Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Schrödinger'in Kedisinin Peşinde

    Merhaba



    Eğer sokaktaki adam için görelilik kuramı hakkında yazılan bütün kitaplar ve makaleler uç uca eklenseydi, muhtemelen buradan aya kadar giderdi. Einstein'ın görelilik kuramının yirminci yüzyıl biliminin en büyük başarısı olduğunu "herkes biliyor", ama herkes yanılıyor. Fakat sokaktaki adam için kuantum kuramı hakkında yazılan bütün kitaplar ve makaleler uç uca eklenseydi, sadece masamın üstü kadar yer kaplardı. Bu, akademik dünyanın duvarları dışında kimsenin kuantum kuramından haberi olmadığı anl***** gelmiyor. Tam tersi, kuantum mekaniği, bazı çevrelerde hayli popüler oldu; mesela telepati, kaşık bükme gibi fenomenleri açıklamak için ona başvuruldu, çeşitli bilimkurgu öykülerine verimli fikirler sağladı. Kuantum mekaniği popüler mitolojide kimsenin anlamadığı ve kimsenin işine yaramayan tuhaf ve ezoterik bir bilim dalı olarak okültizm ve Duyu Ötesi Algıyla bir tutularak tanımlanır, herhangi bir tanım yapıldığı söylenebilirse tabii.

    Bu kitap bilimsel çalışmanın aslında en temel ve en önemli alanına gösterilen bu tavra karşı çıkmak için kaleme alınmıştır. Kitap doğuşunu 1982 yazında bir araya gelen çeşitli etkenlere borçlu. Birincisi, görelilik hakkında yazdığım bir kitap olan Spacewarps'u yeni bitirmiştim ve yirminci yüzyıl biliminin öteki büyük dalının üzerindeki gizem örtüsünün icabına bakmanın sırası diye düşündüm. İkincisi, o sıralarda, bilimle alakası olmayan insanların kuantum kuramı zannettikleri yanlış kavramlardan duyduğum rahatsızlık gitgide artıyordu. Fritjof Capra'nın harika kitabı Fiziğin Taosu ne fizikten ne de Tao'dan bir şey anlayan, ama Batı bilimiyle Doğu felsefesi arasında bağlantı kurmanın para getireceğini düşünen sürüsüne bereket taklitçi yaratmıştı. Son olarak, 1982 Ağustosu'nda Paris' ten gelen habere göre bir ekip dünyanın kuantum mekaniği yorumunun doğruluğunu teyit, bundan hâlâ şüphe edenleri de ikna eden önemli bir deneyi başarıyla gerçekleştirmişlerdi.

    Burada öyle "doğu gizemciliği", kaşık bükme ya da Duyu Ötesi Algı falan aramayın. Burada kuantum mekaniğinin gerçek öyküsünü, bütün kurmaca eserlerden çok daha garip olan o gerçeği arayın. Bilim böyle bir şeydir – başkalarının felsefe eskilerini kuşanmaya ihtiyacı yoktur, çünkü kendisi zaten bir sürü haz, gizem ve sürprizle doludur. Bu kitabın muhatap olduğu soru şudur: "Gerçeklik nedir?" Cevap(lar) sizi şaşırtabilir; inanmayabilirsiniz. Fakat çağdaş bilimin dünyayı nasıl gördüğünü keşfedeceksiniz.
    Sayfa 13-14

    Kitabın başlığındaki kedi hayali bir hayvan, fakat Schrödinger gerçek bir kişiydi. Erwin Schrödinger 1920'lerin ortalarında şimdi kuantum mekaniği diye bilinen bir bilim dalının denklemlerinin geliştirilmesinde etkili olmuş Avusturyalı bir bilim adamıydı. Gerçi bilim dalı demek pek doğru olmaz çünkü kuantum mekaniği bütün modern bilimin temel dayanağıdır. Bu denklemler çok küçük nesnelerin –genel olarak, atomların ya da daha küçüklerin– davranışlarını tarif eder ve çok küçükler dünyasının anlaşılmasını sağlayan tek şeydir. Bu denklemler olmadan fizikçiler işleyen nükleer enerji santrallerini (ya da bombaları) tasarlayamazlardı, lazerleri yapamaz ya da güneşin nasıl sıcak kaldığını açıklayamazlardı. Kuantum mekaniği olmadan kimya hâlâ Karanlık Çağı yaşardı ve moleküler biyoloji bilimi diye bir şey olmazdı – DNA'lar anlaşılmaz, genetik mühendisliği olmazdı.

