Bu kitabı, hayata bakış açımı sizinle paylaşmak, yaşamın manasını biraz da olsa irdelemek, günlük devinimlerin içinde yitip giden imgeleri birlikte ayrımsamak için kaleme aldım, falan dememi beklemiyorsunuz herhalde?!

İlk kitabımdır, tanıtım yazısına özen göstereyim, bir mesajı olsun, şudur budur diye düşünmedim değil. Ama benci, hakikaten gerek yok! Şehirlerde yaşıyoruz ve özellikle bizim şehirlerde her dakika gülünecek bir şeyler çıkıveriyor. Metropol Manzaraları, g.a.g'ın metinleri hep bunlar. Hepimiz yaşıyoruz da, ben yazıyorum, aradaki fark o. Hayat kısa, bir tek güldüklerimiz yanımıza kâr kalacak. Yoksa oku, çalış, evlen, para kazan, para kaybet, çocuk yap, yaşlan, öl, hep aynı...

Eğlenin diye yazıyorum, başka derdim yok. Vallahi. Gayet ciddiyim!

Gülse Birsel



Boza

İçecek reklamlarını seyrediyoruz. Binbir türlü numara. "Yaşamın keyfi", "hayatın anlamı","kalorisiz","gerçek meyve parçalı", şudur budur. Sokaklarda, büfelerde satılan içeceklerin bile satış taktikleri var: "Yayık ayranı", "buz gibi limonata", "günlük süt", hepsi aslında birer reklam sloganı. Dünyada reklama ihityacı olmayan tek içecek var: Boza Nasıl satarlar bozayı? "Boozaa." Boza. O kadar. Söylenecek başka hiçbir şey yoktur. Bozayı tanımlayacak bir sıfat yoktur. Boza bozadır. Ne diyebilirsiniz ki ? "Bej rengi boza?", "Oda sıcaklığında boza?" Olmaz. Hala, reklam sloganına ihtiyacı olmayan böyle bir içecek yapılmadı. İnsanlarda uyduruk meşrubatlar için kendini paralıyorlar.

Kadınlar ve Ayakkabıları

Erkekler ne der? "Çirkin kadın yoktur, az içki vardır."
Kadınlar ne der? "Mutsuzluk diye bir şey yoktur, az ayakkabı vardır."

Erkeklerin futbol için hissettiklerini, kadınlar, alışveriş, daha cok da ayakkabı alışverişi için fanatikçe yaşarlar. Çok fazla ayakkabı sahibi olmak, yenisini almamak için bir bahane sayılamaz ! Kadınların bir başka özelliği de, ayakkabı modelleri arasındaki milimetrik nüanslari, ayakkabıyı yapan ustadan daha iyi fark etmeleridir. Bize göre hiçbir ayakkabı birbirinin aynı değildir ve küçücük detaylar, ayakkabıya karşı hissettiklerimizde bizi uç noktalara götürebilir.
-Şekerim bak, süper bir ayakkabı aldım.
-Hayatım, bunun aynısını sen geçen sene almamış mıydın?
-Ne? Ne? Nasil aynısı? Ne diyorsun sen?
Bu en büyük hakarettir !
-İşte böyle hayatım, bunun gibi topuklu, bej, bilekten bağlı.
-Onun bantları var, öööö iğrenç. Bu ipli. Süper, süper.
Bu konuda çok spesifik olabiliriz. Bantlılar iğrenç, ipli süperdir. Ucu küt iğrenç, ucu sivri süperdir. Hayat boyu bana minnettar kalmanıza yol açacak bir tavsiye vereyim: Kadınlarla ayakkabıları arasına girmeyin!!!

Mesai Saatleri


Mesai saatleri her mesleğe göre değişir. Tabii en şanslılarımız, sabah 9 akşam 5 çalışıp, haftasonları da gezip tozan çoğunluktur. Ancak her meslek böyle değildir. Geceleri çalışan insanların hayatını hep merak etmişimdir. Mesela şarkıcılar, hatta çocuk şarkıcılar. Anne babalar nasıl hallediyordur bu durumu acaba?
"Küçük Abdurrahman, oğlum, ben sana sabah olunca yatılacak demedim mi? Git uyu bakalım, aman da aman, Allah zihin açıklığı versin."

Çin Çubukları

Çin yemeği dünyada çok yaygınlaştı. Çin yemeği yiyenler, (Türkiye'de de böyle), özellikle Çin çubuklarını kullanmaya özen gösteriyorlar. Daha havalı birşey çünkü. Yani "Ayı değiliz, daha öncede yedik, raconu ögrendik" manasında... Oysa benim teorime göre, Çin çubuklarının icat edilme hikayesi çok başka. Çin, biliyorsunuz o zamanlar da kalabalık, hızlı ürüyorlar. İkide bir de Türkler gelmiş, ne kadar tatlı, ekşi, soslu tavuk, sebzeli pilav ... falan varsa alıp götürmüşler. Zaten Çin seddinin yapılışı da bu sebepten. Birdenbire kıtlık tehlikesi baş gösteriyor. Çin imparatoru diyor ki: "Arkadaşlar, öyle bir şey bulmalıyız ki, halk yemek yiyemesin. Ama aç ta kalmasın, çünkü isyan çıkar. Yani yediğini sansın, fakat yemeğin yarısında nedense doyup sıkılıp bıraksın." Uzak Doğulular, biliyorsunuz icat konusunda cok başarılı. Hemen bu çubuklarla yeme çözümünü buluyorlar. O gün bugündür halk saatlerce yiyip, sonunda yorulup, tabağın yarısında bırakıyor. Yavaş yavaş da az yemeye alışıyorlar ....