal yakınlarındaki Prekambriyen bir çökelti tabakası içinde, birtakım metal kürelere rastlanıyor. Bunlar, yıllardan beri madenciler tarafından çıkartılıyor. Bu küreler iki çeşit. Bir tanesi mavimsi renkli, üzeri beyaz puanlı metal bir top şeklinde. Diğeri ise ortasında beyaz ve süngerimsi bir tabaka bulunan oyuk bir küre biçiminde. Kürelerden çoğu beysbol topu büyüklüğünde ve yine beysbol topu gibi çevrelerinde birbirine paralel üç tane oluk yer alıyor. Bugüne dek bunlardan yüzlercesi toplandı. Görünüşte insan yapımı özellikleri taşıyorlar, ancak bulundukları yer itibarıyla en azından 2.8 milyar yıl önce yapılmış olmalılar.

    Potchefstroom Üniversitesi'nde görev yapan önemli bir jeolog olan Prof. A. Bisschoff, limonit oluşumlar olduğunu düşünüyor, ancak bu teori ile ilgili olarak da bazı problemler var.

    Limonit, diğer demirsi minerallerin oksitlenmesiyle biçimlenen bir tür demir cevheridir. Bataklıklarda, çökelme sonucu oluşmuş taşlarda, özellikle de kireç taşı tabakaları arasında yaygın olarak bulunur. Boya imalatçıları onu toprak boyası ya da aşı boyası kaynağı olarak tanırlar. Bu şekilde, taşlaşmalar (concretion: zaman içerisinde merkezi bir çekirdek etrafında sıkışarak oluşan sert taş kütleleri için kullanılan jeolojik terim) oluşması doğaldır, ancak limonit kütleleri sarı, kahverengi ya da siyahtır... Mavi üzerine beyaz benekli değil. Bunları genelde gruplar halinde, hatta iç içe bulursunuz. Birbirinden uzak küreler halinde değil. Genelde oluklu bir görünüm taşıdıkları da görülmemiştir. Standart Mohs ölçeğine göre 4 ile 5.5 arasında bir sertlik faktörü sergilerler, bu da çok sert olmadıkları anl***** gelir. Oysa bu metal kürelerin yapısı o denli sert ki, çelik bile çizemiyor.

    Eğer limonit değillerse, o halde bunlar ne olabilir? Klerksdorp Müzesi müdürü Roelf Marx'a göre burada sergilenmekte olan küreler bir profilit tabakasında bulunmuş. Öyleyse bu küreler silikat mineralinin toplaşmasıyla oluşmuş diyebilir miyiz? Yanıtımız yine "hayır" olacaktır. Silikat mineralleri basınç etkisiyle kristaller oluştururlar, metal toplar değil. Profilit, talkı andırır ve benzer amaçla kullanılır. Bazı granüler kütleler oluştursa da bunlar gri renklidir ve yağlı bir görünüm taşırlar. Sertlik konusu bizi sonuca daha da çabuk götürür. Mohs şemasında profilitin yeri 1 ile 2 arasındadır. Yani daha yumuşağını bulmanız mümkün değildir.
    Eğer bu küreler doğal bir biçimde oluşmamışlarsa, nereden geldiler? Görünüşte sanayi ürünlerine benziyorlar. Sanki bir fabrikada çeliğin özel bir biçimde sertleştirilmesiyle imal edilmiş ve özel bir amaç için üretilmişler. Ancak öte yandan bunların insan yapımı olmaları da pek olası değil.

    Uzmanlara göre, modern insanlığın ilk örnekleri olan Homo sapiens'ler, bundan 100.000 yıl önce Güney Afrika'da yaşamış. Öyleyse metal topların bulunduğu yer bakımından bir sorunumuz yok. Ancak zaman ve uygarlık düzeyi tamamen çelişkili. Bu insanlar yaşamlarını yalnızca avcılık-toplayıcılık yaparak sürdürüyorlardı. Taş, kemik, tahta kullanıyorlardı ama metali bilmiyorlardı. Çeliği eritmek bir yana en basit demirin işlenmesi dahi onları çok aşıyordu.