    Kuantum kuramı bilimin en büyük başarısını temsil eder, görelilik kuramından çok daha önemli ve çok daha doğrudan kullanım alanına sahiptir. Fakat bazı garip öngörülerde bulunur. Kuantum mekaniği gerçekten o kadar gariptir ki Albert Einstein bile anlaşılmaz bulup Schrödinger ve meslektaşlarının geliştirdiği kuramdan çıkan bütün sonuçları kabul etmemiştir. Einstein ve pek çok başka bilim adamı kuantum mekaniği denklemlerinin, tesadüfen atom ve atomaltı parçacıkların davranışı hakkında makul, işe yarar bir kılavuz sağlayan ama gündelik hayatta anladığımız gerçekliğe karşılık gelen daha derin bir hakikatin de üzerini örten bir tür matematik hilesini temsil ettiğine inanarak rahatlatıyorlardı içlerini. Zira kuantum mekaniğinin söylediğine göre, hiçbir şey gerçek değildir ve şeylerin de biz bakmadığımız zamanlarda ne yaptıkları hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Kuantum dünyasıyla her gün yaşadığımız dünya arasındaki farkı belirgin hale getirmek için Schrödinger'in hayali kedisi imdada çağrıldı.

    Kuantum mekaniği dünyasında gündelik dünyadan aşina olduğumuz fizik kuralları artık işlemez. Onun yerine olaylar olasılıkların hükmü altındadır. Sözgelimi, radyoaktif bir atom, bir elektron yayarak bozunabilir; ama bu olmayabilir de. Bir radyoaktif madde parçasının içinde bulunan bir atomun belli bir zamanda bozunma ihtimalinin tam yarı yarıya olduğu ve bozunma meydana geldiği takdirde bunu tespit edecek bir algılayıcının bulunduğu bir deney düzeneği kurmak mümkün. Kuantum kuramının ima ettiği sonuçlardan Einstein kadar canı sıkılan Schrödinger bu sonuçların saçmalığını göstermek amacıyla böyle bir deney hayal etti. Kapalı bir odada ya da kutuda, içinde aynı zamanda canlı bir kedi ve bir ampul zehirli gazın da bulunduğu bu deney düzeneğine göre, eğer radyoaktif bozunma meydana gelirse zehrin şişesi kırılacak ve kedi ölecekti. Gündelik hayatta kedinin ölme ihtimali yarı yarıyadır. Kutunun içine bakmadan gayet rahat, içerideki kedi için "ya yaşıyordur ya da ölmüştür" diyebiliriz. Fakat işte şimdi kuantum dünyasının garipliğiyle karşılaşıyoruz. Kurama göre, bu iki olasılığın da radyoaktif madde açısından, dolayısıyla kedi açısından da, gözlemlenmediği sürece bir gerçekliği yoktur. Biz ne olduğunu görmek için kutunun içine bakana kadar atomun bozunması ne meydana gelmiştir ne de gelmemiştir, kedi ne ölmüştür, ne de ölmemiştir. Kuantum mekaniğinin katışıksız versiyonunu kabul eden kuramcılar bir gözlemcinin neler olup bittiğini görmek için kutunun içine bakacağı zamana kadar kedinin bir tür belirsiz durumda var olduğunu, ne sağ ne ölü olduğunu söylüyor. Gözlemlenmediği sürece hiçbir şey gerçek değildir.

