Merhaba!

Zor Bir Hayatın Hikâyesi, 2. Dünya Savaşı’nın, güvenli ve sevecen aile ortamından beklenmedik bir biçimde ayırıp gettolara, toplama kamplarına, yalnızlığa ve başıboşluğa sürüklediği bir çocuğun, Aharon Appelfeld’in kendisine düşman bu dünyada yolunu bulma mücadelesi

Hafızam hangi noktada başlıyor? Kimi zaman, daha dört yaşımdayken, ilk kez annem, babam ve ben tatil için Karpatlar’daki gölgeli, nemli ormanların kalbine gitmek üzere yola çıktığımızda başlamış gibi geliyor. Ancak bazen de hafızanın içimde bundan çok önce, kâğıttan çiçeklerle süslü çift camlı pencerenin yanındaki odamda filizlenmeye başladığını düşünüyorum. Kar yağıyor ve uzun tüylü yün kümelerine benzeyen, yumuşak kar taneleri yavaşça gökten düşerken öyle zayıf bir ses çıkıyor ki duyulmuyor. Saatler boyunca oturup şaşkınlık içinde bakıyorum, ta ki bu beyaz akışla birleşip uykuya dalana kadar.

Daha net bir anı benim için tek bir kelimeye bağlı; çok uzun ve telaffuzu güç bir kelime: Erdbeeren, Almanca “çilek” demek. Mevsimlerden bahar. Annem açık pencerenin önünde ayakta duruyor. Ben hemen yanındaki bir sandalyeye tünemiş durumdayım ve aniden ara sokakların birinden genç bir Rutenyalı* kız çıkıyor. Başının üzerinde içi çilek dolu, sazlardan örülü, daire şeklinde, geniş bir sepet taşıyor. “Erdbeeren!” diye sesleniyor annem. Bu sesleniş kıza değil, arka bahçede ve kızın çok yakınında olan babama. Babam kızı durduruyor, kız sepeti başından kaldırıyor ve bir süre konuşuyorlar. Babam gülüyor, ceket cebinden bir banknot çıkarıyor ve kıza uzatıyor, kız da bunun karşılığında sepeti içindeki çileklerle birlikte ona veriyor. Babam merdivenleri çıkıp eve giriyor. Artık daha yakından görülüyor: Sepet derin değil ama çok geniş; çilekler küçük ve kırmızı ve hâlâ orman kokuyorlar. Elimi uzatıp sepetten bir avuç almayı çok istiyorum ama bunun kesinlikle yasak olduğunu biliyorum ve kendimi tutuyorum. Yine de annem beni anlıyor ve sepetten bir avuç alıp yıkıyor ve küçük bir kapta bana uzatıyor. Öyle mutluyum ki güç nefes alıyorum.

İşte ayin başlıyor: Annem küçük meyvelerin üzerine pudra şekeri serpiyor, krema döküyor ve bu lezzetli şeyden hepimize birer kâse veriyor. Bir porsiyon daha istemeye gerek yok: Annem bol kepçeden dağıttıkça dağıtıyor, biz de büyük bir keyifle ziyafet çekiyoruz, sanki çilekleri bitirmeye azmetmişiz gibi. Ama endişe etmeye gerek yok, sepet hâlâ dolu ve gece boyunca yemeye devam etsek bile boşalmaz. “Misafir olmaması ne şanssızlık,” diyor annem. Babam sessizce gülüyor, sanki bir komplonun parçası gibi. Ve ertesi gün de daha büyük porsiyonlar yiyoruz, ancak artık biraz ilgimiz dağılmış ve kurt gibi aç da değiliz. Annem kalan çilekleri kilere kaldırıyor. Sonra bu muhteşem çileklerin nasıl grileşip küçüldüğünü kendi gözlerimle gördüm; günün geri kalanında o halleri aklıma geldikçe üzüldüm. Ancak ince dallardan yapılan örgü sepet günlerce evimizde kaldı ve ona her baktığımda Rutenyalı köylü kızın başının üzerinde nasıl kırmızı bir taç gibi göründüğünü anımsadım.
http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=2102

Aharon Appelfeld/YKY'de 1. Baskı: