Merhaba



Paşanın gölgesi, odasının kapısının eşiğine düşer düşmez, tacir dizlerinin üstüne çökerek, başını yere çevirmiş, bu beklenmedik ziyaretin hayra alamet olmadığını düşünmüştü. Paşa’nın yumuşak bir sesle “hoş bulduk” dediğini duyunca sakinleşerek, dizlerinin üzerinde misafirinin yanına gidip elbisenin eteğini öpüp başına koyduktan sonra, büyük bir tevazu içerisinde kollarını göğsünde birleştirmiş, tüm cesaretini toplayarak bakışlarını kaldırmıştı.

‘Satılık cariyelerin varmış, doğru mu?” diye sordu Paşa, alçak divana otururken.
“Doğrudur efendim,” diye yanıtladı tacir.
“Neredeki? Aralarında benim işime yarayacak birileri var mı?”
“Ne diyeyim ki efendim? Çok farklı diyarlardan geliyorlar ve batıları tam da zatıâlinize göre. Bîr bakışınız onlara cennetten bir ışık gibi gelecektir.”
“Görelim bakalım” dedi Seyfullah Paşa. Bu esnada tütün çubuğunu taşıyan yardımcısı, ucu kehribardan yapılmış pahalı çubuğunu Paşaya sunarken, kahvecisi de, işlemeli küçük bir porselen fincan içerisinde kahvesini getirmişti. “Şunları bir göreyim. Allah bilir, belki içlerinden hoşuma giden olur. Bakalım.”
“Baş üstüne!” diye cevapladıktan sonra odadan çıktı tacir.

Peçeli güzel kızlar, bir bir valinin huzuruna çıktılar. İri, çakmak çakmak yanan gözleri, inci gibi parlayan dişleri, düzgün hatlara sahip vücutları, dalgalı saçlarıyla Gürcü kızları; kumruları andıran hülyalı bakışları, kar gibi beyaz tenleri ve yuvarlak narin bacaklı, baygın haldeki Çerkezler ve sonsuz zarafete, tatlı sese sahip adalı kızlar vardır. Ama sarışın Yunanlı kiz, ortaya çıkmamıştı. Son kızda odadan çıktıktan, tacir Paşanın önünde bir kez daha diz çöktükten sonra, Paşa sakin biçimde “Başka yok mu?” diye sordu.

“Yok efendim. Evelallah, birkaç Kürt kızı var, ama işe yaramazlar.”
“Köpek!” diye bağırdı vali sert biçimde. “Gözlerime baka baka yalan mı söylüyorsun? Ortaya çıkarmadığın genç Yunanlı nerede?”
Tacir korku içerisinde başını öne eğdi: “Efendim, kulunuzla alay ediyorsunuz herhalde, o kız gâvurun, haramzadenin teki. Başka hiçbir şey değil.”

“Kes artık, yeter!” dedi Paşa, sabırsızlıkla, “yoksa küstahlığının bedelini kellenle ödersin. Benim zevkime karar vermek sen ve senin gibilere mi kaldı? Çabuk genç Yunanlıyı getir, yoksa seni şuracıkta boğarım, kölelerinin de yeni bir efendileri olur!”
“Estağfirullah, Allah korusun!” diye kekeledi tacir. ‘Efendim, aciz kulunuzu dinler misiniz? Genç gâvuru bir Yüzbaşı gördü ve şimdi başkent yolundaki bu adam, (Allah uzun ömür versin) Sultan’ın haremağasına bu kızdan bahsedeceğinin sözünü verdi bana. Padişahımızın bu kızı beğenip beğenmediğini öğrenene kadar, gözünüzde köpekten fazla değeri olmayan ben kulunuz, bu Yunanlı kızı nasıl olur da satabilirim?”

“İt!” diye haykırdı Paşa, bu yeni gelişme belliki öfkelendirmişti onu. “Tükürdüğünü mü yalıyorsun, şeytanın sana söylettiği bu sözleri bilgelik mi sanıyorsun? Babanın mezarına tüküreyim, ananın da yüzüne karalar çalayım! Ayağım boynunun üstündeyken, ne diye durmuş senin sözünü dinliyorum ki ben? Bak, bu köle benim altınlar da senin, çabuk onu buraya getir. Yoksa Peygamberin sakalı üzerine yemin ederim ki; boynunu şuracıkta kırıveririm!”

“Allah büyüktür” diye mırıldandı tacir, Paşa’nın emrini yerine getirmeye hazırlanırken. “Kim kaderine karşı koyabilir ki?”
Tacirin odadan çıkıp geri gelmesi arasındaki kısa aralıkta Paşa, sessizce tütünü içti, merakı iyice artmış, öfkesi de heyecana dönüşmüştü. Yine de içinde bulunduğu durumdan keyif alıyordu. Çünkü son dönemlerde, Karanfil Hanım için duyduğu kaygılarla bozulan siniri düzelmiş ve içini yepyeni bir duygu kaplamıştı. Bu yüzden, kızlar önünden birer birer geçerken, en isteksizine bile kaba davranmamıştı. Tacir, başını saygıyla eğerek odaya girdi. Peşinde kapalı, afcır kumaşa bürünmüş biri vardı.

“Eyvah! Bu inciye paha biçilemez, ne kadar iyi korunmuş olsa da” dedi Paşa, sahte bir aşağılama ifadesiyle kıza duyduğu ilgiyi gizlemeye çalışarak. “Ama zamanımızı boşa harcıyoruz. Burada oturup bir kadının yüzünü açmasını beklemekten çok daha önemli işlerim var.”
“Siz nasıl arzu buyurursanız” dedi tacir, kızın mantosunu çıkarıp atarken. “Efendimin istediği bu olsun.”

Paşa bir an için sustu. Karşısında birdenbire eşsiz bir güzellik belirivermişti çünkü. Söğüt dalı kadar narin, bir ceylan kadar zarif, sarışın Yunanlı, taş çatlasın on altı yaşındaydı. Şaşkınlıktan nutku tutulan Seyfullah Paşa, böyle güzel gözleri yalnızca cenneti hayal ettiği rüyalarında görmüştü. Gökyüzünün en koyu mavisine çalan gözlerinde, gecenin karanlığını andıran siyah noktalar vardı. Fildişi rengindeki omuzlarına, örgüler halinde inen ipek saçlarında da aynı hava vardı. Narin vücudunu zümrüt renginde, altın işlemeli dar bir kadife ceket sarmış, boynuna doladığı eşarp da üzerinde durduğu göğüs kadar beyazdı.

Miss Pardoe/Julia Pardoe
Profil Yayıncılık

Harem | Biraz Oku Sonra Al