    Bu fikir başta Einstein olmak üzere birçok kişinin tüylerini diken diken etti. Einstein, dünyanın esas olarak kuantum seviyesindeki olasılıkların rasgele "seçimleri"nin sonuçlarının birikmesi tarafından yönetildiğini savunan kurama gönderme yaparak "Tanrı zar atmaz," diyordu. Schrödinger'in kedisinin durumunun gerçekdışılığını kaale almıyor, her şeyin altında yatan ve hakiki temel gerçekliği sağlayan bir tür "işleyen saat" olduğunu varsayıyordu. Bu her şeyin temelinde işleyen gerçekliği ortaya çıkarabilecek deneyleri tasarlamak için yıllarını harcadı ama böyle bir deneyi gerçekleştirmek mümkün olmadan öldü. Kendisinin başlattığı muhakeme tarzının sonucunu görememesi iyi olmuştur belki de.

    1982 yazında Fransa'da Paris-Sud Üniversitesi'nde Alain Aspect'nin başını çektiği bir ekip gerçekdışı kuantum dünyasının altındaki temel gerçekliği tespit etmek için bir dizi deney gerçekleştirdi. Temel gerçekliğe –altta işleyen saate– "gizli değişkenler" adı verilmişti ve deney bir kaynaktan zıt yönlere uçup giden iki fotonun, yani ışık parçacığının davranışıyla ilgiliydi. Bu deney Onuncu Bölüm' de baştan sona anlatılıyor fakat buna esasen bir gerçeklik testi olarak bakılabilir. Aynı kaynaktan çıkan iki foton kutuplanma denilen bir özelliği ölçen iki detektör tarafından gözlemlenebilir. Kuantum kur***** göre bu özellik ölçülmeden önce yoktur. Gizli değişken düşüncesine göre her foton yaratıldığı andan itibaren "gerçek" bir kutuplanmaya sahiptir. Bu iki foton birlikte yayıldığı için kutuplanmaları da birbiriyle bağıntılıdır (correlated). Fakat fiili olarak ölçülen bağıntının yapısı iki gerçeklik görüşüne göre farklıdır.

    Bu önemli deneyin sonuçları ayan beyan ortadadır. Gizli değişken kuramının öngördüğü türden bir bağıntı bulunmuyor; kuantum mekaniğinin öngördüğü türden bir bağıntı bulunuyor, dahası, yine kuantum mekaniğinin öngördüğü gibi bir fotonun üzerinde yapılan ölçüm öteki fotonun yapısı üzerinde anında bir etki yaratıyor. Işık hızıyla birbirlerinden ayrılıp uçmalarına ve görelilik kuramının bize hiçbir haberin ışık hızını geçemeyeceğini söylemesine rağmen bir etkileşim ikisini ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıyor. Bu deneyler dünyanın altında yatan temel gerçeklik diye bir şeyin olmadığını kanıtlıyor. Evreni oluşturan temel parçacıkların davranışını düşünürken gündelik anlamdaki "gerçeklik" iyi bir yol değil; öte yandan bu parçacıklar adeta görünmez bir bütüne ayrılmaz bir biçimde bağlanmış görünüyorlar ve her biri bir diğerine ne olduğunun farkında.

    Schrödinger'in kedisini aramak kuantum gerçekliğini aramaktı. Bu kısa özetten sonra kelimenin gündelik anlamıyla gerçeklik diye bir şey olmadığı için bu arayış boşa çıkmış gibi görülebilir. Fakat hikâye pek de burada bitmiyor, ayrıca Schrödinger'in kedisinin izini sürmek bizi kuantum mekaniğinin geleneksel yorumunu da içeren ama onu aşan yeni bir gerçeklik anlayışına götürebilir. Ne var ki kat edilmiş olan yol epey uzun ve üzerine kafa yorduğu soruların şimdi bildiğimiz cevaplarını görmüş olsa muhtemelen Einstein'dan çok daha fazla dehşete kapılacak olan bir bilim adamıyla başlıyor. Üç yüzyıl önce ışığın doğasını inceleyen Isaac Newton, Schrödinger'in kedisine giden yola çoktan çıkmış olduğunu asla bilemezdi.

    ----

    Schrödinger’in kedisi ölü mü canlı mı? 20. yüzyılın başından beri bir grup bilim adamı ve felsefeci bu muammanın cevabını bulmak için uğraşıyor. Fakat böylesine basit bir soruyu bir soru olmaktan çıkarıp bir muammaya dönüştüren şey nedir? Bir varlığın ancak canlı veya ölü olacağını biliyoruz. Bütün mesele kuantum fiziği. Çünkü kuantum fiziğinin bu soruya verdiği cevap şudur: Kedi aynı zamanda hem ölü hem de canlıdır.

