Merhaba!
Golî Terakkî, 1939'da Tahran'da doğdu. 1954'te gittiği Amerika'da felsefe tahsili gördü.
İran'a döndükten sonra Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi.
İlk öyküsünü 1965'te; ilk öykü kitabını 1969'da yayımladı.
Mihrâbâd Havaalanı - 726 sayılı uçuş - Air France

Gece saat iki; yani bütün gece uykusuzluk. Yani bitkinlik, yorgunluk, telaş; beraberinde belirsiz bir özlem ve ıstırap; gideceğim, kalacağım ve geri dönmeyeceğim için (o saçma düşüncelerden). Yahut da tam tersine, burada, sevgili Tahran'da -bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle- kalacak, yerimden kımıldamayacağım (o daha saçma kararlardan). Kısacası lanet olsun bu yersiz yurtsuzluğa, bu bitmek bilmez (ömrüm oranında bitmek bilmez) gidiş dönüşlere; bu gece yarısı uçuşuna, bavullara, gümrükten -sırat köprüsünden- geçişe; aşağılanırcasına vücudun, ayakkabıların, ceplerin, çantanın, kulak deliklerinin ve ağız boşluğunun aranmasına.

Uğurlama. Konuşmaksızın, bakışmaksızın, soğuk ve hızlı; sezdirilmemesi gereken gizli bir öfke, nedensiz bir kızgınlıkla ve geride, yutulması, sineye çekilmesi gereken acı bir his.

Kadınlar girişi. Dış görünüşüm kabul edilemez. Başörtüm arkaya kaymış, mantomun en alt düğmesi açık. Çok doğru. Siz haklısınız. Üstümü başımı düzeltiyorum. Bavulumla el çantamı taşıyan hamalın acelesi var. Parasını istiyor. Başka bir yolcu arıyor.

"Gümrüğe kadar benimle gelmelisin." diyorum.

Anlaşmıştık. Diretiyor. Gitmek istiyor. Bavulumu aramadan geçmesi için x-ray cihazının üzerine koyuyor. Başka bir yolcuya işaret ediyor.

Kendi kendime, "Sinirlenme, boş ver. Böyle işte. Parasını ver, gitsin." diyorum.

Camdan bir duvar, bu taraftakileri öbür taraftakilerden; gidenleri kalanlardan ayırıyor. Her iki topluluk da hüzünlü, keyifsiz; suskun dilleri ve konuşkan bakışları cam duvarın içinden geçip bir toz bulutu misali yüzlere konuyor.

Bavulumun içini dışını dikkatle arıyorlar. Bavulumda şüpheli, korkutucu bir şey var; ne olduğunu bilmiyorum.

Tehditkâr bir parmak bavulumun içini gösteriyor.

"Kesici âlet!"

"Hangi kesici âlet? Benim bavulumda mı?"

Polis başka bir memurla konuşuyor. Eğilip cihazın üzerindeki belli belirsiz resme bakıyorlar.

Uğurlamaya gelenler cam duvarın ardından başlarını uzatıyorlar. Etrafımdakiler fısıldaşıyor. Gözlerinin derinlerinde suskun bir soru dalgalanıyor. Birdenbire şekil değiştiriyor, tehlikeli bir yaratık gibi görünmeye başlıyorum. Suçluyum, mahkûmiyetim kesin.

Terörist mi?

Belki. Her olasılık düşünülüyor.

Kesici âlet, oğlum için Isfahan'daki adı sanı bilinmez bir mağazadan alelacele aldığım altın rengindeki teber. Değersiz bir şey. Onunla kimse öldürülemez, hele de uçağın pilotu.

Bavulumu kenara alıyorlar. İçini iyice aramaları gerek. Yolcular kuşkuyla ve şaşkınlıkla, belki de korkuyla bana bakıyor; bakışlar benim ve bavulumun üzerinde yoğunlaşıyor.

"Yahu, bu eski bir teber. Dervişlerin kullandıklarından. Hoşuma gitti, aldım. Bavulumda. Onunla bir şey yapamam ya! Hem ne yapabilirim ki." diyorum.

Kulak asmıyorlar. Teberi -kesici âleti- sakınarak bavulumdan çıkarıyorlar. Millet bakıyor. Gümrük memuru, "Antika, gömü, değerli, kültür mirası." diyor.

"Zeki!"

Faturası yanımda. Beş bin tümen bile etmez. Üzeri Arapça kelimelerle, muhtemelen Kur'an ayetleriyle süslenmiş.

"Tûtî Bey'in değerlendirmesi gerek."

Hoparlörden Tûtî Bey'i anons ediyorlar. Bir iki kişi gülüşüyor, birisi fısıltıyla bir sözcüğü papağan gibi tekrarlıyor. Bir el kolumu tutuyor.

"Hanımefendi..."

Yaşlı bir kadın, bir şey söylüyor. Bir şey istiyor. Anlamıyorum. Acelem var. Kesici âletle ilgili sorunu çözmem gerek.

"Teberi istemiyorum. Sizin olsun. Beni bırakın." diyorum.

Kaderim Tûtî Bey'in elinde. Beklemeliyim.

Yaşlı kadın arkadan omzuma vuruyor. Tekrar, "Hanımefendi. Kurban olayım! Geciktim. Uçağı kaçıracağım." diyor.

Yaşlı bir köylü kadın. Şaşkın ve perişan. Gümrük formunu doldurmamı istiyor.

"Hanımefendi, gözüm görmüyor. Doğru düzgün okuryazarlığım yok. Oğullarım atla gel, dedi. Bu kadar zor olacağını bilemezdim. İki defa pasaport dairesinde bayıldım. Mahvoldum." diyor.

"Bekle. İşim var. Başkasından yardım iste." diyorum.

"Kimden? Kimsenin vakti yok ki." diyor.

Temiz giyimli bir genci gösteriyorum.

"Ondan istedim. Garpta büyümüş. Yazmayı bilmiyor. Oğullarımın da yazmayı unutmasından korkuyorum. Farsçayı unutmuş olmalarından. Allahım sen bana acı." diyor.

Tekrar Tûtî Bey'i anons ediyorlar. Yaşlı kadın ısrarcı, peşimi bırakmıyor. Etrafımda dönüyor. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyor.

"Hanımefendi, İsveç tayyaresi nerede?" diyor.