    Teknoloji farkını görmezden gelsek bile zaman konusunu aşmamız olanaksız. Modern insanın ataları, Homo erectus'lar (Dik Durabilen İnsan) 1.8 milyon yıl önce Olduvai Gorge'da kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Bu, sapienslerin var oluşundan çok önce, ama Batı Transvaal'e herhangi bir şey tarafından düşürülen kürelerin varlığından çok sonra idi.

    Modern insanın daha önceki ataları olan Homo habilis'ler (Usta İnsan) bile 2.5, 3 milyon yıl önce bazı ilkel taş aletler yapabiliyorlardı. Ama metal toplar yapmaları olanaksızdı ve zaman olarak metal taşlar yine çok daha öncelere dayanıyordu. Aslında kürelerin bulunduğu yer, maymunlarla insanların ilk olarak farklılaştığı 5 ile 8 milyon yıl önceki bir zaman dilimine denk düşmekte.
    Güney Afrika'daki bu kürelerin ait oldukları zaman dilimini daha iyi bir perspektife oturtmak için, Prekambriyen çağın, 4.6 milyar yıl önce dünyanın oluşması ile 600 milyon yıl önce Paleozoik devrin başlaması arasında yer aldığını belirtmek ve bunun çok uzun bir jeolojik tarih dilimi olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. O dönemden geriye çok az sayıda fosil kalmış olmasına rağmen jeologlar dönemin yaygın özelliklerini yansıtan kaba bir resim ortaya çıkarmışlar.

    O dönemde atmosfer büyük bir olasılıkla şimdiki durumuna benziyor, nitrojen, karbondioksit, buhar ve oksijen içeriyordu. Denizler ve kıtalar yine vardı, ancak sınırları bugünkünden farklıydı. Dünya, bilim adamlarının süper kıtalar dedikleri çok büyük kara parçaları ile kaplıydı. Daha sonra bunlar bölünerek günümüzdeki şekillerini aldılar.

    Biyolojik yaşam başlamıştı. Güney Afrika'daki taşlar arasında, üç milyon yıl öncesine ait yosun ve bakteri fosilleri bulunmuştur. Sığ sulardaki yosun tabakalarının altında oluşan taş türlerinden olan stromatolitler de bunu doğrular. Ancak karada yaşayan hayvanlara ya da bugün denizlerde rastladığımız türden canlılara hatta deniz kabuklarına ait fosillere dahi rastlanmamıştır. Jeologların bu dönemle ilgili olarak bulabildikleri en gelişmiş canlı örnekleri, yumuşakçalara benzeyen çok hücreli bazı organizmalardır. Bunlar resmi olarak hayvanlar sınıfına dahil edilmişlerdir, ancak evrim merdiveninde deniz anasından bile aşağıda yer alırlar. Böylece Prekambriyen çağlara ait hiçbir canlının Transvaal kürelerini yapmış olamayacağı ortaya çıkmaktadır.

    Açıklama gerektiren çelişkiler yalnızca bunlarla kalmıyor. Fransa, Laon'daki Société Académique'in başkan yardımcısı Maximilien Melleville, The Geologist'in Nisan 1862 sayısında, evinin yakınlarındaki bir Eosen linyit yatağında bulunan ve kusursuz görünen bir tebeşir toptan söz etmişti. Bu top sanki daha büyük bir bloktan yontulmuş, dikkatlice şekillendirilmiş ve işlenmişti. Bir başka deyişle, imal edilmişti. Topun bu tabaka arasına sonradan yerleştirilmiş olması ise olanaksızdı. Melleville, yazısında şöyle diyordu:
    "Topun yüksekliğinin beşte dördü hizasında içinden ziftli siyah bir renk geçiyor ve yukarıya doğru sarı bir halkaya dönüşüyordu. Bu durum, topun bulunduğu yerde uzun bir süre linyitle temas halinde olmasından kaynaklanıyordu... Topun içinde bulunduğu taşa gelince, son derece bakir olduğu ve önceden hiçbir işleme tabi tutulmadığı konusunda garanti verebilirim. Topun bulunduğu taş ocağının çatısı da aynı şekilde el değmemiş bir durumdaydı. Topun yukarılardan bir yerden düştüğünü gösteren ne bir çatlak ne de herhangi bir oyuk vardı."