    Bu ilk paragrafı okuyanlar bir bilimkurgu veya bir fantezi kitabından bahsettiğimi sanabilirler ve açıkcası ben de olsam herhalde aynı şeyi düşünürdüm. Fakat bu giriş bir bilimkurgu veya fantezi kitabıyla ilgili değil. Tam tersine bu giriş bana aslında gerçek dünyanın en uçuk fantezi romanlarından bile olağanüstü olduğunu gösteren Schrödinger’in Kedisi ile ilgili.

    Kedinin aynı anda nasıl hem ölü hem de canlı olabileceğine birazdan geleceğim ama öncelikle biraz kitaptan bahsedeyim. John Gribbin Cambridge Üniversitesi’nde astrofizik eğitimi gördükten sonra kendini bilimi halka anlatmaya adamış bir yazar. 1984 yılında yazdığı Schrödinger’in Kedisinin Peşinde’den (Bundan sonra kendisine SKP diyeceğim) sonra aynı tarzda yarım düzine daha kitap yazmış. SKP’de aslında yazarın üne kavuştuğu ve en başarılı kitaplarından biri.

    SKP’nin bir kurgu roman olmadığını söyledim. Aslında yer yer oldukça zor anlaşılabilen ve kuantum fiziğini ilk başlarından itaberen tamamen bilimsel bir gözle ele alan bir kitap. Yazar kitaba 19.yy’nin sonlarından başlıyor ve adım adım kuantum fiziğinin nasıl keşfedildiğini ve nasıl olgunlaştırıldığını anlatıyor. Lise bilgilerinizi yoklayın: Atomlar, elektronlar, pratonlar, nötronlar, x ışınları, fotonlar… Hatırladınız mı bunları? Bunlar ve daha nice unuttuğunuz veya belki de hiç adını duymadığınız, bizim gibi sıradan insanların anlaması zor olan kavramlar bu kitabın konusu. İşte bu noktada yazarımız John Gribbin’in yeteneği devreye giriyor. Ve bütün bu atomlar, protonlar son derece keyifli bir biçimde okuyucuya sunuluyor. Kitabı okurken zorlandığım anlar oldu elbette, sonuç olarak bir fizik geçmişine sahip değilim. Hatta bir kaç sayfa boyunca ne diyor yahu bu adam dediğim de oldu itaraf etmeliyim. Ama toplamda geriye baktığımda kitabın bende çok güzel izler bıraktığını söyleyebilirim.

    Büyük bir sıçramanın yapılabilmesi için ilk önce önceden yapılanların paramparça edilmesi gerekiyor. Bu dünya tarihinin gördüğü bütün büyük devrimlerde böyle olmuştur ve işin ilginci bilim dünyasında da aynı kurallar işliyor. 19.yy ve hatta 20. yy’nin ilk çeyreğinde bile fizik demek Newton demekti. Eğer bir şeyi Newton demişse o doğruydu, dememiş ise bırakın araştırmayı o konuda acaba demek bile saçmaydı hatta bazı fizikçilere göre küfürdü. İşte SKP’de böyle bir ortamda hikayesini anlatmaya başlıyor ve belkide sayıları 15-20′yi aşmayan öncülerin klasik fiziği yani Newton fiziğini nasıl alaşşağı ettiklerini anlatmaya başlıyor. Burada hemen bir parantez açıp şunu söylemeke gerek. Elbette Newton’un temellerini attığı ve kütle çekimi gibi pek çok önemli doğa olayının nasıl işlediğini bize anlatan klasik fiziktir. Fakat klasik fizik makro evrende yani güneş ile dünya arasındaki etkileşimi bize açıklayabilirken mikro düzeyde yani atom düzeyinde işlerin nasıl işlediğini anlatmakta yetersiz kalıyor. Ve bu kitap sayesinde anlıyorsunuz ki mikro dünya aslında Alice’in tavşan deliği gibi bir yer.