Pasaportuna bakıyorum. Boş. İlk yolculuğu. Adı, Nar Çınarî. Hızlı hızlı formu dolduruyorum. Bin dokuz yüz on yedi doğumlu. Seksen üç yaşında. Benimle aynı uçakta. Önce Paris'e, oradan İsveç'e gidecek.

"On yıldır oğullarımı görmüyorum. İçim içime sığmıyor. Kurban olduklarım, ne diye dünyanın öbür ucuna gittiniz, dedim. Bizim Yezdimizin nesi var? İlla gideceğiz diye tutturdular. Gençlik hevesi, başlarına vurmuş, derdi rahmetli kocam." diyor.

Tûtî Bey beni arıyor. Kısa boylu, zayıf; boyu, on yaşında bir çocuğunki kadar, ama olgun ve yaşlı gösteriyor; gözlüğünün camları şişe dibi kadar kalın. Teberi eline alıyor. Konuşmuyor. Işığa tutuyor.

"Bu eski bir teber." diyor.

Başımı sallıyorum. Nar Hanım başını uzatıyor, elini teberin kabzasına sürüyor.

"Hanımefendi, hediye kıtlığı mı vardı? Bu derviş teberi." diyor.

"Eski yani…" diyorum.

Tûtî Bey üstelememden rahatsız oluyor. Vakti yok. "Kabzası eski, ağzı yeni." diyor.

Herhâlde teberle pilotun, hosteslerin ve diğer personelin başını kesmek ve yolcuları rehin alıp uçağı Afrika'ya kaçırmak mümkün olduğu için tehlikelidir.

"Ahamenişler'den1 kalma antika teber sizin olsun." diyorum.

Kabul etmiyor. Onu elimden çıkarmam gerek. Yaşlı kadın yanımdan ayrılmıyor. Tûtî Bey'in acelesi var. Uykusu geliyor. Esniyor.

Teberi alıyorum. Havaalanının bekleme salonuna geliyor, beni yolcu etmeye gelen arkadaşıma vermek istiyorum. Arkadaşımdan haber yok. Camların ardında gülüşüyor, beni alkışlıyorlar. Utancımdan iki büklüm oluyorum.

Genciyle yaşlısıyla, boy boy çocuklarla kırk elli kişilik bir grup, ellerinde solmuş glayöl çiçekleri, Hindistan'dan gelen misafirlerini bekliyor. Kalabalık, ortalık mahşer yeri gibi.

Bir çocuk bacağımı tekmeliyor. Solmuş çiçek demetini sevinçle sallayarak koşuyor.

Teberi kapının yanında duran hamala hediye ediyorum. Nefes nefese, sinirli bir hâlde dönüyorum; yaşlı kadın, şaşkın ve perişan, olduğu yerde duruyor, korkuyla etrafına bakıyor. Nereye gideceğini bilmiyor. Beni görünce seviniyor. El sallıyor. Yanıma geliyor.

"Hanımefendi neredeydin? Beni bırakıp gittin sandım." diyor.

Peşimden geliyor. El çantası ağır; nefes nefese kalıyor. Alnından ter damlıyor. Mantosunun cebinden dört köşeli bir mendil çıkarıp yüzünü siliyor; masa örtüsünün yarısı kadar büyük bir mendil.

"Süheyla Hanım bizim köyde muallimlik yapıyor. Dünyadaki bütün şehirlerin ismini bilir. Nar Nene, İsveç yazın bile buz gibidir. Sıfırın altında yüz elli derece olur. İnekler, koyunlar oldukları yerde donuverirler, dedi. Ben de korkumdan ne kadar yün elbisem varsa üst üste giydim, sıcaktan patlıyorum." diyor.

Uçağın bir saat rötarı var. Belki de iki saat. Belli değil. Uğurlamaya gelenler, kaygıyla karışık sabırla, cam duvarın arkasında bekleşiyorlar. Bu taraftakiler öbür taraftakilere bakıyor. Birbirlerini duyamıyorlar.

Uçuşun tarih ve saati önceden belirlenmişti ama gerçekleşir mi bilinmez. Binlerce belki, kuşku ve korku. Kara düşünceler kafamın içinde dönüp dolaşıyor. Belki de çıkış yasağım vardır? Belki de sevdiklerimi bir daha göremeyeceğim! Belki de filan, filan ve filan benim yokluğumda ölecek! Bu "belki"nin sonu "asla" sözcüğüyle bitişiyor; "asla", bu yenilerde, ölümün idraki gibi zihnimi meşgul eden, kıyıda köşede her an kendini göstermeyi bekleyen, acı ve karanlık bir sözcük.

Nar Çınarî, sessiz sakin bir gölge gibi peşimde. Durmadan konuşuyor. Kaygı, kıpır kıpır gözlerinden ve titreyen ellerinden dökülüyor.

"Ne mutlu çocukları yanlarında olanlara! Benim oğullarım çocukluktan beri havai idi. Yerlerinde duramazlardı. Köy halkından nefret ederlerdi. Hep şehre gitmek isterlerdi. Tahran'a gitmek... Başka bir yere gitmek. Nereye olduğunu kendileri de bilmezdi. Biz gençken bir yer bilmezdik. Yezd, bizim için dünyanın başı ve sonuydu." diyor.

Dünyanın başı ve sonu!

"Neneciğim, ne mutlu sana ki yerini yurdunu bilmişsin." diyorum.

Aklı oğullarında. Nerede olduğunu, önünde henüz upuzun bir yol olduğunu unutuyor. Gözleri hülyaya dalmış; arkasında bıraktığı Yezd'i ve kendisini bekleyen yabancı şehri düşünüyor.

"Oğullarıma mektup yazdırdım. Benim okuryazarlığım yok. Ben söyledim, Süheyla Hanım yazdı. Siz bulunduğunuz yerde, dünyanın bir ucunda, mutlu ve sağlıklı mısınız, diye sordum. Annem, biz burada kimsesiziz. Soğuktan iliklerimiz dondu. Bazı geceler hüngür hüngür ağlıyoruz. Buradan Amerika'ya gitmek istiyoruz, dediler cevaben. Süheyla Hanım, Amerika şeytandır, dedi. Kocam öldü öldü dirildi. Oğullarım hercai olmuşlar, ayakları yerden kesilmiş, dedi. Nereye giderlerse gitsinler garipler." diyor.

"Acele et. El çantanı göstermen gerek." diyorum.

