Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3

Elif Şafak - Aşk kitabına Eleştirel Bakış

Kültür, Sanat Kategorisinde ve Kitap Forumunda Bulunan Elif Şafak - Aşk kitabına Eleştirel Bakış Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Aklın kaleminden kırk kurallı aşk — "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare'i!" (s. 38) Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960

    Elif Şafak - Aşk kitabına Eleştirel Bakış

    Aklın kaleminden kırk kurallı aşk

    — "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare'i!" (s. 38)

    Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.

    Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya devam ettim.

    Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...

    Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.

    Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.

    Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu ('hain' edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.

    O hâlde nedir sorun?

    Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.

    Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet.

    Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı olarak anlayıp yorumlayabilmesi?

    Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği cevap olumsuz olacaktır!

    GÖNÜL FERMAN DİNLEMİYOR

    Aşk'ın kuralları olur mu?

    Ne münasebet, Aşk'ın kuralı olmaz ki kuralları olsun!

    Aşk koşulsuz olandır. İçinde 'çıkar' ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî'dir; yani anda varolur; bir anda...

    Trafiğin kuralları olur, ama Aşk'ın kuralları olmaz!

    Kural, aklın vaz'ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez. Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka!

    Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L'amour!

    Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur!

    Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş, bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca...

    Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını, gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil!

    Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of Rumi.

    "Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir İnceleme" der gibi bir adlandırma!

    Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıt***** kırk kuralı olan bu Love'dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı?

    İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik: Aşk. Evet, sadece Aşk.

    İşte size Türkçe'nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe'de Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe'de aşkın ne kuralı olur, ne de kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider.

    Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun oynamış olmalı ki Love'ın yanına koymaktan çekinmediği o meş'um kırk kuralı Aşk'ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta...

    BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

    Elif Şafak'ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî'ye yüklerken hiç mi sızlamamış?

    — Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.

    (Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)

    Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63)

    Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon'ın veya John Locke'un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?

    Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: "Bu Allah'tan rol çalmak olur!" (s. 120)

    Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78)

    Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî'nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200)

    O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi!

    * * *
    Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!

    Türkçe Hz. Mevlâna'nın mürşidi Seyyid Burhaneddin'e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:

    — "... ve Kur'an-ı Kerim'de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır." (s. 98

    Oysa Kur'an'da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât'ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih'inde bu hadîsi şerh ediyorlar.

    Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsik?" diyen Sakallı Celâl'in kulakları çınlasın!

    * * *
    Hakikaten Aşk'ın en büyük eksikliği ciddiyet!

    Meselâ Mevlâna'nın mübarek oğlu Sultan Veled'in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:

    — "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258)

    Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.

    * * *
    Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems'in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.

    Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:

    — "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha'yı suçlayabilir ki?"

    (s. 381)

    Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur'an'ın sahibi!

    Kur'anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz'in karısının/Züleyha'nın(!) Hz. Yusuf'la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin 'aşk' kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; 'nefs-i emmare' itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...

    Bütün dinler 'yasak aşk' (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.

    Elif Hanım'a tavsiyem, Issız Adam'ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur'an'ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati vermeleri...

    Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

    ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

    — "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik."

    (s. 243)

    Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur'an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.

    Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü "Kur'an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...

    Geçelim.

    Genç kız Mevlâna'nın yerinde Şems-i Tebrizî'yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:

    — "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor."

    Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?

    Şöyle:

    — "Öyle mi, bak sen!" (s. 244)

    Kimya'nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:

    — "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?".

    — "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda 'uzaklaş ya da uzaklaştır' diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?"

    Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems'ten sirayet etti!)

    İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:

    — "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?" (s. 245)

    "Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems'in bütün ciddiyetini takınarak, Kur'an'ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...

    Böylece Elif Şafak'ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur'an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi"ni Şems'ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)

    ELİF ŞAFAK - YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ELELE

    Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!

    * * *
    Şems'in, Kimya'ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır'ın Meal'inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya'mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk'ün çevirisinden.