    Tavşan deliğinin ne kadar garip bir yer olduğunu göstermek için kitaptan bir iki alıntı yapayım:

    “Düzensiz ısı enerjisini bir taşa verdiğiniz durumda taş o enerjiyi kullanarak içindeki bütün molekülleriyle düzenli bir hareket yaratıp yukarıya doğru hep birlikte sıçrayamaz. Yoksa sıçrayabilir mi? Boltzman bu tema üzerine bir çeşitleme sundu. Böyle olağansütü bir olayın mümkün olduğunu söylüyordu, ama son derece ihtimal dışıydı.”

    “Klasik dünyada her şeyin bir sebebi vardır. Her olayın sebebinin izini zamanda geriye giderek takip edebilirsiniz. Sebebi yaratan sebebi, onu yaratan sebebi ve (eğer evren bilimciyseniz) ta Büyük Patlma’ya kadar, yok eğer kafanıza yatan model dini bir mahiyet taşıyorsa da Yaradılış anına kadar böyle gidebilirsiniz. Fakat kuantum dünyasında radyoaktif bozunmaya ve atom düzeyindeki geçişlere bakar bakmaz böyle doğrudan bir nedensellik ortadan kalkıyor. Elektron bir enerji seviyesinden ötekine belli bir zamanda ve belli bir sebeple geçmiyor. Geçişin ne zaman meydana geleceğini söylemenin bir yolu yok. Ne dışarıdan elektronu iten bir etken, ne de içte işleyip sıçramayı zamanlayan bir saat var. Oluyor işte, durduk yere, o zaman olmuyor da, bu zaman oluyor. Pek çok on dokuzuncu yüzyıl bilim adamı bundan dehşete kapılmış olsalar da bu sadece buzdağının ucu, kuantum dünyasının gerçek tuhaflığını gösteren ilk ipucu ve önemi zamanında fark edilmemiş olsa da dikkate değer. Bu ipucu 1916′da geldi, hem de Einstein’dan”

    Evet 20.yy’nin en önemli bilimadamlarından biri olan Einstein’da işin içinde. Aslında kuantum fiziğinin şekillenmesinde büyük çalışmalar yapmış biri. Fakat sonradan Kopenhag Yorumu olarak adlandırılacak kuantum fiziğinin önde gelen bilimadamları Bohr, Dirac ve Heisenberg tarafından ortaya atılacak olan Belirsizlik İlkesine karşı çıkmış ve “Tanrı zar atmaz” diyerek kuantum fiziğinden uzaklaşmış.
    Sayfa 15-18

    etin BAL'n Kitapl - 1 -* GSM:+90* 05366063183 - Turkey / Denizli

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Niels Bohr

    “Belirsizlik ilkesi bize asıl şunu söylüyor: Temel kuantum mekaniği denklemine göre hem kesin bir momentumu hem de kesin konumu olan elektron diye bir şey yoktur…. Biz bakarken bir elektronun ne yaptığına dair bilgimizin sınırlı olması ilginç, fakat bakmadığımızda ne yaptığı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığını keşfetmek akıllara durgunluk veren bir şey. Eğer bir parçacığın biz ona bakmazken ne yaptığını söyleyemezsek, ona bakmazken var olup olmadığını da söyleyemeyiz ve çekirdeklerin de pozitronların da yirminci yüzyıldan önce var olmadıklarını iddia etmek mantıklıdır, çünkü 1900′den önce hiç kimse onları görmemiştir.”

    Einstein’nın “Tanrı zar atmaz” diyerek karşı çıktığı ve o hem canlı hem de ölü olan kedinin sahibi Schrödinger’in şiddetle karşı çıktığı aslında işte bu Kopenhag Yorumu ve belirsizlik ilkesidir. Schrödinger kediyi bu nedenle ortaya atmıştır. Belirsizlik ilkesinin olamayacağını gösterebilmek için. Aslında ortada kedi filan da yoktur. Kedi hayali bir deneyin parçasıdır. Ama kediye geçmeden önce çok önemli bir şeyi daha söylemekte yarar var. Zaten bütün bu karışıklığın sebebi de o.