Nar Hanım'ın iki tane el çantası var. İlkinin fermuarını açıyor. İçi ıvır zıvır dolu: Birkaç tatlı kutusu, iki üç parça Yezd işi elbiselik kumaş, birkaç tane plastik kâse, iki çift erkek ayakkabısı, oğulları için hediyeler. İkinci çanta ağzına kadar nar ve patlıcan dolu.

"Bizim bahçenin narları." diyor.

İşimiz bitiyor. Bu engeli de aşıyoruz. Bavulları alıp yola koyuluyoruz. Nar Hanım arkamdan geliyor. Biletini biletimle birlikte gösteriyorum. Yerimiz belli oluyor. Üst kata çıkıyoruz. Pasaportum hazır, elimde tutuyorum. Hiç nedensiz, belki de alışkanlıktan, tedirgin oluyorum. Kötü bir şey olacağı duygusuna kapılıyorum. Kalbim çarpıyor. Bir şeylerin eksik ya da fazla olmasından korkuyorum: Pasaportuma damga vurulmamış olabilir; çıkışıma engel olacak bir şeyle karşılaşabilirim. Niçin, bilmiyorum. Her şey olabilir. Her zamanki sorular, her zamanki heyecan...

Sorunsuz atlatıyorum.

Üst baş araması eskisi gibi değil. Daha kolay. Nar Hanım, vücuduna dokunulunca huylanıyor, sıçrayıp gülüyor. Her bir kolunda bir tane altın bilezik, parmağında da bir akik yüzük. Gösteriyor. Uzun uzun gösterirken kaygılı gözlerle etrafına, uzaklara ve bana bakıyor. Çok değerli olmayan bir çift yakut küpeyi cebine saklamış. Yakalanıp mücevher kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanmaktan korkuyor. Yakalanıyor da. Titriyor.

"Bu küpeleri gelinime götürüyorum. Süheyla Hanım verdi. Yalanım varsa şuracıkta öleyim. Gelinim ecnebi. Müslüman olmuş. Namaz da kılıyor." diyor, yalvarıyor.

Kimsenin bir şey dediği yok. Gidebilir. Küpeleri kendisine veriyorlar.

"Büyük oğlum ecnebi bir kadınla evlenmiş. İsveç'in bir köyündenmiş. Annem, kendi memleketine dön. Yezd kızları ay parçası gibidir. Biz İsveç dilini de bilmeyiz. Karınla nasıl konuşuruz, dedim."

Bekleme salonuna geliyoruz. Nar Hanım yanımdaki sandalyeye yığılıyor. Uyukluyor. Fısıltıyla bir şeyler söylüyor. Başı öne eğik, ayakları açık. Sanki rüyasında oğullarını görüyor; soğuk memlekette daha iyi bir yaşam peşinde koşan havai oğullarını. Öne doğru eğilince sandalyeden düşüyor. Yerimden sıçrıyorum. Başka bir yolcu da yardım etmek için atılıyor. Kaldırıyoruz. Sersemliyor. Nerede olduğunu bilmiyor. Bir oğlan çocuğu kahkaha atıyor, bir kadın üzüntüyle başını sallıyor.

"Hanımefendi." Sesinde öfke var. Başörtüsünü düzeltiyorum. Üstünü başını düzeltiyor. Başını kaldırıyor. Gülmeye, en azından gülümsemeye çalışıyor. Toparlanıyor ama gözleri mahmur ve yorgun, yaşlı bedeni yıkılmak üzere.

Yolcular anons ediliyor. Uçağa binme zamanı. Karışık, uzun sıra çıkışı zorlaştırıyor. Nar Hanım'ın acelesi var, yolcuların arasına karışıyor. Uçağın merdivenlerinin başında, ürkek ve korkak, duruyor ve şaşkın şaşkın uçağın büyük kanatlarına bakıyor. El çantası ağır. Kımıldayacak yer yok. İki basamak çıkıp duruyor. Yolu kapatıyor. Hostes yardımına geliyor. Koluna girip basamak basamak onu yukarı çıkarıyor.

Benim yanımda oturacak. Seviniyor. Oturuyor, el çantasını güçlükle ayağının altına yerleştiriyor.

"Ah oğullarım, nedir sizden çektiğim! Keşke sizi doğurmasaydım, bu hâllere düşmezdim." diyor.

Ayakkabılarını çıkarıyor. Sızlanıyor. Ayaklarına kalın siyah çoraplar giymiş. Terliyor. Yüzü kızarıyor.

"Çok şükür sizin yanınıza oturdum. Süheyla Hanım, 'Nar Nene, şansın varsa kızın gibi iyi birinin yanına oturursun.' demişti. Ne yazık ki kızım yok. Kız annenin eli ayağıdır. Kızım olsaydı beni bırakıp İsveç'e gitmezdi. Ya siz? Çocuğunuz var mı?" diye soruyor.

Ona arkamı dönüyor ve yüzümü yastığa gömüyorum. Uyumalıyım.

Nar Nene yumuşak eliyle omzumu hafifçe sıkıyor. Sıcak ve yorgun bedeni koltuğun üzerine yayılıyor; benim yerimin yarısını kaplıyor. Açlıktan nefesi kokuyor, ama bedeni güzel kokuyor. Battaniyenin ucunu gözlerime kadar çekiyor, gözkapaklarıma bastıran uykuya teslim oluyorum.

"Hanımefendi, siz de mi İsveç'e gidiyorsunuz?" diye soruyor.

Başımı sallıyorum.

"Kaybolmaktan korkuyorum." diyor.

Cevap vermiyorum.

"Hanımefendi, İsveç'e varınca bana haber verin."

"Uyu Nar Hanım, uyu." diyorum.

Hostes, yolcuların emniyet kemerlerini kontrol ediyor. Ben kemerimi taktım. Nar Hanım uçakla yolculuğun kurallarını bilmiyor. Kafası karışık. Dönüyor. Dirseği hızla böğrüme çarpıyor.

"Hanımefendi, benim yabancı dilim yok." diyor.

Hostes, onun kemerini takmak istiyor. Kemerin ucu Nar Hanım'ın altında kalmış, çıkmıyor. Elimi güç bela sıcak ve yorgun bedeninin altına sokuyorum. Huylanıyor. Sıçrayıp gülüyor.

"Biraz kalk lütfen." diyorum. Kemerin ucunu parmaklarımın arasına sıkıştırıp çekiyorum. Çıkmıyor. Daha hızlı çekiyorum. Faydasız. Şişman ve ağır. Kemerin ve elimin üzerine oturuyor, kımıldamaya niyeti yok. Hostes yardıma geliyor. Elini diğer taraftan sokuyor. Nar Hanım gıdıklanıyor. Sıçrıyor. Yıkılıyor. Üzerime devrilince kemerin ucu gövdesinin altından çıkıyor.