    Öyle görünüyor ki burada da insan elinden çıkmış izlenimini veren bir oluşumla karşı karşıyayız. Ancak linyit tabakası içerisinde aldığı yere bakılırsa, bu top kırk beş-elli milyon yıl önce, yani gezegenimizde insan varlığının ilk kez ortaya çıkmasından çok daha önce var olmalı.

    Çok daha yakın bir zamanda, bundan daha da büyük sırlar taşıyan bazı şeyler ele geçmiştir. 1928 yılında Atlas Almon Mathis adında bir madenci Heavener, Oklahoma'nın iki mil kuzeyindeki bir madende çalışıyordu. Birkaç dinamitleme operasyonu sonunda 30 cm boyunda, cilalanmış, kübik bazı bloklar ortaya çıktı. Bunların bir tür betondan yapıldıkları açıkça görülüyordu. Kazılar sonucunda bunların 140 metre uzunluğundaki bir duvara ait oldukları anlaşıldı. Ancak, bir kömür damarında bulunmaları, bu blokların en azından 286 milyon yaşında olduklarını gösteriyordu. Öyleyse bu duvarı kimler inşa etmişti?

    Belki de Güney Illinois'in Pana ya da Taylorville madenlerindeki kömür damarına "antik bir işçilikle işlenmiş olan" altın zinciri düşürenler yine bu kişilerdi. Yaktığı ateşe kömür atmak isteyen Mrs. S. W. Culp, kırılan bir kömür parçasının içinde bu zinciri keşfetmişti.
    Aynı döneme ait olarak başka çelişkili örnekler de gösterebiliriz. Willburton, Oklahoma'daki bir kömür madeninde varil biçiminde olan ve üzerinde bazı baskılar bulunan gümüş bir kütle bulundu. Yine aynı madenden demir bir kap çıkarıldı. Frank J. Kenwood, 1912 yılında Thomas, Oklahoma'daki Belediye Elektrik Fabrikası'nda çalışırken, çok büyük olduğu için kullanıma elverişli olmayan bir kömür parçasını balyozla kırdı. Kömür ikiye ayrıldı ve içinden bir kap düştü. Bu olaya görevlilerden biri de şahit olmuştu.
    Webster City, Iowa yakınlarındaki bir madenin kömür damarında yukarıdakilerden de garip bir taşa rastlandı. Daily News'un Omaha, Nebraska baskısında yayınlanan rapor şöyle idi:

    "Çok sert olan bu taşın yüzeyinde belli açılarla çizilmiş ve kusursuz birer elmas şekli oluşturan çizgiler var. Elmasların her birinin merkezinde yaşlı bir adamın portresi yer alıyor ve portreler dikkat çekici bir biçimde birbirine benziyor. İki tanesi hariç bütün portreler sağa bakıyor."

    1884 yılının Haziran ayında, London Times gazetesi, Tweed nehri yakınlarındaki bir taş ocağında bulunan ilginç bir taştan söz ediyordu. Taşın içerisinde altın bir iplik parçası bulunmuştu. Yukarıda belirtilen bütün nesneler en azından 260 milyon yıl öncesine ait. Altın iplik ise 360 milyon yaşında olmalı.