    Işık nasıl yayılır? Az bulutlu bir günde bulutların arasında ok gibi yeryüzüne inen güneş ışınları bize ışığın doğrusal bir biçimde ilerlediğini söyler. Yani parçacık şeklinde. Newton’un da dediği buydu ve klasik fizik bile bunu söylüyordu. Fakat sonradan yapılan araştırmalar ile ışığın parçacık şeklinde değil suya atılan bir taşın su yüzünde bırakacağı dalgalar gibi dalga şeklinde yayıldığını ispat etti. İşin ilginci aslında bunların ikisinin de doğru olması. 1906 yılında J.J Thomson elektronların parçacık olduklarını ispat ettiği için Nobel Ödülü kazanmış 1937′de ise oğlu elektronların dalga olduğunu ispatladığı için Nobel Ödülü almış.

    İş iyice saçmaladı değil mi? O zaman biraz daha karıştıralım ortalığı. Elektronun nasıl davrandığını anlamak için yapılan çift yarık deneyinde elektronun önüne üzerinde iki delik bulunan bir engel koyulur ve arkada da elektronun hangi delikten geçtiğini tespit etmek için bir perde. Elektronları tek tek attığınız zaman her bir elektronun ya bir delikten ya da ötekinden geçeceğini ve arkadaki perdeye öyle yansıyacağını düşünürüz. Hangi delikten geçeceğini bilemeyiz ama sadece birinden geçmeli. Ama deneyin sonucu bize bunu söylemiyor, çünkü perdede ancak her bir elektronun iki delikten de aynı anda geçtiğinde olabilecek bir desen ortaya çıkıyor. Bu işte bir yanlış var şu elektronu bir izleyelim dendiğinde ise elektronun olması gerektiği gibi sadece bir delikten geçtiği tespit ediliyor ama eğer hangi delikten geçtiği gözlenmezse elektron iki delikten birden geçiyor!

    “Dünya bütün seçeneklerini, bütün olasılıklarını mümkün olduğu kadar uzun süre açık tutuyor gibi. Kuantum dünyasının standart Kopenhag yorumunun en garip özelliği şudur: Bir sistemi seçeneklerinden birini seçmeye zorlayan ve bu seçeneği ancak o zaman gerçeğe dönüştüren şey, o sistemi gözleme edimidir.”

    Yani başka bir değişle biz gözlemediğimiz sürece elektronlar hem dalgadır hem de parçacıktır.

    İşte en sonunda Schrödinger’in kedisine gelmiş bulunuyoruz. Kopenhag yorumunu kabul etmeyen Schrödinger hayali bir deney düzeneği oluşturdu. Bu hayali düzenekte içinde olup biteni gözlemleyemediğimiz bir kutu, kutunun içinde bir kedi, kediyi öldürecek bir eylem yapacak bir düzenek (örneğin kafasına çevrili bir silah veya zehir yayacak bir şişe) bu düzeneği harekete geçirecek bir algılayıcı ve elektron salan bir cisim bulunuyordu. Kediyi öldürecek olan düzeneği hareket geçirecek olan algılayıcı ise salınan elktronun dalga mı yoksa parçacık olarak mı hareket edeceğini tespit etme yeteneğindeydi. Eğer elektron dalga ise düzenek çalışacak ve kedi ölecek, eğer elektron parçacık ise düzenek çalışmayacak ve kedi yaşaacak. Soru kendi kendine oraya çıkıyor zaten. Kopenhag yorumuna göre elektron gözlemediğimiz sürece hem parçacık hem de dalga olduğuna göre salınan elektron algılayıcı tarafından hem algılanacak hem algılanmayacak ve bu durumda düzenek hem çalışacak hem çalışmayacak ve nihayet kedi de hem ölü hem de canlı olacak. Ta ki birisi kutuyu açıp ne olduğuna bakana kadar.