    Roman'ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)

    Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur'an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî'nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur'an'ın batınî yorumu bahanesiyle!

    Değil öyle 13. yüzyıla, 1980'lere bile geri çe-kilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.

    Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur'an'ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî'nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.

    Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna'ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?

    * * *
    Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.

    Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!

    Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!

    Ne büyük zavallılık!

    Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

    * * *
    Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı'ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.

    Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide'in DAR KAPI'sını hatırlamamak mümkün mü?

    Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.

    Kim demiş ki Tanrı'ya âşık olmak için O'na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...

    Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı'nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!

    Şükür ki Şems'in 'Hırka'sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı'dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)

    * * *
    Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk'tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın!

    Senin tüm günahın hakikat ile mecaz'ı birbirine karıştırmak!

    kaynak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    New age: Müzik ve dans ve dua

    Şems geldiğimi görünce gülümsedi:

    "Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz."

    — "Ne ayiniymiş?" diye sordum.

    — "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328)

    Postmodern Aşk dediğim de işte tamıt***** bu: Müzik ve Dans ve Dua...

    Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir!

    Haydi gelin, birlikte, Aşk'ın en neşeli pasajlarından birine göz atalım:

    * * *
    Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: "Kimya'yı muhakkak okula gönderin!"

    Kimya'nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır: "Kız çocuğuna okul ne gerek?"

    Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: "Madem okul yok, kızınızı bir âlimin yanına verin!"

    Kimya'nın anne-babası da soluğu Mevlâna'nın yanında alırlar. Babası der ki:

    — "Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya'yı öğrenciniz olarak kabul eder misiniz?" (s. 217-218)

    Bir de servis+yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi?

    * * *
    Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur, bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs.

    Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa gerek:

    Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da.

    13. YÜZYILDAKİ AZINLIKLAR!

    Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz!

    Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin izini görülüyor?

    — Sözde babam Alamut'un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü yapmayı öğretmiş." (s. 279; krş. s. 254, 267, 396)

    — "Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk sinmişse..." (s. 230)

    — "Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler, makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım." (s. 64)

    — "Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı." (s. 313)

    — "Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar.." (s. 321)

    — "Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır." (s. 397)

    Sormak gerekmez mi, kara büyü'nün, fildişi kulelerin, aforoz kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var?

    Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir Karagöz'ün?

    Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum. Hakikaten Mevlâna'ya babasından nasıl olup da Kamus'ul-A'lâm kaldığı (s. 253) veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd'ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum.

    Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumelihisarı'nın surlarında Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum.

    * * *
    — "Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan Bektaşilikten farkı nedir?"

    Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde cevaplandırıyor:

    — "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu."

    Soruyu yönelten hanımefendinin, "bazı eleştiri kaynakları" ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın "bir proje çalışması"na benzetilmiş olmasına bir mânâ veremedim.

    İSLAM'DA KADIN KURGUSUNUN PARÇALANMASI

    Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi yazmaya karar verdiğimde, Ankara'daki bir talebemden, Elif Hanım'ın Yüksek Lisans Tezi'nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim. (Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!)

    * * *
    Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsellik ve Kadınsallık" olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı, bilinenden çok farklıydı:

    — Destructuring "Woman in Islam" within The Context of Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996).

    Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş:

    — Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında "İslâm'da Kadın" Kurgusunun Parçalanması.

    Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl tanıttığına da bir bakalım:

    — "Bu çalışma, hem İslam'da Kadın tartışmalarını eleştirel bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir."

    Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok, ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil, tezin içeriği de açıkça göstermektedir.

    Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz:

    — "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok!"

    Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim!

    Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var!

    Anlaşılan o ki amaç, "İslâm'da kadın" kurgusunun parçalanması.

    Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm'ın temel kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme açık hâle getirmek.

    Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği!

    Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, "öyle de olur, böyle de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var" de! Ardından, kapitalizme hâlen direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, "Ayol, sen hâlâ orada mısın?" yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it!