"Of hanımefendi, yağlarım eridi. Ne çok güldüm. Keşke oğullarım da görseydi." diyor, tekrar gülüyor. Elimi tutup sıcak ellerinin arasına alıyor.

Sevimli ve güzel yüzü, yuvarlak kara gözleri parlıyor. Tekrar, "Hanımefendi, İsveç'e varınca bana haber verin, kaybolmaktan korkuyorum." diyor.

Ona uçağın otobüs gibi olmadığını anlatıyorum. On yerde durmaz. Tahran Havaalanı'ndan kalkar, Charles de Gaulle Havaalanı'nda iner. İnip tayyare değiştirmesi gerektiğini söylüyorum.

İyice kafası karışıyor. Korkuyla bana bakıyor. Söylediklerimi anlamıyor. İsveç, duyup ezberlediği tek ülke.

"Hanımefendi, üç gündür yoldayım. Yezd'den otobüsle Tahran'a geldim. Otobüsümüz bozuldu. Lastiği patladı. Yalpalayıp eşek üstündeki yaşlı bir adamı ezdi. Biçare yaşlı adam oracıkta öldü. Velhasıl, başını ağrıtmayayım, gece yolda uyuduk. Sivrisinek sabaha kadar rahat vermedi. Mahvoldum. Yolda öleceğim sandım. Benim bin bir türlü derdim, hastalığım var. Yaşım sekseni aşmış. Ama oğullarımı görme arzusu bana güç kuvvet veriyor. Bu gördüğün el çantası narla, pirinçle dolu. Birkaç şişe nar ekşisi de koydum. Ama ne ekşi. Bizim köyün narı. Bu yüzden bana Nar Nene derler." diyor, kahkaha atıyor. Elini uzatıp çantadan iki tane büyük nar çıkarıyor.

"Buyur, ye!"

Başımı sallıyorum. Eliyle narı yumuşatıyor. Dikkatle narın şeffaf kabuğuna bakıyorum; patlamak üzere olan ince bir balona benziyor.

"Yok, hayır, istemiyorum, yumuşatma." diyorum, kenara çekiliyorum. Mantom beyaz.

"Korkma hanımefendiciğim, bu nar sıradan narlara benzemez, bu muhabbet narı." diyor, güçlü parmaklarıyla narın yarık yerine bastırıyor.

"Ben nar ağacının altında büyüdüm. Anam babam yoktu. Ana sütü yerine bana nar suyu içirdiler. Ağacın dalını çekiştirir, yere düşen yumuşak narların suyunu emerdim. Anamın göğsü bellerdim. İnsanlar, ey küçük Nar, bu ağaç senin annen, derdi. Aşk ağacıydı. Yanında bir de çınar ağacı vardı. Bu da senin baban, dediler. Ana baba sahibi oldum. Hüviyet almaya gittim, adam adın ne, diye sorduğunda, ey küçük Nar, dedim. Babanın adı ne, dedi. Çınarcık, dedim. Git başımdan, ağaç mı doğurdu seni, dedi. Evet, dedim ben de."

Mülayim bir sesi var. Gözlerinin içi gülüyor. Toplu, ufak tefek, ayakları yere değmiyor. Yüzü, al yanakları ve ıslak dudaklarıyla, yumuşak kırmızı nara benziyor. Yaşlı kadının gönlü genç. Durmadan hareket ediyor, küçük şişman ayaklarını sallıyor.

Uykum kaçtı.

Bir saattir uçuyoruz. Kahvaltı servisi başlıyor. Nar Nene acıkmış; tereyağıyla reçeli bir lokmada yutuyor.

"Hanımefendi, aç değil misin? Neden yemiyorsun?" diye soruyor. İzin isteyip kahvaltımı önüne çekiyor, ağzını şapırdatıyor.

"Sizin çocuğunuz var mı?" diye soruyor.

Başımı evet anlamında sallıyorum.

"Çocuklarınız sizin yanınızda mı?"

"Evet."

