Merhaba



“Her bireyin kaderinin kesinlikle doğum tarihiyle belirlenmiş olduğu kabul edilirdi ve doğum tarihine karar verenler de iki yüce tanrı, Ometecuhtli ve Omeciuatl’dı (ikilik Tanrı ve Tanrıçası). Böylece, 2-tochtli burcunda doğan bir erkeğin kaderi sarhoşluktu, 7-xochitl burcunda doğan bir kadın ise çevresine sevgi ve iyilik dağıtırdı, 4-itzcuintli burcu şan, şöhret ve zenginlik belirtisiydi.

Bununla birlikte, bebeğe ad olarak daha uygun bir gün seçerek önceden belirlenmiş kötü bir yaşamın düzeltilmesi mümkündü. İlke olarak çocuğa ad koymak için doğumdan sonra dört günden fazla beklenmemesi gerekiyordu. Kahin din adamı kitaplarına bakar ve tarihi belirlerdi; sözgelimi, çocuk 9 rakamıyla (kötü9 ilgili bir burçta dünyaya gelmişse, 12 ve 13 rakamları yararlı olduğundan, adı üç ya da dört gün sonra konurdu. Doğumu yaptıran ebe bebeğin ritüel yıkama işlemini gerçekleştirir, dudaklarına, başına, göğsüne ve sonunda bütün bedenine su atardı. Su tanrıçasına dua eder, daha sonra çocuğu güneş ve toprakla tanıştırırdı. Bu tören ana babanın ve aile dostlarının huzurunda gerçekleştirilirdi. Erkek çocuk söz konusu olduğunda, bir kalkan, bir yay ve dört ok yaptırılır, bunlar geleceğin savaşçısını koruması için tanrılara sunulurdu. Çocuk kız olduğunda, iğ iplikler, mekik, küçük bir sandık hazırlanır ve kişileştirilmiş beşik Yoalticitl’e, ‘gece üfürükçüsü’ne dua edilirdi. Tören bir yemekle son bulurdu ve yemeğin sonunda yaşlı erkekler ve kadınlar bol bol octli içerdi.

Çocuğun eğitimiyle ilk yıllarında ailesi ilgilenirdi. Çocuk odun ve su taşımayı öğrenirdi, bağ, bahçe ve alışveriş işlerine yardım ederdi, balığa çıkar, babasıyla birlikte oyma kayık kullanmayı öğrenirdi. 6-9 yaşları arasına gelince, ailesi onu, o dönemde Mexico’da yürürlükte olan iki resmi eğitim sisteminden birine emanet ederdi. Genç erkeklerden ve kızlardan oluşan öğretmenlerin öğrencileri pratik yaşama hazırladıkları mahalle okulu ya da eğitimin din adamlarınca verildiği manastır okulu calmecac. İlke olarak sadece yüksek devlet görevlilerinin çocukları ‘calmecac’a girebilirdi. Ama bu okullara tüccarların çocukları ve din öğretimi görmek isteyen halk sınıfından çocuklar da alınıyordu.

Bu iki eğitim sistemini ayıran derin farklılıkların çatışkı olduklarını söylememek için onları gözlemlemek gerekir. Savaş Tanrısı Tezcatlipoca’nın (Genç Adam da denir) koruması altında olan mahalle okullarının en önemli amacı ödevlerini, özellikle de askeri ödevlerini yerine getirecek yurttaşlar yetiştirmektir. Öğretmenler kendilerini kanıtlamış, deneyimli savaşçılar arasından seçilirdi. Delikanlılar bu okullarda savaş sanatını öğrenir ve kamusal işlerde, ortak mülkiyet olan tarlalarda çalışırdı; gündüzleri katı bir disipline tâbiydiler. Akşamları ise şarkı söyler, dans ederlerdi. Yaşları büyük olanlar ‘auianime’yle bağlantı kurmaya çalışırlardı. Buna karşılık, rahiplerin yönetimindeki, Tezcatlipoca’nın eski rakibi Quetzalcoatl’ın himayesindeki ‘calmecac’lara kabul edilen dilekinlalır çok disiplinli bir yaşam sürer, bedensel ve zihinsel çalışmalar yapar, oruç tutarlar ve çileye girerlerdi. Görgü kuralları, rit, hiyeroglif yazı eğitimi verilirdi bu gençlere. Mitoloji v etarih şiirlerini ezberlemek, kendileri için uygun bulunan görevlere (din adamlığı ya da yüksek devlet görevleri) hazırlanmak zorundaydılar.

Görgü kuralları yönetici sınıf nezdinde çok önemliydi. Bütünüyle didaktik literatürün konusunu oluşturuyordu: ‘ueuetlatolli’ler (eskilerin öğütleri): Bu bağlamda, söz konusu olan, kendine hakim olma, tutkulara direnme, ölçülü davranma, özveridir. Masada, sokakta üst-ast ilişkileri, yaşamın tüm alanlarını kapsayan davranış biçimleri açık seçik biçimde belirlenmiştir. Öte yandan, mahalle okulu öğrencilerinin ‘küstah ve cüretli konuşmalar yaptıklarından’ ilkel ve kaba oldukları düşünülüyordu.