    Sonuç, istikbal va'd eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle, geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir.

    Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır.

    Şems-i Tebrizî'nin dediği gibi: "Yazıklar olsun o hastaya ki işi Yâsin'e kalmıştır!"

    * * *
    İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; "Qur'anic Hermeneutics" (Kur'anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara...

    — "Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?"

    veya:

    — "Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkilerler?"

    ALTERNATİF YORUMLAR

    Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece "metin-okur" ilişkisinin değil, "kutsal metin-inançlı okur" ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret eder:

    — "Hiç kuşkusuz" der; "kutsal metinlerin doğrudan bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının gözünde bir 'metin'den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum. Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions) açıktır." (, s. 64-65)

    Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş!

    Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu 'açık' noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

    * * *
    N'olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?!

    BEN YAPTIM OLDU

    Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim.

    Türkçe'de "Kur'an Hermeneutiği" üzerine ilk yazıları, ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994. "Hermeneutik Bir Deneyim" alt-başlıklı kitaplarım ise 1995.

    Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın, yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum.

    Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! "Ben yaptım oldu" bahanelerinin arkasına saklanmamak koşuluyla!

    * * *
    Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek!

    Elif Şafak'ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış. İslâm'ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı'nın cemâlini değil, celâlini temsil ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa.

    İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde Ebussuûd Efendi'nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına....

    Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan bir fetva!

    Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ'ın "Şeyhülislâm Ebussuûd Efendinin Fetvaları" (İstanbul, 1983) adlı eseri.

    Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım:

    — "(...) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde, "Bu makûle evzâ niçin ettirip razı olursun?" dediklerinde, Zeyd, "Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak] 'İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım' [(Zariyat: 56) buyurmuyor mu?]" demekle cevap verse, şer'an Zeyd-i mezbûra ne lâzım gelir?" (s. 87)

    Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi'nin fetvasını özetleyerek İngilizce'ye çevirmiş.

    Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım:

    — "(...) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz edildiğinde, "Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı yaratmadı mı?" diye cevap verse, hükmünüz ne olur?" (If the leader of the ritual, when questioned, replied, "What is wrong with it? Did not God create all, Good and Bad?", what would be your verdict?) [Introduction, s. 1]

    Ne demek oluyor şimdi bu?

    Metinde geçen Zariyat Sûresi'nin 56. ayeti, nasıl olup da bir ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş?

    POSTMODERN AŞK

    Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş.

    Asıl skandal, Ebussuûd Efendi'nin bu suale verdiği cevabın çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da "Canlarına okuyun o kerataların!" dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler önüne serivermiş!

    * * *
    Pencereden dışarı bakmamın bedelini yeterince ödediğime göre, bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla sonlandırabilirim.

    "Şems geldiğimi görünce gülümsedi: "Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz."

    — "Ne ayiniymiş?" diye sordum.

    — "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328)

    Postmodern Aşk dediğim de işte tamıt***** bu: Müzik ve Dans ve Dua...

    Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir!

    * * *
    NOT: Belki bazı dostların aklına, üç gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir.

    Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için!


    kaynak

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Roman;
    İnsanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini inceleyen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, kurmaca veya gerçek olaylara dayanan uzun edebî tür. Tdk
    Adı üstünde roman, içinde kurmacada olabilir.Bu yüzden okurken önyargılarla okumadığım bir kitaptır Aşk...

Benzer Konular

  1. Elif Şafak/ İskender
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 31-08-2011, 12:37 PM
  2. AŞK - Elif ŞAFAK
    mopsy Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-09-2010, 09:30 PM
  3. Bit Palas / Elif Şafak
    mopsy Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 17-06-2010, 01:26 AM
  4. Aşk-Elif Şafak
    İnci Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 28-01-2010, 02:23 PM
  5. Pinhan-Elif Şafak
    İnci Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 21-10-2009, 01:31 AM
Yukarı Çık