"Ne mutlu size! Ne kadar şanslısınız. Çocuk hayatın meyvesidir. Ben, on iki yıldır oğullarımı görmüyorum. Eksik aklımla oğullarımın, Nar Hanım'ın oğullarının, Garba gidecekleri nereden aklıma gelirdi ki! Büyük oğlan mektup yazmış: Anne, ben namaz kılıyor ve vatan yolunda savaşıyorum, diyor. Anneciğim kiminle savaşıyorsun, diye sordum. Din ve vatan düşmanlarıyla, diye yazdı. Küçük oğlan böyle şeylerle ilgilenmez. Yılda bir kez mektup yazar, tatlı sözler söyler. Anne, gel birlikte diskoya gidelim, dans edelim, der. Yalan söyler eşek sıpası. Ama işte bu yalanlarıyla kendini sevdirir. Öbürkünün işi gücü savaş. Aklı fikri kafa kesmekte. Sen kasap mısın, katil misin, dedim. Bir gün mutlaka generali öldüreceğim, dedi. Zavallı kocam kafasına vurdu. Sıpa, general Müslüman, dedi. Çoluk çocuğu var. Günahtır. İnatlaştı. Filancayı da öldüreceğim, dedi. Yalan söylüyor. Sallıyor. İki defa ecnebi kadınla evlendi. İlk karısı kediye benziyordu; bir deri bir kemik. Kocam tükürdü. Gelininin resmini yırttı, helaya attı. Sonra küçük oğlanın resmi geldi. Saçlarını uzatmış. Ay parçası gibi olmuştu, kız gibi. Anne, ben ecnebilerin sazını çalıyor, düğünlerde şarkı söylüyorum, diye yazmış. Kocam, şerefimiz iki paralık oldu, dedi. Kaşlarını almış. Jöle sürmüş. Bu benim oğlum değil, dedi. Üzüldü. Benim oğullarım öldü, dedi. O kadar ağlayıp sızladı ki sonunda gerçekten öldü. Ben de kocasız, çocuksuz hayat olmaz olsun dedim, gidip nar ağacının altına uzandım. Azrail'in gelip canımı almasını bekledim. Birden köylülerin bana seslendiklerini duydum. Postacıydı. Bisiklet zilinin sesi hâlâ kulaklarımda. Ne güzel şıngırdıyordu. Köy çocukları duvarın üzerine oturmuşlar, alkış tutuyorlardı. Muhtar da gelmişti. Nar Hanım, dedi, ne oturuyorsun, Garptan sana mektup geldi. Mektubu muhtar aldı. Zarfla pulu kendisine ayırdı. Bunlar belge, arşivlenmeleri gerek, dedi. Mektup küçük oğlandandı. Anne, atla gel, diye yazmış. Seni çok özledim. Senin de ölmenden korkuyorum, diyor. Ah hanımefendiciğim, sanki yüz yıl gençleşmiştim. Yerimden fırladım. Annem, dedim, sana gelen bana gelsin. Nasıl da kadınlara benzemişsin. Ne olursan ol benim canımsın. İsveç nerede? Sorup soruşturdum. Köyde kimse İsveç'in nerede olduğunu bilmiyordu. Muhtar, gitme, yolda ölürsün, dedi. Gideceğim, dedim. Yalın ayak da olsa İsveç'e gideceğim. Millet, yedi denizi aşman gerek, dedi. Aşarım, dedim ben de. Allah benimle. Çocuklarım yolumu gözlüyor. Büyük oğlan asabidir. Sabahtan akşama kadar intikam, der durur. Kafası kurmasebzî2 gibi kokar. Şah zamanında iki defa hapse girip çıktı. Uslanmadı. Tekrar hepsini sallandırmalı, dedi. İntikam almalı. Annem, dedim, hepsi Allah'ın kulu. Hayır, dedi. Bu sözler küfür. Sadece biz Allah'ın kullarıyız. Gerisi din ve vatan düşmanı. Bir gün köyümüze birkaç polis geldi. Oğlumu arıyorlardı. Zamanın generalinin bodrumuna saklandı. Kırk gün gizlendi. General ona ekmek su verdi. Sonunda dağa çıktı, aldı başını gitti. Üç yıl kendisinden haber alamadık. Öldü sandık. Üç yıl yas tuttuk. Herkese şehit oldu, dedik. Millet başsağlığına geliyordu. Altımızdaki halıyı satıp parasını tören düzenlemeleri için mescide verdik. Bir gün, çok şükür, İsveç'te olduğu haberi geldi. Önce İsveç'in İran'da bir yer olduğunu sandık; kuzeyde bir köy... Sonradan dünyanın öbür ucu olduğunu anladık. Küçük oğlan da heveslendi. Yerlere kapandım. Sen bari gitme, dedim. Kâr etmedi. Ben de başka bir yere gitmek istiyorum, dedi. Başka bir şehre. Genç, dediğim dedik, katır gibi inatçı bir varlık. Çıkıp gitti. Birkaç yıl Türkiye'de avare dolaştı, sonra ağabeyi sahip çıktı. Başınızı ağrıttım. Bırakmadım ki uyuyasınız. Çocuk insanın başına neler getirir görün işte. On yıldır uykudayken de uyanıkken de oğullarımla konuşuyorum. Bunayıp da oğullarımı unutmaktan korkuyorum. Kocam bunama berekettir, rahmettir, derdi. Keşke çocuk sevgisi içimizden çıkıp gitseydi. Keşke başımızı toprağa koyup ölseydik. Ben, çocuklarımı görmeden başımı toprağa koymayacağım, diye yemin ettim. Namaz kılarken hep oğullarımın ismini yüksek sesle tekrarlardım. O kadar çok tekrarladım ki sonunda sesimi duydular. Bana bilet gönderdiler. Yezd'den Tahran'a geldim. Mühendis Bey'in evine gittim, Süheyla Hanım'ın kardeşi. Mühendis Bey beni havaalanına getirdi. İsveç'te patlıcan yoktur, dediler. Yanıma birkaç kilo aldım. Keşke siz de İsveç'e gelseydiniz. Hemen bu akşam patlıcan pişireceğim. Sonra da fisincan.3 Her akşam sevimsiz oğullarım için bir İran yemeği yapacağım; Yezd havası burunlarında tütsün diye. İsveç hangi cehennemde? Süheyla Hanım, su ağızda donar, dedi. Gözyaşları cam kırıkları gibi olur. İnsanı oracıkta kör eder. Allahım! Sakın çocuklarım kör olmuş olmasın, dedim. Bunca zamandır ne yediler, Allah bilir. Kocam, domuz eti yiyorlardır, dedi. Bu yüzden kadına benzemişler. Büyük oğlum kabadayıdır. Kaşını almamış ama kaşlarını çatıp o kadar çok ondan bundan intikam almayı düşünmüş ki gözleri birbirine yaklaşmış. Varır varmaz küçük oğlumu kucaklayacağım. Göğsüme bastıracağım. Akşam ayak ucunda yatıp başımı ayaklarının üzerine koyacağım. Çocukken yalın ayak yürürdü. Ayakları çimen kokardı. Isırgan otunun tüyleri her yerine bulaşırdı. Şimdi elini ayağını ecnebi sabunlarıyla yıkıyor. Ecnebiler gibi kokuyordur. Büyük oğlum doğduğunda erkek gibi kokuyordu. Ter kokan yetişkin erkekler gibi. Kocam, bu oğlan şerli, dedi; kokusundan belli. Allah'ın hikmeti, dedim. Hepsi güzel kokacak değil ya! Herkesin bir kokusu var. Kediler, köpekler de kokar ama yürekleri temizdir. Kuşlar leş gibi kokarlar ama dilsiz, masumdurlar. Kocam bu oğlanın beyni çürümüş, dedi. Bu koku kafasından geliyor. Ayaklarından değil. Ne diyeyim. Bana gül gibi kokuyordu. Eee, ben âşığım. Elimde değil. Mecnun'a, Leyla çakala benziyor, demişler; çakala benzeyen Leyla'ya kurban olayım, demiş. Âşık böyledir. Küçük oğlan uyumludur. Bana ecnebilerin sazını çalar, ben de oynarım. Ne göbek atarım ama. Gel de gör. Anne, senin yemeklerin harika, diye yazmış; İran restoranı açacağım. Zengin olacağım. Adını da "Nar Hanım ve Oğulları Restoranı" koyacağım."

Hava kötü, uçak sallanıyor. Uçağın sallanması Nar Nene'nin hoşuna gidiyor. El çırpıyor, kısa bacaklarını sallıyor.

