Merhaba!



Abacı hanım Mahruh'un büyük kız kardeşiydi.Fakat tanımayanalar onları görseydiler kardeş olduklarına inanmazlardı.Abacı hanım uzun boylu, zayıf, buğday renkli, kalın dudaklı ve siyah saçlıydı.Üstelik çirkindi de.Oysa Mahruh kısa, beyaz, küçük burunlu, kahverenkli saçlı, çekici gözleri olan bir kadındı ve her zaman güldüğünde yanaklarına gamze düşüyordu. Hal ve tavır bakımından da birbirlerinden çok farklıydılar. Abacı hanım çocukluğundan beri inatçı, kavgacı olup insanlarla anlaşamazdı. Hatta iki üç ay annesine küserdi. Kızkardeşi ise aksine insancıl, içten, iyi huylu ve güleryüzlüydü. Komşuları Nene Hasen ona "hanum sevgili"adını takmıştı. Anne ve babası da daha çok Mahruh'u seviyorlardı. Onların gözbebeği ve nazlı kızlarıydı. Ta çocukluğundan beri annesi Abacı hanımı dövüyor ve onunla zıt gidiyordu. Fakat görünüşte halkın gözü önünde komşuların yanında ona üzülüyor dizini dövüyor ve "bu talihsizliği ne yapayım ha?, Böyle çirkin kızı kim alır?, Korkarım sonunda dizimin dibinde kalacak!

Bir kız ki ne malı var ne güzelliği ne de olgunluğu! Hangi zavallı onu alacak?" diyordu. Bu tür sözleri Abacı hanımın yanında o kadar çok söylemişlerdi ki o da tümüyle ümitsizliğe kapılarak kocaya varmaktan vazgeçmişti. Zamanının çoğunu namaz niyazla geçiriyordu. Evlenmeyi bir yana bırakmıştı. Yani kendisine kısmet de çıkmamıştı. Bir defasında onu marangoz çırağı Köpek Hüseyin'e vermek istedilerse de Köpek Hüseyin onu istemedi. Fakat Abacı hanım her oturduğu yerde "bana koca çıktı ama ben istemedim. Pöh bugünün kocaları hepsi ayyaş ve kötü. Bir baltaya sap olamazlar. Ben hiçbir zaman kocaya varmayacağım." derdi

Görünüşte bu sözlerden dem vuruyordu ancak içinden Köpek Hüseyin'i sevdiği ve evlenmeyi arzuladığı aşikardı. Ama beş yaşından beri çirkin olduğunu ve kimsenin onu almayacağını bildiğinden namaz niyaz yoluyla öteki dünyanın malına kavuşmak istiyordu. Bu yüzden kendine teselli bulmuştu. Evet güzelliklerinden nasibi olmadıkça bu iki günlük dünya neye yarar? Ebedi ve sonsuz dünya onun olacak!

Bütün güzel insanlar, kardeşi ve herkes onu arzu edecekler. Muharrem ve sefer ayları gelince Abacı hanımın harekete geçip kendini gösterme zamanı geliyordu. Onun katılmadığı hiçbir rovzehani meclisi yoktu. Taziyelerde öğleden bir saat önce yerini tutuyordu. Bütün mersiye okuyanlar onu tanıyorlar ve ağlayıp inlemeleriyle meclisi hareketlendirmesi için Abacı hanımın minberin ayak ucunda bulunmasını çok arzu ediyorlardı. Mersiyelerin çoğunu ezberlemişti. Hatta vaazlarda çok bulunup pek çok konuyu bildiğinden komşuların çoğu hatalarını sormaya ona geliyorlardı. Sabah erkenden ev halkını uyandıran oydu. Önce kızkardeşinin yatağı başına gidiyor ona bir tekme vurarak "öğle oldu ne zaman abdest alıp namazını kılacaksın?" diyordu. O zavallı da kalkıyor uykulu uykulu abdest alıyor ve namaza duruyordu. Sabah ezanı, horoz sesi, sabah rüzgarı, namaz sesi Abacı hanıma özel bir hal, ruhani bir hava veriyordu. Vicdanıyla başı açıktı.