Bu okullar ve ‘camecac’lar arasındaki çelişki yılın on altıncı ayında, Atemoztli’de açıkça ortaya çıkardı: mahalle okulları öğrencileri ve manastırların öğrencileri karşılıklı olarak birbirlerinin okullarına gider, eşyaların ya da mobilyaların yerini değiştirir ya da zarar verirlerdi bunlara ve birbirlerine fiziki tacizlerde bulunurlardı.

Bu gençler, sözgelimi yirmi yaşına geldiklerinde, erkek evlenmemeye ya da kendini tanrılara adamaya karar vermemişse, okuldan ya da manastırdan ayrılırdı. Aynı şekilde, kızlar da kendilerini dinsel yaşama adayabilirdi. Aileler bu konuda ilişkileri yönlendiren yaşlı kadınlar olan ‘çöpçatanlar7 aracılığıyla evlilik işlerini ayarlardı. Anlaşma sağlandıktan sonra düğün hazırlıkları başlardı. Akrabalar ve dostlar davet edilir, erzak biriktirilirdi düğün günü için. Kahin din adamı uygun günü saptardı. Düğün oğlan evinde yapılırdı. Takıp takıştırmış olan gelin akşam vakti kocasının evine giderdi ve yolda kendisine ellerinde meşalelerle neşeli bir kafile eşlik ederdi. Ocağın karşısında yan yana oturan nişanlılar armağanlarını alırdı, daha sonra ‘çöpçatanlar’ birlikte gelinin korsajını ve damadın pelerinini birbirlerine bağlardı ve bunlar birlikte bir tabak tamalli yerlerdi. Bu andan itibaren gençler evlenmiş olurdu. Bununla birlikte, dört gün süreyle dua ederlerdi ve düğün bu sürenin sona ermesinden sonra bitmiş olurdu. Dolayısıyla, özellikle soylu çevrelerde ve tüccar çevrelerde, yukarıda anlatılan düğünü önem ve lüks açısından yakalama, hatta aşma eğilimindeki beşinci gün şenliği kurumu gelişmiştir. Bu şenliklerde, ailelerin durumlarına göre, gösterişli yemekler verilir ve büyük harcamalar yapılabilirdi. Ayrıca, resmi töreni ileri bir tarihe bırakarak evlilik hazırlıkları yapmaya başlayan gençler de görülürdü bu düğünlerde. Bu ritler bir erkeğin müstakbel eşiyle evliliğini törenselleştirirdi. Ama çok eşli evlilik de özellikle hali vakti yerinde olan sınıflarda hayli yaygındı ve her Meksikalı’nın ikinci bir eşi olabilirdi. İlke olarak sadece resmi eşin çocukları babalarının yerini alabilirdi. Bununla birlikte, literatüre bakıldığında bu kuralın her durumda geçerli olmadığı görülür. Itzcoatl’ın annesi de kökeni mütevazı bir birliktelikten geliyordu. Bu çokeşli aileler genellikle çok kalabalık olurdu: Axayacatl’ın 22, Tlacaeleltzin’in 83 çocuğu vardı; Nezaualpilli’nin 144 çocuğundan sadece 11’i resmi eşindendi.

Bir kadın hamile olduğunu anladığında bütün ev halkı ve çoğu zaman da bütün mahalle gösterişli yemeklerle kutlardı bu olayı ve bu yemeklerde çarpıcı ve renkli konuşmalar yapılırdı. Bir ebe müstakbel anneye yakın ilgi göstermeye başlar, onun sağlığına dikkat eder ve bazı tabulara uymasını (sözgelimi ay da güneş tutulması sırasında gökyüzüne bakmaması, kırmızı eşyalara bakmaması) sağlar ve doğum için gerekli tüm hazırlıkları yapardı. Hamile kadın, dişi tanrıçaların, ‘Tanrıların annesi’nin, ‘buhar banyosu büyük annesi’nin, ‘çocukları doğuran’ küçük tanrı Ayopechcatl’ın koruması altındaydı. Ebe, banyo, masaj, şifalı ot aracılığıyla hastaya yardımcı olmayı bilirdi. Kazara, kadın doğum sırasında ölürse, yaygın inanca göre, batı gökyüzünde (ciuatlampa, dişi tarafı), ‘tanrıça kadınlar’, ‘Ciuateteo’lar arasındaki yerini alırdı. Orada, ebedi cennette parlayan güneşte arkadaşlarına kavuşurdu. Doğururken ölen kadının bedeni de büyülü erdemleri içeren bir bedendi inanca göre. Kocası, dostları ve ebeler bu kadını Tanrıça Kadınlar tapınağının avlusundaki mezarına götürürlerken genç savaşçılar kafileye saldırır ve bu ölü kadının bir parmağını ya da saçlarını kesmeye çalışırdı. Bir kalkana sıkıştırılan bu kutsal eşyaların düşmanı körleteceğine inanılırdı. Büyücülerse mezarı bozup cesedin bir kolunu koparmaya çalışırlardı. Büyücüler bu kol sayesinde bazı geceler bir hane halkını derin bir uykuya daldırarak evdeki her şeyi alıp götürebileceklerine inanıyorlardı.