Bu kadın havada asılı olduğumuzu bilmiyor mu? Uçak düşerse binlerce parçaya ayrılacağımızı? Yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu? (Korkularım.)

"Hanımefendi, hacet gidermek için nereye gitmemiz, gerek." diye soruyor.

Cevap vermiyorum. Geriliyorum, kalbim hızla atıyor. Dakikaları sayıyorum. Zaman, upuzun bir ana dönüşüyor; ayaklarım, korkunç bir acıyla yeri arıyor, katı, sağlam zemini.

Nar Nene dayanamıyor. Kemerini çıkarıyor, öne doğru eğiliyor. Fransız hostes ona oturmasını işaret ediyor. Nar Nene, şişman bacaklarını birbirine bastırıyor.

"Otur, sabırlı ol. Düşersin." diyorum.

Dinlemiyor. Acelesi var. Koridora çıkıyor. Ayakkabıları koltuğun altında. Sendeliyor.

Arkadaki yolcu yardımına koşuyor. Genç, atik bir adam. Koluna girip yardım ediyor. Uçak, hava boşluğuna giriyor, bir kadın çığlık atıyor. Nar Nene, bir eliyle genç adama tutunuyor, öbür eliyle oturmakta olan bir yolcunun boynunu tutuyor, gülüyor. Fransız hostes İranlı yolculardan usanıyor. Ümitsizce başını sallayıp uyarmaktan vazgeçiyor.

Gözkapaklarım kapanıyor. Gözlerimin önünde Nar Nene'nin oğulları beliriyor. Üşüyorlar. Titriyorlar.

"Oğullar, aradığınız yer burası mıydı?" diye soruyorum. Cevap vermiyorlar. Siyah saçları karla kaplı. Başka bir şehre gidiyorlar; dağların, derelerin ötesindeki bir şehre. Sıcak ve tanıdık bir şehre. Ben de geliyorum, bekleyin, diyorum. Tren düdüğü çalıyor. Yolcular pencerelerden, kapılardan sarkmışlar. Nene de orada. Sizler nereye gidiyorsunuz, diye soruyor. Kimse bilmiyor.

Uçağın şiddetli sarsıntısıyla uyanıyorum. Uzaktan Nar Hanım'ın sesini duyuyorum. Tuvalet kapısını yumrukluyor.

"Hanımefendi yardım edin, hanımefendi!"

Hostes yorgun ve sinirli. Umursamıyor. Yolculardan biri kalkıp kapıyı açıyor. Elini, yüzünü yıkamış, çadorunun4 ucundan su damlıyor.

"Of, ne kadar dar bir yer. Allah göstermesin. Kusura bakmayın ama bizim helalar gibisi yok."

Uçağın sarsıntıları zamanla azalıyor. Nefesimi koyuveriyorum, ama bedenim hâlâ gergin, ellerim hâlâ dermansız. Battaniyeyi yüzüme çekiyor, uçak durana dek gözlerimi açmıyorum.

Uçağın tekerleri hızla yere çarpıyor, Nar Nene yerinden sıçrıyor. Yolcuların eşyalarını toplamakta olduğunu görüyor. Aceleyle kemerini açıyor.

"Hanımefendi, vardık mı?" diye soruyor.

"Evet."

"İsveç'e vardık mı?"

"Hayır."

"O zaman neredeyiz?"

"Paris."

Yolcuların acelesi var. Koridorda sıra oluşturmuş, birbirlerini itip kakıyorlar.

"İsveç, sonraki durak."

Kaçıncı kez, oğullarına gitmek için inip uçak değiştirmesi gerektiğini söylüyorum.

"Aman Allahım! Benim okuryazarlığım yok. Bunların dilini de anlamam." diyor.

"Biletini göster. Sana yol gösterirler." diyorum.

"Kime göstereyim?"

"Air France görevlilerine."

"Ben inmem. Yerimden kımıldamam. Kaybolmaktan korkuyorum." diyor.

"Gel, ben sana yardımcı olayım." diyorum.

"Hanımefendi, kurban olayım, İsveç'e kadar benimle gel." diye yalvarıyor.

Gözünde yaşlar birikiyor. Başını öne eğiyor, kendi kendine konuşuyor.

"Nar Hanım, kalk. Korkma, kaybolmazsın. Seni benden daha iyi birine teslim edeceğim." diyorum. Tereddüt ediyor. Çaresiz, kabul ediyor.

"Allah bilir belki de oğullarım buradadır." diyor.

"Belki."

Ayakları şişmiş, ayakkabı ayağına olmuyor. Ayakkabılarını koltuğunun altına alıp yürüyor. İnliyor. Dizleri tutulmuş.

"Çocukların hatırı olmasaydı yerimden kımıldamazdım. Bizim Yezd cennet gibidir. İnkılâp şehirlilerin işi. Bizimle işi olmaz. Meşed Ekber'in oğlu polis olmuş. Kötü bir çocuk değil. Şehre gitmiş. Annem, sen bari kalsaydın, ihtiyarlıkta elim ayağım olurdun, dedim, dinlemedi." diyor.

Hostesler uçak kapısına dizilmişler. Nar Nene hosteslerle hoşbeş ediyor. Hostesi öpmek istiyor. Boyu kısa, ağzı hostesin yanağına yetişmiyor. Hostes gülümsüyor, elini sıkıyor.

Önümüzde uzun bir koridor var.

"İsveç buradan çok mu uzak?" diye soruyor.

El çantasını alıyorum. Çok ağır. Kendisine geri veriyorum.

"Bak, sen bu taraftan gideceksin, ben bu taraftan. Yolumuz aynı değil. Biletini şuradaki bayanlara göster (uçak şirketinde çalışan bayanları gösteriyorum). Onlardan yardım iste." diyorum.

Korkuyla bana bakıyor. Bu zamansız ayrılığı beklemiyordu. Ceketimin ucunu tutuyor.

"Neneciğim. İyi yolculuklar. Patlıcan yemeğinden bir tabak da benim için ayır." diyorum.

"Nasıl anlatayım? Ben dillerini bilmem ki." diyor.

"Bileti göster."

"Ne diyeyim."

"İsveç." de.

Kendi kendine tekrar ediyor, "İsveç" ve biletine bakıyor.

"Hanımefendi!" diye bağırıyor.

Yola koyuluyorum. Arkama bakmıyorum. Uzun, yorucu bir yolculuktu. Ayağımı yere bastığım için mutluyum; yerle gök arasındaki o kahrolası sarsıntılar yok artık. İranlı yolcular aceleyle birbirlerini geçiyorlar. Arkam henüz Nar Nene'ye dönük: Gitti mi, gitmedi mi?