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Schrödinger'in Yavru Kedileri Gerçekliğin Peşinde

    John Gribbin

    Bilim tarihinin şüphesiz en meşhur kedilerinden olan Schrödinger`in kedisi bilim insanlarının zihnini yeterince kurcalamamış gibi, şimdi de bu adsız kahramanın ikiz yavrularının rol aldığı bir başka "düşünce deneyi" bizleri benzer bir muammayla karşı karşıya bırakıyor. İngiliz bilim yazarı John Gribbin, Schrödinger`in Kedisinin Peşinde adlı başarılı kitabının devamı niteliğinde olan bu kitapta, kuantum dünyasının "tuhaflıklarını" irdelemeye ve bunlara ilişkin farklı yorumları ele almaya devam ediyor. Gribbin`in kendi ifadesiyle, "kuantum tartışmasını anlamak için bilmeniz gereken her şeyi burada bulacaksınız; aynı anda iki ayrı yerde olabilen fotonlar gibi görünüşte paradoksal fenomenleri, aynı anda iki yöne giden atomları, ışık hızıyla hareket eden bir parçacık için zamanın nasıl durduğunu ve kuantum kuramının Uzay Yolu`vari bir ışınlamayı mümkün kılabileceğine dair ciddi bir yorumu okuyacaksınız". Gribbin`in gayet anlaşılır ve esprili bir dille kaleme aldığı bu ilginç kitabı kuantum dünyasıyla uzaktan yakından ilgilenen tüm okurlarımıza tavsiye ediyoruz.
    Sayfa Sayısı: 296



    Sunuş, John Gribbin,

    On yıl önce yayımlanan kitabımda kuantum kuramının tarihsel gelişimini yazarken, başka bir kitapta tekrar kuantum gizemleri temasına döneceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'yi yazarken kuantum fiziğinin atomaltı dünyasının ne kadar garip ve gizemli olduğunu, tuhaf deney sonuçlarının sağduyuyla örtüşmeyen kuramları yaratması ve bunların da başka deneylerle doğrulanması sonucu oluşan ve fizikçileri böylesi tuhaf kavramları ciddiye almaya zorlayan o kusursuz mantığı da ortaya koymak için yola çıkmıştım. 1980'lerin ortaları itibariyle önemli olan şey bütün garipliklerine rağmen kuantum kuramının işe yarıyor olmasıydı – zira lazerlerin, bilgisayar çiplerinin, DNA molekülünün ve daha pek çok şeyin nasıl çalıştığını anlamamızı sağlayan kuram buydu. "Klasik" fizik denen eski fikirler böyle fenomenleri asla açıklayamaz. Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'de vurguladığım gibi, önemli olan kuantum kuramının anlaşılmasının zor olması değil, enikonu işe yarıyor olmasıydı. Richard Feynman'ın dediği gibi "hiç kimse"nin "kuantum kuramını anlamıyor" olması önceki kitabımı "Sizi boşlukta, iç gıcıklayan imalarla ve daha anlatılmamış hikâyelerle bırakmak"tan memnun olduğum yolundaki o utanmaz ifadeyle bitirebileceğim anl***** geliyordu.

    Fakat ben sizi boşlukta bırakmaktan memnunken pek çok fizikçi de o güne kadarki başarısıyla yetinmiyordu. İşe yarasa bile anlaşılmayan bir kuramdan hoşnut olmayınca, benim meseleyi en son değerlendirdiğim 1984 yılından bu yana kuantum gizemlerini çözmek için canla başla uğraşıyorlar. Bu süre içinde bazı gizemleri daha da gizemli hale getirip kuantum dünyasındaki garipliğin yeni yanlarını açığa çıkardılar. Kuantum gizemlerinin, dışardan bakanlar için gittikçe tuhaflaşan, çaresizlikten doğmuşa benzeyen açıklamalarını geliştirdiler. Fakat aynı zamanda, son birkaç yıl içinde, altmış yılı aşkın bir çabanın sonunda nihayet neler olup bittiği hakkında hakiki bir kavrayışı sağlayabilecek bir açıklama buldular – sadece işin erbabına değil, gerçekliğin doğasıyla ilgilenen herkese anlaşılır gelen bir kavrayış.

    Bu yeni kavrayışın temeli sadece kuantum kuramının uygun yorumuna değil aynı zamanda ışığın davranışının Albert Einstein'ın görelilik kuramı çerçevesinde açıklanışına dayalıdır. Bu kitapta iki hikâyeyi de güncelleyip Evrenin nasıl işlediğini en iyi şekilde açıklamak ve bütün kuantum gizemlerinin çözümünü bulmak için kuantum fikirleriyle görelilik kuramı fikirlerini bir araya getirmek gerektiğini gösteriyorum.