Evlilikler genellikle kalıcıydı. Bununla birlikte, erkekler ve kadınlar boşanabilirdi. Mahkemeler çocukların korunması ve malların paylaşımıyla ilgili gerekli kararları alıyorlardı. Boşanan kadın yeniden bir evlilik yapabiliyordu. Dul kadın çoğu zaman kocasının kardeşlerinden biriyle evlenirdi.

Belirli bir yaşa geldiklerinde, yaşlı erkekler ve yaşlı kadınlar ‘eskiler’ saflarındaki yerlerini alırlardı, onların düşünceleri dikkatle dinlenirdi ve bu insanlar kendilerini dine adardı, şölenlere katılır ve herhangi bir ceza korkusu olmadan istedikleri kadar octli içebilirlerdi. Yaşamları boyunca büyük bir hata işleyenler, hatta suç işlemiş olanlar günah çıkarırdı. Ancak bir kez günah çıkarılabilirdi ve bu rit –bağışlanmanın ötesinde- adalet karşısında dokunulmazlık da sağlardı. Rahiple baş başa kalan, günah çıkaran kişi onunla birlikte ‘her şeyi gören’ Tezcatlipoca’ya ve ‘günah yiyici’ aşk tanrıçası Tlazolteotl’a yakarırdı. Sonra hiçbir şey saklamadan günahlarını anlatırdı. Rahip bir ceza verirdi ona (oruç, dilin hafifçe çizilerek kan akıtılması, tanrılara bağış); sırrı saklanırdı.

Ölülerin çoğu yakılırdı. Ölünün bedeni oturmuş durumda, dizleri çenesine dayalı, mumya ya da cenaze oluşturacak biçimde, kat kat kumaşla örtülü halde sarılırdı. Bununla birlikte, doğum sırasında ölen kadınlar gömülürdü, boğularak, yıldırım çarpmasıyla ya da gut veya su toplaması gibi bir hastalık (su ve yağmur tanrısı Tlaloc’a mal edilen hastalıklar) nedeniyle ölenler gömülürdü.

Herkesin öbür dünyadaki yaşamının ölümüne bağlı olduğuna inanılırdı. Savaşta ölen ya da kurban edilen savaşçılar doğu gökyüzüne giderek, doğuşundan en yüksek noktasına kadar Güneşe eşlik ederdi. Dört yıl sonra sinekkuşu biçiminde yeryüzüne geri dönerlerdi. Tlaloc’un kendi yanına çağırdıkları harikulade, tropikal bir bahçe olan ve Tlolacan denen cennette ebedi bir mutluluk içinde yaşarlardı. Ama ölülerin çoğu ‘kutsal toprağın altında’ bulunan karanlık Mictlan’a giderdi. Dört yıl boyunca yer altı dünyasında karanlık bir yolculuk deneyiminden geçmek zorundaydılar, daha sonra Dokuz Irmak’ı geçerek Ölülerin Dokuzuncu Yeri’ne giriyorlar ve bütünüyle yok olup kayboluyorlardı. Özel bir durum da şuydu: Küçük yaşta ölen çocuklar, büyük olasılıkla, göğün üst katlarında, esas çiftin yanına, Tonacaquauhtitlan –gıdalarımızın bahçesi- denen bahçeye gidiyorlardı ve orada çiçekler arasında kuşlar gibi ebedi bir yaşam sürüyorlardı.

Ölüye gezileri sırasında yardımcı olabilmek için, kendisiyle birlikte besin maddeleri de yakılıyordu, bir köpek öldürülüyor ve yakılıyordu. Xolotl, köpek başı tanrısı. Quetzalcoatl’ın ikiz kardeşi, büyüleyici bir geçmiş içinde, cehennemin tuzaklarını aşmayı başarmış mıydı? Aile cenaze töreninden sonra, seksen gün (dört ay), daha sonra bir, iki, üç, dört yıl kurban yakıyordu. Bir hükümdarın ölüsü yakıldığında, ‘mumyası’na Uitzilopochtli’ye özgü süslemeler konuyordu ve yüzü hizasına taş ya da turkuaz mozaik bir maske konuyordu. Yaşam simgesi bir yeşim taşı parçasıyla bir kaba konan küller Uitzilopochtli tapınağında korunuyordu. Önemli bir kimse boğularak öldüğünde ya da her durumda Tlaloc tarafından ‘seçildiğinde’, bir ‘icpalli’ye oturmuş durumda, silahlarıyla ve mücevherleriyle birlikte bir mezar odasına gömülürdü. Erkekler, lagünde boğulan en mütevazıları bile auitzotl su canavarının pençeleri altında ölmüş kabul ediliyorlardı. Cesetleri yoğun biçimde kutsanıyor ve görkemli bir törenle bir su tanrıları tapınağına gömülüyordu.”
2006 Eylül, s.71