Yolcuların çoğu benden önce gelmiş. Pasaport kontrol gişesinin önünde uzun bir sıra var. Sol taraf Avrupa vatandaşlarına ayrılmış, sağ taraf yabancıların. Araplar, İranlılar, siyahîler, sarışınlar, Afganistanlılar… Birisi omzuma vuruyor. Yabancı bir adam.



"Pardon, yanınızda oturan yaşlı bayan hareket edemez durumda. Sizi arıyor." diyor.

"Yardım edecek kimse yok mu? Benim acelem var." diyorum.

"Sizi arıyor. Söyleneni anlamıyor. Yabancılardan korkuyor."

Of… Dönüp koridora bakınıyorum. Nar nene, tek başına, yapayalnız. Koridorun ortasında, ayrıldığımız yerde, el çantasını koltuğunun altına almış, yerde oturuyor. Yolcular hızla yanından geçiyor. Uzaktan beni görüyor, sevinçle çığlık atıyor. Yüzü pembeleşiyor. Öne atılıyor, emekleyerek beni karşılıyor.

"Hanımefendi, kusuruma bakma. Kurban olayım! Ayaklarım taş kesildi. Bir adım bile atamıyorum. Gelip geçen herkese, İsveç, dedim. Kaç kez söyledim. Dönüp bakmadılar bile." diyor.

Bir kadın elinde tekerlekli sandalyeyle geçiyor. Nar Nene özlemle ona bakıyor.

"Bu sandalyelerden hanımefendi, bu sandalyelerden bul." diyor.

"Tamam. Burada otur. Ben gelene kadar yerinden kımıldama." diyorum.

Air France görevlileriyle konuşuyorum. Rica ediyorum. Faydasız. Tekerlekli sandalyeler önceden alınmış. Form doldurmak, birkaç gün beklemek gerek.

Açıklıyorum: Bu kadın İran'ın köyünden geliyor (gereksiz bir açıklama); ayakları tutmuyor, yürüyemeyecek hâlde.

Acıyorlar ama kurallara uymaları gerek. Her işin bir kuralı var. Önceden istekte bulunmamız gerekiyordu.

Ne yapmalıyım? Bırakıp gideyim mi? Hayır, yapamam. Yüreğim elvermez. Gözüm yük taşımada kullanılan tekerlekli arabalara takılıyor; etrafı parmaklıklarla çevrili olmayanlardan birine. İçine oturulabilir. Harika. Acele ediyorum. Nar Nene, elinde ayakkabıları, bacaklarını açmış koridorun ortasında yerde oturuyor. İnsanlar umursamadan yanından geçip gidiyorlar. El çantasını arabaya koyuyorum. Kendisini ne yapacağım diye düşünüyorum. Arabanın önü ve yanları açık.

"Nar Hanım, kalk. Arabanın önüne otur." diyorum.

"Vay hanımefendi!" diyor korkuyla bana bakarak. İnanamıyor. Gülüyor.

"Vayı mayı yok, ya Allah, haydi kalk!"

"Ya Allah!"

"Çabuk ol."

Çaresiz kabul ediyor. Utanıyor. İnsanlara bakıyor.

"Bu arabanın içine mi?" diye soruyor.

"Evet, kalk. İşim var. Geciktim." diyorum.

Kızarıp bozarıyor. Ağlamaklı.

"Hanımefendi, rezil olurum. Herkes bana güler."

"Neneciğim, kimse seni tanımıyor. Garpta hiçbir şey ayıp karşılanmaz. Kımılda." diyorum.

Ayağı ağrıyor. Yardım ediyorum. İnliyor. Yuvarlanıp düşüyor, doğruluyor, ellerinin üzerinde, arkası arabaya dönük duruyor.

"Otur." diyorum, omzuna bastırarak.

Fısıltıyla "Vay hanımefendi!" diyor. Ağır. Araba hareket ediyor, yalpalayarak öbür tarafa gidiyor, duvara çarpıyor. Yolcular bakıyor. Gülüşüyorlar. Nar Hanım başörtüsüyle yüzünü kapatıyor.

Arabayı sürmek, içindeki ağırlıkla birlikte, kolay değil. Kendi etrafımızda dönüyor, bir sağa bir sola gidiyoruz. Nar Nene yardım ediyor, topuğuyla yere bastırıp arabayı öne itekliyor. Oradan geçen biri yardımıma koşuyor. İkimiz birden arabayı tutuyor, Nar Nene'yi itekliyoruz.

"Ah oğullar! Neredesiniz gelin de annenizin hâlini görün." diyorum.

Biletini alıyorum. Bakıyorum. Gutenberg. Coğrafya bilgim zayıf. Gutenberg'in İsveç'te bir yer olduğu kesin. İsveç'in neresinde bilmiyorum. Oğullar orada annelerini bekliyor. Uçak şirketinin görevlilerine soruyorum. B terminaline gitmesi gerek. Yani havaalanının öbür ucuna. On dakikalık yol. Hem de otobüsle.

Nar Hanım başını kaldırıp dinliyor. Dikkatle yüzüme bakıyor. Otobüs durağına kadar önümüzde uzun bir yol var.

Nar Hanım'ın bileti elimde. Dikkatle bakıyorum. Paris-Gutenberg uçuşuna bir saat kalmış. Fazla vaktimiz yok. Tüm gücümü kullanarak katlanmış bir çarşaf gibi arabanın üzerinde duran Nar Hanım'ı koridorun sonuna kadar götürüyorum. Köşe başında gözüm yürüyen merdivene ilişiyor, korkuyla ne yapacağımı düşünüyorum.

Yürüyen merdiveni görünce Nar Nene yerinden sıçrıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor.

"Baksanıza hanımefendiciğim, bu merdiven hareket ediyor. Ben gitmem. Başka bir yoldan gidelim. Öbür taraftan. Merdivenin öbür tarafı düz. Bizim merdivenler gibi. Ben gelmem. Düşer, ölürüm." diyor.

"Çok konuşma. Sus, yoksa bırakır giderim." diyorum. Yorgunum, sabrım da tükendi.

"Nar Nene, senin İsveç'te ne işin var? Ne diye yollara düştün? Mahvolursun." diyorum. Sinirliyim, kimin yakasına yapışacağımı bilmiyorum.