    İngiliz Bilimsel Gelişim Derneği'nin kurucusu olan Sir David Brewster, ünlü oluşunu büyük bir oranla, 1844'te yayımladığı bir rapora borçluydu. Raporda, İskoçya'daki Kingoodie taş ocağı'nda, bir kum taşı bloğu içerisinde gömülü olarak bulunan metal bir çividen söz ediyordu. Kum taşı bloğu, Devonik çağa yani 360 ile 408 milyon yıl öncesine aitti. Çivinin başı tamamen taşın içine gömülüydü. Taş oluştuktan sonra oraya çakılmış olması olanaksızdı.

    1852 Haziran ayında, Dorchester, Massachusetts'de bulunan kalıntı daha da eskidir. Scientific American dergisindeki bir raporda, Meeting House Hill'deki dinamitleme operasyonları sonucunda parçalanan taşlar arasında, iki parçaya ayrılmış metal bir kap bulunduğundan söz edilir. Ayrıntılar raporda şöyle anlatılmaktadır:

    "İki parça birleştirildiğinde çan biçiminde bir kap ortaya çıktı. Kabın yüksekliği 11.5 cm, alt kısımda 16.5, üst kısımda 6.3 cm genişliğinde. Kalınlığı 0.3 cm, kadar. Gövdenin rengi çinkoyu ya da içinde büyük oranda gümüş bulunan metal bir alaşımı andırıyor. Yan kısımda, saf gümüşle çok güzel bir biçimde işlenmiş altı tane figür veya bir çiçek ya da buket yer alıyor. Daha alt kısımda ise yine gümüşle işlenmiş bir asma yaprağı ya da çelenk var. Oyma, kakma ve işlemeleri onun çok hünerli bir ustanın ellerinden çıktığını gösteriyor."

    Ancak bu zarif vazoyu yapabilecek ustanın o dönemde yaşamış olması olanaksızdır, çünki içinden çıkarıldığı taş, 600 milyon yıl öncesine aittir.


    İKİNCİ BÖLÜM
    Yukarıda incelediğimiz buluntular için yalnızca iki tür açıklama yapılabilir. İlk görüşe göre, bunlar esrarengiz doğal oluşumlardır. Prof. A. Bisschoff, Transvaal Küreleriyle ilgili olarak bu görüşü tartışma konusu yapmıştır. Fransa'daki tebeşir top için de buna benzer bir açıklama getirilmiştir. Ama diğer buluntular arasında sayabileceğimiz metal çivi, kap ve özellikle de ince bir biçimde dekore edilmiş olan vazo, nasıl olur da tamamıyla doğal süreçlerin ürünü olabilirler?

    Eğer bunlar doğal oluşumlar değillerse, herhangi bir yerde, zeka sahibi herhangi bir kişi -ya da bir şey- tarafından üretilmiş olmalılar. Acaba bunlar dünya dışındaki yaşamın varlığını gösteren ilk gerçek kanıtlar olabilirler mi?
    Diğer gezegenlerdeki yaşam olasılığını araştırırken üç koşul üzerinde önemle dururuz: ısı, su ve atmosfer. Bu koşulların tam olarak dünyadakilerle aynı olması gerekmemekle birlikte bilim adamları bildiğimiz anlamda bir hayatın mevcut olabilmesi için gerekli olan limitleri belirlemişlerdir.1 Bu limitler ekosfer olarak tanımlanmıştır.

    Herhangi bir yıldızın ekosferi, ona değişik uzaklıklarda (genellikle yakın) olan gezegenlerde yaşam için uygun ısının, sıvı olarak suyun ve uzayda buharlaşmayan bir atmosferin bulunmasıyla tanımlanır.