Kendi kendine "tanrı beni cennete göndermezse peki kimi gönderecek?"diyordu. Günün geri kalanında ev işlerinin bir kısmına bakıp ona buna laf yetiştirdikten sonra çekilmekten sararmış siyah tesbihi eline alıyor ve salavat gönderiyordu. Şimdi bütün dileği ne yapıp edip bir kere Kerbela'ya gitmek ve orada bulunmaktı.
Fakat kızkardeşinin bu taraklarda bezi yoktu. Hep ev işi yapıyordu. On beş yaşına gelince de hizmetçiliğe gitti. Abacı hanım yirmi iki yaşında olmasına rağmen evde kalmıştı. İçinden de kızkardeşini kıskanıyordu. Mahruh'un hizmetçiliğe gitmesinin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen Abacı hanım bir kere olsun onu arayıp hatırını sormadı. Mahruh yakınlarını görmek için on beş günde bir eve geldiğinde Abacı hanım ya biriyle kavga ediyordu ya da namaz kılmaya gidip iki üç saat oyalanıyordu.

Sonra da bir araya gelip oturduklarında kızkardeşine iğneli ve kinayeli sözler söylüyor, namaz, oruç, temizlik vesaire hakkında vaaz vermeye başıyordu. Mesela "böyle süslü püslü kadınlar ortaya çıktığından beri ekmek pahalandı. Yüzünü kapamayan kimse öbür dünyada cehennemde saçlarından asılacak. Gıybet eden kimsenin başı dağ kadar büyüyecek ve boynu kıl gibi incelecek. Cehennemde insanın ejderhalara sığınacağı yılanlar vardır..." ve bu tür sözler ediyordu. Mahruh bu kıskançlığın hisstemesine rağmen belli etmiyordu.
Günlerden bir gün ikindiye doğru Mahruh eve geldi. Annesiyle bir süre sessiz sesssiz konuştuktan sonra gitti. Abacı hanımda odanın öbür ucuna karşılarına oturmuş somurtmuştu. Fakat kıskançlığından kızkardeşiyle sohbetin konusunun ne olduğunu annesine sormadı, annesi de hiçbir şey söylemedi.

Akşam olunca babası kirece bulaşmış yumurta şeklindeki şapkasıyla inşaattan eve döndü. Üstünü başını çıkardı.Tütün kesesini ve çubuğunu alıp dama çıktı. Abacı hanımda işlerini yaptığı kadarıyla bıraktı. Annesiyle birlikte halep semaveri, güveç, bakır tas, turşu ve soğan alıp kilimin üstüne gittiler. Ve bir araya oturdular. Annesi Mahruh'un çalıştığı evde uşak olan Abbas'ın Mahruh'la evlenmek istediğini söyleyerek giriş yaptı. Bugün sabah da ev boşken Abbas'ın annesi istemeye gelmişti.

Sonraki hafta nikah kıymak, yirmi beş tümen süt pahası vermek, ayna, şamdan, kuran, bir çift ayakkabı, tatlı, kura kesesi, başörtüsü ,sırmalı basma, şalvarla birlikte otuz tümene mihr yapmak istiyorlarmış. Babası yelpazeyle serinlerken ve bir yandan ağzının kenarına koyduğu kesme şekerle kıtlama çay içerken başını salladı ve kısaca "pekala hayırlı olsun zararı yok!" dedi. Şaşırmadan sevinmeden ya da düşüncesini söylemeden. Sanki karısından korkuyordu. İçi içini yiyen Abacı hanım meseleyi öğrenir öğrenmez artık bundan sonra konuşulacaklara kulak vermeyerek namaz bahanesiyle kalktı. Aşağıdaki beş kapılı odaya gitti. Küçük aynanın karşısında kendisine baktı. Sanki ihtiyarlamıştı. Şu birkaç dakika onu birkaç yıl yaşlandırmış gibiydi. Kaşları arasındaki kırışıklığa dikkatlice baktı. Saçları arasında beyaz bir kıl buldu. İki parmağıyla onu kopardı. Bir müddet lambanın önünde ona uzun uzun baktı. Kıl kökünün acımasını hisstemedi bile.
Bunun üzerinden birkaç gün geçti. Bütün ev halkı harekete geçmişti. Çarşıya gidip geliyorlardı. İki parça sırmalı şalvar aldılar.