    Kuantum kuramının gelişimiyle ilgili tarihsel arka plana dair pek bir şey bulamayacaksınız; bunu zaten işlemiştim. Kuantum kur***** rüştünü ispat etmiş bir kuram olarak başlayıp bazı yeni bulmacaları ve bazı eski bulmacalara yeni bakış tarzlarını ele alıyorum, sonra da bu bulmacaların nasıl çözülebileceğini açıklıyorum. Bırakın benim kitaplarımı, konu hakkında herhangi bir şey okumuş olun ya da olmayın kuantum tartışmasını anlamak için bilmeniz gereken her şeyi burada bulacaksınız; aynı anda iki ayrı yerde olabilen fotonlar (ışık parçacıkları) gibi görünüşte paradoksal fenomenleri, aynı anda iki yöne giden atomları, ışık hızıyla hareket eden bir parçacık için zamanın nasıl durduğunu ve kuantum kuramının Uzay Yolu'vari bir ışınlanmayı mümkün kılabileceğine dair ciddi bir öneriyi okuyacaksınız.

    Sahneyi kurmak için aşağı yukarı Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'nin kaldığı yerden başlıyorum; o ünlü kedinin kendisi ve John Bell'in kanıtladığı şu olguyla: Kuantum varlıkları bir kere tek bir sistemin parçası olunca sonrasında da birbirleriyle bağlantılı kalırlar, birbirlerinden çok uzakta bile olsalar bir şekilde birbirlerinin farkındadırlar. Einstein buna "hayalet işi uzaktan etki" diyordu; daha saygın bir ifadeyle "yerbilmezlik" (non-locality). Kavramlar sizin için yeni olabilir ya da aşina geldiğini düşünebilirsiniz. Schrödinger'in kedisi "paradoksu", aynı anda hem canlı hem ölü olması, son on yıldır neredeyse beylik bir söz oldu. Ama durun. Artık ezberlediğinizi düşünüyorsanız bile yeniden düşünmek için hazırlanın. Daha ne gördünüz ki! Kusursuz deneylerle desteklenmiş, sizi şaşkına çevirecek daha büyük ve daha iyi paradokslarım var. Fakat sonuçta hepsi tek bir kapıya çıkıyor. Örneğin bir elektron, iki delik deneyinde nasıl aynı anda iki yerden birden geçebiliyor? Bütün deneyin zamanın tek bir anındaki yapısını nasıl "biliyor"?

    Kuantum dünyasının topyekûn garipliği, çözmemiz gereken problem, en açık şekilde baştaki kedimizin ikiz yavrularının, yani kitabın başlığındaki yavru kedilerin maceralarına bakarak anlaşılabilir. O halde ışığın doğası hakkında bildiklerimizi, yani hem kuantum kuramının hem de görelilik kuramının kilit öğesi olan fenomeni gözden geçirmemiz gerek. Ancak ondan sonra size gerçekliğin doğasını açıklayan ve kuantum gizemlerini –bütün kuantum gizemlerini– çözen yeni fikirleri sunabilirim. Kuantum kuramının 1920' lerin ortalarında ilk çıktığı zamandan bu yana artık ilk defa belli bir güvenle kuantum kuramının ne anlama geldiğini söylemek mümkün. Eğer yeni bir kitap yazmak için bu da geçerli bir sebep değilse, artık nedir bilmiyorum.

    s. 15-17.

Benzer Konular

  1. Muthiş Yarış Oy Peşinde
    anahro Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-06-2011, 04:19 PM
  2. Lost Hangi Dinin Peşinde?
    Ala Nur Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 12-02-2010, 04:30 PM
  3. AB şimdi de Atatürk'ün peşinde
    Kadim Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 12
    Son mesaj: 14-10-2009, 02:13 AM
  4. pia'nın peşinde can dündar
    shgiptare Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 03-03-2009, 01:39 PM
  5. Schrödinger kedisi
    orkuorkun Tarafından Fizik Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-09-2008, 12:01 PM
Yukarı Çık