    Bizim güneşimizin ekosferi Dünya, Ay ve Mars'ı içerir. Ancak bu son iki tanesinde yapılan araştırmalar, yaşam için uygun koşulların ekosfer içinde dahi garantili olmadığını göstermiştir. Ay'da ne atmosfer ne de su vardır. Sıcaklığı 117°C (240 °F) ile -190 °C (-310 °F) arasında değişir. Mars biraz daha ümit vericidir. Kutuplar bölgesinde donmuş halde su olabileceği düşünülmektedir. Sıcaklık ekvatorda 17 °C (62 °F) civarındadır. Bu ısı, gezegeni ziyaret eden insanlar için hoş olabilir, ancak atmosferinde yalnızca saf karbondioksit vardır ve basınç yalnızca 6 milibardır. (Bizim atmosfer basıncımız, deniz seviyesinde 1000 milibarın üstündedir.)
    Bir zamanlar burada mikroskobik organizmaların yaşamış olabileceğine ilişkin ipuçları vardır, ama birçok bilim adamı Marslıların yalnızca bilim kurgu romanlarda yaşadıkları konusunda kesin bir fikir birliğine varmıştır.

    Ekosferin dışına çıkıldığında ise, Merkür ve Venüs'ün yani daha içeride kalan gezegenlerin yaşam oluşması için çok sıcak, daha dışarıda kalanların da çok soğuk oldukları görülür. Güneş sistemimizde yaşam belirtilerinin aranabileceği tek aday, Jüpiter'in üçüncü en yakın uydusu olan Io'dur. Io, bilinen en hareketli volkanik kütledir. 1979 yılında uzay aracı Voyager I tarafından çekilen resimlerde çapının 2259 mil olduğu (Dünya'nın dörtte biri kadar), sarı, kırmızı, kahverengi, siyah ve beyaz olarak göründüğü ortaya çıkmıştır. Yüzey ısısı -148°C (-235°F) olarak ölçülmüştür. Ancak Voyager'in kayıtlarına göre volkanik püskürtülerin yakınlarında ısı 27°C'yi (80°F) bulur. Bu durum, Io'da sınırlı bir organik yaşamın var olabileceğine ilişkin bazı spekülasyonlar yapılmasına yol açmıştır. Ama bilim adamları çoğunlukla bunu kabul etmeyerek burada yosundan daha yüksek bir organizmanın yaşam olanağı bulamayacağını ileri sürerler. Öyleyse Transvaal Kürelerinin geldikleri yer Io olamaz.

    Ancak güneş sisteminin ötesine baktığımızda durum biraz değişir. Evrende o kadar çok yıldız vardır ki, başka bir yerlerde yaşamın varolma olasılığı neredeyse kesinlik kazanır. Hatta bunlardan bazılarının zeki canlılar olmaları da neredeyse kesindir. Ancak sizin aradığınız yanıt, yanlarında metalik küreler ya da benzeri kargolar taşıyan ziyaretçilerle ilgili olduğunda, mesafe de bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır.

    Evrende en hızlı hareket eden şeyin ışık olduğu varsayılır. Işığın hızı saniyede 186.000 mildir (299.792 km). Einstein, ışık hızının mutlak olduğunu söylemiştir; hiçbir şey onu geçemez. Bir ışık yılının astronomik ölçümü, ışığın boşlukta bir yıl içerisinde kat ettiği mesafeye göre hesaplanır. Bu, aşağı yukarı 9.46 trilyon kilometredir. Bize en yakın yıldız olan Alpha Centauri, 4.3 ışık yılı uzaklığındadır.

    Bunun anlamı dünyalı olmayıp da dünyamızı ziyaret eden herhangi bir turistin ancak bizim galaksimizden gelebileceğidir. Bundan ötesi ziyaret için çok uzaktır. Samanyolunda, uzay yolculukları yapabilecek kadar gelişmiş olan bir uygarlığın varolma olasılığı nedir?
    Bununla ilgili değişik faktörleri açıklayan radyo astronomu Frank Drake'in Yeşil Bölge Formülü çok ünlüdür: N= R*fpneflfifcL.
    Bu ürkütücü denklem, Samanyolu galaksisindeki teknik uygarlıkları, zeki bir yaşam için gerekli olan faktörlerle ifade eder. Bu faktörlerden ilk üçü fizikseldir; yıldızların oluşma oranı, kendi gezegenlerine sahip olan yıldızların orantısı ve her yıldızın yaşam koşullarına uygun olan gezegenlerinin sayısal ortalaması.

