Merhaba

Orhan Pamuk’un denemelerinden, onunla yapılmış röportajlardan oluşan yeni kitabı Manzaradan Parçalar biraz İstanbul kitabını gibi... Pamuk’la tanışmamışlar için samimi bir karşılama, dostları içinse güzel bir mola, bir anma...



Orhan Pamuk’un kitaplarını sevsin ya da sevmesin, İstanbul kitabını okuyanların yazara muhakkak ki bir yakınlık duyacakları inancındayım. Orhan Pamuk külliyatına henüz tam olarak girmemişken okuduğum yani daha romanlarını tamamlamadan elime aldığım bu anı/hayat/şehir kitabı, sık sık karıştırıp baktığım ve yazarın romanlarına dadanmama vesile olan bir ‘asıl kitap’ olmuştu benim için. Aslında onun hayatından, geçmişinden ve onun şehri İstanbul’dan bahseden bu kitap, romanlarından parçalarla örülmüştü sanki ya da romanlar onun bu hayat kitabından parçaları içermekteydi. Yazarın son kitabı Manzaradan Parçalar adından ve “Hayat, Sokaklar, Edebiyat” alt başlığından da anlaşılacağı üzere (yazarın) hayat(ın)tan parçalar. Yani yazarın yazdıklarına, romanlarına, yaşadıklarına, yaşadığı şehirlere, gezdiği sokaklara, yediği yemeklere, çizdiği resimlere dağılmış ve onlarda toplanmış parçalar.

Onun dört hüzünlü yazarı var

Pamuk’un hayatta arayıp da eski bir tuzlukta, sarı bir sürahide, şehir hatları vapurunun düdük sesinde bulduğu ve romanlarına da koyduğu hüzün (romanlarının bir yerine muhakkak ilişmiş, bulaşmış gibidir), onun anlatısının ana izleklerindendir. Hüznü arayan kişi, bunu elbette en çok hatıralarda ve yaşadığı şehirde bulacaktır. İstanbul kitabında kendi dört hüzünlü yalnız yazarından - Yahya Kemal, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar- bahsederken bu yazarların kayıp duygusunun verdiği hüznü şiirselleştirdiklerini söyler. Söz konusu kayıp, geçmişin -bu bağlamda daha ziyade Osmanlı’nın- yıkımının, İstanbul’un değişiminin hissettirdiği kayıp duygusudur. İşte Pamuk’un romanlarının/hayatının temel meseleleri de kayıp duygusunu (sözgelimi Masumiyet Müzesi’nde kahramana kaybı yaşatan, sevdiği kadındır) izleyerek anlatılara düşmüşlerdir. Bazıları tarafından, özellikle de son romanı Masumiyet Müzesi için Pamuk’a yöneltilen, aynı şeyi sayfalarca tekrar ettiği eleştirisi, bu sayfalar tam da o kayıp duygusunun izindeki ve sonrasındaki saplantının, tutkunun, takıntının, melankolinin, hafızanın, hatıraların bir sonucu olduğu için yersizdir.

Eşyaların gücü

Manzaradan Parçalar kitabındaki yazıları da Pamuk’un kayıp duygusu ve hüzünle örülü yazın dünyasına girmek için güzel bir kesit olabilir. Kitabın ilk yazısı, “Bir Hayat Hikayesi Denemesi”nde yazar, kendi geçmişini en açık haliyle kabaca özetlerken aynı zamanda samimiyetle ve kısaca kendi kitaplarının, külliyatının da bir değerlendirmesini yaparak okuru bir anlamda bu ilk yazıda karşılar, buyur eder. “Benim İstanbul’um” diye başladığı yazısında da bir cemaat olarak şehri ve bu şehrin yani cemaatin içindeki yalnızlığı anlatırken yine o bildik hüzün, kayıpla, kaybedilenle gelen maziye bağlılık ve tutku açığa çıkar. Kitaplarındaki manzara kendi yaşamında, kendi şehrinde, kendi İstanbul’unda da aynıdır ve kendi bağlılığı ve tutkusuysa bu yazısında açık edilmiştir: “ Bir şehirde benim gibi, ona bağlı kalarak, onu bir kader gibi benimseyerek, yarım yüzyıl yaşamak, şehri insanın kendi ruhunun ve vücudunun bir parçası yapıyor. Yıllar sonra şehrin sokaklarındaki, dükkânları ve meydanlarındaki değişimleri insan kendi gövdesindeki yaralar, çıbanlar, yıpranmalar gibi, önce çocuksu bir telaş ve kederle (çocukluğumun en önemli sinemaları kapandı, kitapçı, oyuncakçı dükkânları yok oldu), daha sonra kendi gövdesinin şekil değiştirmesi gibi bir tevekkülle taşıyor.”