Sürahi, bardak, gülabdan, maşrapa, takke, tuvalet kutusu, rastık pirinç semaver, nakışlı perde ve her şeyi satın aldılar. Annesi hasretini çok çektiğinden evden eline ufak tefek kırıntı döküntü ne geçerse Mahruh'un çeyizi için bir kenara koyuyordu. Hatta Abacı hanımın annesinden birkaç kez istemesine rağmen vermediği yün seccadeyi de Mahruh için ayırmıştı. Abacı hanım bu birkaç günde suskun ve endişeli olarak her şeyi göz ucuyla gözetliyordu. İki gündür başının ağrıdığını söyleyerek yatmıştı. Annesi de durmadan ona kızıyor ve "kızkardeşi hangi gün içindir ha? Biliyorum kıskançlıktan. Kıskanç arzusuna ulaşamaz. Çirkinlik güzellik benim elimde değil, tanrının işidir. Gördün işte. Seni Köpek Hüseyin'e vermek istedim. Ama seni beğenmediler. Şimdi kendini hastaymış gibi gösterip işin bir ucundan tutmuyorsun. Sabahtan akşama kadar oturup nefes alacak zamanım yok. Bu ihtiyar halimle bu fersiz gözlerimle dikiş dikmek zorundayım." diyordu.

Abacı hanım da içindeki kıskançlığıyla içi içini yiyor ve yorganın altından cevap veriyordu."iyi iyi ömrünün sonunda bulduğun o damatla boşuna kürek çekiyorsun. Abbas gibileri dolu. Elini sallasan ellisi gelir. Boşuna gösteriş yapıyorsun. Herkes Abbas'ın ne mal olduğunu biliyor. Daha sana Mahruh'un iki aylık gebe olduğunu söylemedim. Kendim gördüm . Karnı şişmiş. Ama ben yüzüne vurmadım. Onu da kızkardeşim olarak kabul etmiyorum. Annesi hiddetinden yerinde duramıyor. "inşallah dilin tutulsun, teneşire gelesin. Utanmaz kız. Git defol! Kızımın adını lekelemek mi istiyorsun? Biliyorum, bunlar içindeki acıdan. Geber e mi! Bu gövdenle kimse seni almaz. Şimdi de üzüntünden kızkardeşine iftira ediyorsun ha? Sen demedin mi Allah'ın yalan söyleyene Kuran'da kezzap yazdığını? Allahtan güzel değilsin. Yoksa saat başı vaaz bahanesiyle evden kaçar laf yumurtlarsın. Git git hadi, bütün bu namazın orucun bir işe yaramaz. İnsanlar yalancı olmuş!" diyordu.

Bu birkaç gün anayla kız arasında bu gibi sözler edildi.Mahruh da şaşkın şaşkın bu çekişmelere bakıyor ama hiçbir şey söylemiyordu. Nihayet düğün gecesi geldi. Bütün komşular ve rastık çekilmiş kaşları, allık ve pudralı yüzleriyle pasaklılar, kokanalar, örtüleri pamuklu şalvarları ve dağınık saçlarıyla toplanmışlardı. Bu arada Nene Hasen çok neşeli ve şımarıkça gülümseyip boynunu yatırarak oturmuş dümbelek çalıyor ve aklına gelen her şarkıyı okuyordu. "ey sevgili mübarek olsun. İnşallah mübarek olsun", "geldik yine geldik gelin evinden geldik herkes kör herkes gevşek bütün gözler nemli...", "sevgili mübarek olsun huriyi periyi götürmeye geldik, inşallah mübarek olsun..."