    Diğer iki faktör biyolojiktir: Yaşamın gerçekten varolduğu gezegenlerin orantısı ve zeki yaşamın bulunduğu gezegenlerin orantısı. Son iki faktör ise sosyaldir. Bunlar yıldızlar arası iletişim kurabilen teknik uygarlıkları üzerinde barındıran gezegenlerin orantısı ve bu tür uygarlıkların yaşam süresi ortalamalarıdır.

    Bu faktörlerin hepsi de ölçümleri çok zor olan faktörlerdir. Galaksimizdeki yıldız oluşum oranının ortalama on olduğunu söyleyebilmek için geçerli gerekçelerimiz vardır, fakat bunun ötesine geçtiğimiz zaman giderek daha derin bir biçimde tahminlerin içine batarız. Güneş sistemimizin dışındaki hiçbir gezegen kesin bir biçimde keşfedilmemiştir. Bize en yakın yıldızların yarısında, yörüngesel değişimler gezegenler tarafından gerçekleştirilebilir. Ancak kesin olarak saptansa bile, bunun genel bir kural olarak tüm galaksiye uyarlanıp uyarlanamayacağını bilmemiz olanaksızdır.

    Yaşamın kökenleri konusu da aynı oranda bir belirsizlik taşır. 1953 yılında Amerikalı biyokimyager Stanley Lloyd Miller, amonyak, hidrojen, metan ve su buharının radyasyonla karşılaşması sonucunda organik moleküllerin ortaya çıkacağını göstermişti. Daha sonraki araştırmalar, Dünya'daki yaşamın temelleri olan DNA ile RNA'nın da bu şekilde üretilebileceğini ortaya koydu. Bu keşiflerden sonra organik moleküllerin boşlukta serbest bir halde dolaştıkları kabul edildi. Ancak bunların nasıl olup da yaşama dönüştüğü hala tam olarak bilinmemektedir.

    Teknik evrim konusuna gelindiğinde sorun daha da derinleşir. Teknik uygarlık olarak gösterebileceğimiz tek örnek kendi uygarlığımızdır. Böyle bir teknolojinin gelişimi için ne kadar süre geçmesi gerekir? Bunu belirleyebilmek için önce teknolojinin başlangıç noktasını tanımlamalıyız: Ateşin bulunması mı? Tekerleğin keşfi mi? Yoksa guguklu saatin üretilmesi mi? Yani başka bir deyişle başlangıç, bilim adamının kişisel ön yargılarına göre değişmektedir.

    Bu belirsizlikler bilim adamını "en iyi tahmin" yöntemine itmiştir. Böylece galaksimizdeki teknik uygarlıkların sayısını araştırır ve yalnızca bir tane bulunduğu sonucuna varır. Bu keşfi sadece pencereden dışarıya bakarak da yapabilir. Farklı görüşler elbette ki farklı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Nitekim bazı bilim adamları galaksideki olası teknik uygarlıkların sayısını on milyona varan rakamlarla ifade ederler. Bunun yalnızca bir tahmin olduğunu kimse inkar edemez, ancak tahmin de olsa bu çalışmaların SETI (Search for Extraterrestrial Intelligence/Gezegenimiz Dışındaki Zeki Varlıkların Araştırılması) projelerinin oluşturulmasına ön ayak olduğu bir gerçektir.