Yine aynı yazıda şehrin ruhunu maziyle, eski dükkânlarla ve eşyalarla anar: “...şehrin dükkânlarında, vitrinlerinde çoğu zaman hiçbir sınıflama, kural ve tarihe aldırmadan yan yana gelen eski-yeni tuhaf eşyalara, sokaklarda amaçsızca yürürken bir vitrinin önünde durup uzun uzun bakınca, şehrin hüzünlü ruhunun hâlâ yakınlarda bir yerde kıpırdandığını kuvvetle hissediyorum.” Pamuk, bu paragrafla bir yol açar bizlere, onun romanlarının parçaları da ona şehrin ruhunu hissettiren şeylerdir. Şehrin ruhu olan eski dükkânlar, eşyalar, sokaklar romanları da kurmaktadır. Öyle ki Masumiyet Müzesi’nin baş kahramanı ve ilk anlatıcısı Kemal, açıkça şöyle demektedir: “Eşyaların gücü, içlerinde birikmiş hatıralar kadar, bizim hayal ve hatırlama gücümüzün cilvelerine de bağlıdır elbette.” Ve roman boyunca eşyaların hikayesini anlatır Kemal: annesiyle oturdukları sofranın vazgeçilmezi sarı sürahi, yılbaşlarında oynan tombalanın numaraları kartları, tutkuyla âşık, saplantıyla bağlı olduğu Füsun’un evinde televizyonun üzerinde duran köpek şeklindeki biblolar vb. Manzaradan Parçalar kitabındaki bir başka yazısında, romandaki eşyaların “gerçek hikayesi”ni şöyle anlatacaktır Pamuk, “ Bazan çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp (...) romanda kahramanların sofrasına koyuyordum. (...) Bu eşyaları hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikayenin parçası olabilecekleri için severdim. (...) Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikaye, bir roman düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini Masumiyet Müzesi romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim.”

Ben Kemal değilim ama...

Yaptığı açıklamalar, aldığı büyük ödül, kitaplarında kurduğu cümleler üzerine yapılan olumsuz yorumlar, artık biraz da Orhan Pamuk’un dünya çapında kabullenilmişliğinin getirdiği yalnızlığın bir ürünü bana kalırsa. Ancak bütün bunları bir yana bırakıp Pamuk’un iyi bir romancı ve dahası çok iyi bir roman kurucu olduğunu söylemekse yeni bir şey olmayacak. Romancılığındaki ustalık Manzaradan Parçalar kitabında yer alan hayata, edebiyata dair yazılarında da açığa çıkıyor. Pamuk’un bu son kitabında yer alan, “Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti” başlıklı yazısında -Flaubert’in, “Madam Bovary benim” sözlerine atıfla- yaptığı itiraf, bu ustalığı ve inceliği bir kere daha göz önüne koyuyor. Bu yazının son paragrafında okura şöyle sesleniyor Pamuk: “ Hâl⠑Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu? Siz Kemal misiniz?’ diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.”

Manzaradan Parçalar da tıpkı İstanbul kitabı gibi, yazarın külliyatına henüz girmemiş olanlar için samimi bir karşılama, külliyatı tamamlayanlara güzel bir anma, külliyatı yarılamış olanlar içinse dinlendirici ve heveslendirici bir mola olabilir.

Manzaradan Parçalar hayattan kesitler, anılar, star gazetesi

Tanitim bulteni:
Orhan Pamuk bu yeni kitabında, çocukluğundan başlayarak hayatından, yaşadıklarından bütün içtenliğiyle söz ediyor. Yazarın babasının ölümü, siyasi dertleri, futbol oynarken ya da romanlarını yazarken hissettikleri, tıpkı annesinin sigara böreği yapışı, yaz gecesi bir sivrisineğin hareketleri ve Boğaz gemileri hakkındaki gözlemleri gibi büyük bir manzaranın parçası olarak dikkatle işleniyor. Pamuk İstanbul’dan, Adalar’dan, New York’tan, Venedik ya da Kalküta’dan söz ederken yaptığı gibi, kendi suçluluk duygularından, rüyalarından, eski berberlerden ya da çocukluğunda sokaklarda atıştırdığı şeylerden de bütün dikkatiyle hikâyeler çıkarıyor. Konu ister Binbir Gece Masalları, ister Dostoyevski’nin romanları, ister eski ressamlar, ister Selimiye Camii olsun, Pamuk gözlemlerini, duygularını sıralarken akılda sevdiğimiz bir hikâyecinin tanıdık ve unutulmaz sesi kalıyor.

Tıraş olmaktan asansöre binmeye, dünyayı çocuk gibi seyretmekten deprem endişelerimize, trafik ve dinden eski yangınlar ve yıkımlara uzanan bu kitap, Orhan Pamuk’un gözünden bakıldığında dünyanın ne kadar ilginç ve yeni olabileceğini bir kere daha kanıtlıyor.