Bunları ardı ardına tekrarlıyordu. Gelen geleneydi .Gri siniyi bir taraftan doldururlarken gormeşebsizin kokusu havaya dağılmıştı.Birisi mutfaktan kediyi kovuyor, diğeri ciğer yemeği için yumurta istiyordu. Birkaç küçük çocuk el ele tutşmuşlar oturup kalkıyorlar ve "hamamcığın karıncası otur kalk"diyorlardı. Kiralanan bakır semaverleri yaktılar. Tesadüfen Mahruh hanımın kız arkadaşlarıyla nikah başına geleceğini haber verdiler. İki masayı tatlı ve meyvelerle donatıp her iki başa iki sandalye koydular. Mahruh'un babası masraf çok oldu diye düşünceli düşünceli yürüyor, annesi ise geceleyin kukla oynatılacağı için iki ayağı bir papuçta telaşlı telaşlı koşturuyordu. Fakat bu gürültü hay huy arasında Abacı hanımdan haber yoktu. Öğleden sonra ikide çıkıp gitmişti ve kimse de nerede olduğunu bilmiyordu. Kuşkusuz vaaza gitmişti.

Şamdanlar yanıp nikah kıyıldıktan sonra Nene Hasen'den başka herkes gitmişti. Gelin ve damat el ele vermişler beş kapılı odada yan yana oturmuşlardı. Kapılar da kapalıydı.
Abacı hanım eve girdi. Örtüsünü çıkarmak için dosdoğru beş kapılı odanın bitişiğindeki odaya girdi. İçeri girdiği vakit beş kapılı odanın perdesi çekilmişti. Merakından perdenin ucunu aralayınca camın arkasından, süslenip rastık çekmiş Mahruh'u şamdanın aydınlığı önünde yirmi yaşında tahmin edilen genç damadın yanında her zamankinden daha güzel gördü. Üstünde tatlı olan masanın yanına oturmuşlardı. Damat elini Mahruh'un beline dolamıştı. Sanki onu fark etmişler gibi Mahruh'un kulağına bir şeyler fısıldadı. Belki de Mahruh kardeşini tanımıştı ama onun yüreğini daha da yakmak için gülüştüler ve birbirlerinin yüzlerini öptüler.

Ta bahçenin içinden Nene Hasen'in dümbelek sesi geliyor Nene Hasen "ey sevgili mübarek olsun..." şarkısını okuyordu. Abacı hanımda kıskançlık ve nefretle karışık duygular uyandı. Perdeyi bıraktı. Gidip üstündeki örtüyü çıkarmadan, duvarın kenarına koyulan yatağa oturdu. Ellerini çenesine dayamış bakıyor ve halının üzerindeki çiçek ve dal resimlerine gözünü dikiyordu. Onları sayıyor, aklına yeni şeyler geliyor, gördüklerinin renk uyumuna dikkat ediyordu. Biri gelip biri gidiyor ama o kim olduğunu görmek için başını bile kaldırmıyordu. Annesi odanın kapısına gelerek "Niçin yemek yemiyorsun? Niçin huysuzluk ediyorsun ha? Neden buraya oturdun kaldın? Siyah örtünü çıkar.Niye uğursuzluk yapıyorsun? Gel kardeşini öp. Gel de cam arkasından gelinle damadı seyret. Ay parçası gibiler. İmrenmiyor musun yoksa? Gel sen de birşeyler söyle. Herkes kızkardeşi nerde diye soruyordu. Ne cevap vereceğimi bilemedim." dedi.

Abacı hanım sadece başını kaldırarak " ben yemek yedim" dedi.

Geceyarısıydı. Herkes aklındaki düğün gecesiyle uyumuş güzel düşler görüyordu. Birdenbire sanki biri suda çırpınıyormuş gibi şılap şulup bir ses tüm ev halkını uykudan uyandırdı. Önce bir kedi ya da çocuk havuza düştü zannıyla çırılçıplak kalkıp lambayı yaktılar. Nereye baktılarsa da olağanüstü bir şey yoktu. Geri dönüp yatmaya gidecekleri sırada Nene Hasen, Abacı hanımın kapı yanındaki su deposuna düştüğünü gördü. Lambayı öne tuttuklarında Abacı hanımın cesedinin su yüzüne çıktığını gördüler. Örülü siyah saçları yılan gibi boynuna dolanmış yeşil elbisesi vücuduna yapışmıştı. Yüzü görkemli ve nurani bir haldeydi. Sanki ne çirkinlik ne güzellik ne düğün ne işkence ne gülme ne ağlama ne sevinç ne de kederin bulunduğu bir yere gitmişti. O cennete gitmişti.

Sadık Hidayet - Tahran, 20 Ekim 1930
Çeviren:Mehmet Kanar