    Yüzyıllar boyunca teleskoplar vasıtasıyla yapılan yeryüzü merkezli çalışmalardan sonra, 1976 yılında iki Viking uzay aracının Mars'a inmeleriyle birlikte güneş sistemimizdeki yaşam arayışları en son noktasına ulaştı. Bu araçlarda özellikle metabolizmanın biyolojik süreçleri, fotosentez ve solunuma ilişkin olarak tasarlanmış deneyler yer alıyordu. Metabolizma deneyinde, Mars'tan alınan toprak örneği radyoaktif karbon-14 içeren bir besinle kaplanıyor ve toprakta herhangi bir organizmanın varolması halinde onun bu besini tüketerek karbon-14 gazını açığa çıkaracağı umuluyordu. Gerçekten de büyük miktarda gaz tespit edilmişti, ancak yine de o zamanki bilimsel görüş, hiçbir yaşam belirtisine rastlanmadığı doğrultusundaydı. 1996 yılında, NASA'daki bilim adamları, Antartika'da ele geçen ve Mars'a ait olan bir meteor parçasında bazı bakteri fosillerine rastladıklarını duyurdular. Bu fosiller, milyarlarca yıl önce gezegenin yüzeyinde bazı ilkel yaşam biçimlerinin var olduğunu gösteriyordu. Ancak bilim adamları burada değil zeki yaşam, az gelişmiş yaşamların dahi var olamayacağını ısrarla vurguladılar.

    Güneş sistemi dışındaki zeki yaşamlara ilişkin olarak sürdürülen çalışmalar, günümüzde radyo teleskoplardan yararlanılarak yapılmaktadır. Bu konudaki ilk adımlar 1960 yılında Frank Drake tarafından atılmıştı. Kendisi Green Bank, West Virginia'daki Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nde görevliydi. Drake'in Ozma Projesi, Epsilon Eridani ve Tou Ceti yıldızları üzerine odaklanmıştı.
    1960 ve 1980 yılları arasında, dünya dışı zeki yaşamlarla ilgili en azından sekiz araştırma yapıldı. Ancak bunların hiçbiri uzun sürmedi ve hepsi de başarısızlıkla sonuçlandı. Zaman zaman konuya ilişkin çeşitli heyecanlar yaşanmasına rağmen bu durum hiç değişmeden günümüze dek devam etti.

    Henüz Dünya'nın dışında herhangi bir yaşam izine rastlamamış olmamız onun var olmadığını göstermez ve eğer bugün oralarda bir yaşam varsa 2,8 milyar yıl önce de var olması mümkündür. Böyle bir yaşamın, üzerindeki en üstün yaşam türü bir yosundan ibaret olan belirsiz bir gezegeni neden ziyaret etmek isteyeceğini anlamak zor olabilir.
    Belki de galaksimizin uzak yerlerinden gelen bu yabancı yaratıklar tesadüfen Güney Afrika'nın Prekambriyen vahşi topraklarına inmişler ve orada metal kürelerini düşürmüşlerdi.
    Ama Utah'da bulunan 500 milyon yaşındaki ayak izi bir insana aitti.

    etin BAL'n Kitapl - 1 -* GSM:+90* 05366063183 - Turkey / Denizli

  2. #2
    Tecrübeli Üye Arkun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    487
    Rep Gücü
    20780
    evrim bu bulgularla çürüyor ama evrimciler açıklayamadıkları bu gelişmeleri örtbas etme yoluna gidiyorlar.

Benzer Konular

  1. Zamanda yolculuk yapabilseydiniz
    YukseLL Tarafından Forum Oyunları Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 25-01-2017, 11:10 PM
  2. Zamanda Yolculuk Mümkün müdür...???
    bursali68 Tarafından Bilim ve Astronomi Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 26-10-2011, 02:41 PM
  3. Zamanda yolculuk olası.....
    mopsy Tarafından SMN Magazin Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 31-08-2011, 12:16 PM
  4. Zamanda Yolculuk
    ahmetnuray Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-06-2008, 10:17 PM
  5. Zamanda yolculuk olabilirmi?
    dogangunes Tarafından Bilim ve Astronomi Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 22-07-2007, 01:24 AM
Yukarı Çık