Kolundan tutuyorum. Kaldırıyorum. İnliyor. Dizlerini doğrultamıyor. Arabadan iniyor, duvara yaslanıyor. Çantasını alıyor, merdivenlerden aşağı iniyorum. Nar Hanım yukarıdan bana bakıyor. Elini duvara dayamış, korkuyla bir bana bir hareket eden basamaklara bakıyor. Bir iki kez öne atılmaya hazırlanıyor, iki adım ilerliyor. Bir ayağını kaldırıyor, sonra başını sallayıp korkuyla geri çekiliyor. İlk basamakta yuvarlanacak, eminim.

"Nar Hanım, ilk basamağa otur, oturarak aşağı in." diyorum.

"Ah hanımefendiciğim! Ey Allahım! Ne edeyim. Yapamam. Oğlum, İsveç dağın ardında, demişti. Meşhed'e gitmekten daha kolay, demişti. Uçağa binip ineceksin, demişti." diyor.

Bir çare düşünürken uzun boylu iki İsveçli adamın Nar Hanım'ın arkasında durduklarını görüyorum. Nar Hanım yollarını kapatıyor. Ona bir şey söylüyorlar, anlamıyor; bana İsveççe bir şey söylüyorlar, anlamıyorum. Nar Hanım'ı yavaşça kenara itiyorlar, ama hâlâ yolları kapalı. Birbirleriyle konuşuyorlar. Bana işaret ediyorlar; ben açıklama yapamadan onlar Nar Hanım'ı kollarından tutup kaldırıyorlar. Nar Hanım çığlık atıyor. Huylanıyor. Gülüyor. Eğilip bükülüyor, demir tokalı ayakkabıları koltuğunun altından düşüyor. Kısa şişman ayaklarını sallıyor, İsveçli adamların boyunlarına, yakalarına asılıyor. Ağır, onu kaldırmak kolay değil. Kendi kendime üçü birden şimdi tepe taklak olacaklar, diyorum. Ama sağ salim iniyor, gülerek Nar Hanım'ı yere bırakıyorlar. Sakinleşmesi uzun zaman alıyor. Kafasından, yüzünden ter damlıyor. Başörtüsü kaymış, ağarmış kınalı saçları dışarı çıkmış.

"Muhtar, Neneciğim, yedi denizle yedi dağı aşmalısın, demişti. Ama arabaya binmem gerektiğini, yabancı adamlar tarafından taşınacağımı bilmiyordu." diyor.

Araba yukarıda kaldı. Ağır aksak çıkış kapısına kadar gidiyoruz. Boştaki bir hamal bize bakıyor. Sesleniyorum. Para karşılığında Nar Hanım'ı otobüse kadar götürecek. B terminaline, diyorum.

Biliyor.

"Nar Hanım, ayrılmamız gerek. Bu bey seni otobüse kadar götürecek, şoföre seni nerede indireceğini söyleyecek. Korkma. Bunlar iyi insanlardır." diyorum.

"Sen ne yapacaksın?" diyor.

"Ben kendi yoluma gideceğim."

"Hanımefendi…"

"Haydi selametle."

Gözleri yaşarıyor. Elimi tutuyor, üç dört defa yüzümü öpüyor. El çantasını açıyor. Bir nar çıkarıp bana veriyor.

Muhabbet narı.

"Keşke siz de İsveç'e gelseydiniz, birlikte olurduk. Yemeklerimi yerdiniz. Benim oğullarım çiçek gibidir. Allah şahit, çok iyi ve şefkatlidirler. Kâbe'ye ant olsun öylesine demiyorum." diyor ama Kâbe'nin ne tarafta olduğunu bilmiyor.

"Biliyorum. Başka sefere." diyorum.

"Başka sefer yok. Benim şurada iki üç günüm kaldı." diyor.

Hamal onu bekliyor. Güler yüzlü bir siyahî. Nar Hanım dikkatle ona bakıyor. El çantasını ona veriyor. Koluna giriyor, yavaş yavaş, karınca misali adım adım, uzaklaşıyor. Dönüp şefkatli gözlerle dünya gözüyle son kez bana bakıyor.

Nar elimde.

Bavullarımı bulmalıyım. Bir saat geçti. Yolcuların hepsi gitti. Bavullarımı depoya koymuşlar, deponun kapısı kilitli. Uykusuzluk, yorgunluk ve açlıktan mahvoldum.

Air France yetkilisi telefonla birini arıyor. Bana biraz beklemem gerektiğini söylüyor. Biraz, yarım saat oluyor. Bir saat oluyor. Sonsuzluğa dönüşüyor. Oturup bekliyorum.

Nar Hanım'ı düşünüyorum. Kendi kendime, varmıştır, şimdi yemek pişirmekle meşguldür, diyorum. Oğulları ona, yeni elbiseler alacaklar, başını o büyük tekdüze yağlık yerine ince ipekli şalla örtecek. Onu gezmeye götürecekler, şehrin büyük meydanını görmeye, sinemaya, sahile, hayvanat bahçesine… Bu gece, on yıllık ayrılıktan sonra, başını büyük oğlunun pis kokulu ayaklarına koyacak, uyuyacak, hem de ne tatlı bir uyku çekecek. Her zamankinden daha tatlı.

* * *

Çarşamba öğleden sonra. Geleli üç gün oldu. Bavulumu boşaltıyorum. İslâmî elbiselerimi kuru temizlemeye vermek için ayırıyorum. Ceplerini boşaltıyorum. İki tane yüz tümenlik banknot, bir kutu sakız, bir kâğıt parçası, geçen seneden kalma kuru temizleme faturası, banka dekontu, bir uçak bileti.

Uçak bileti mi?

Üzerini okuyorum: Tahran-Paris-Gutenberg, 29 Eylül, Pazar.

29 Eylül Pazar.

Paris-Gutenberg.

Nar Hanım.

Gutenberg.

29 Eylül Pazar.

Kafam karışıyor. İmkânsız. Nar Hanım gitti. Uçağa bindi. Bileti masanın üzerine koyuyorum. Ters çeviriyorum. Görmek istemiyorum. Düşünmek istemiyorum. Ağzımın içinde acı bir tat beliriyor. Göğsüme acı saplanıyor. Gözlerimi kahrolası bilete dikiyorum.

"İyice bak bir şey unutma." demiştim.

Baktı. El çantasını sıkıca göğsüne bastırdı. Pasaportu elindeydi.

Ya bileti? Bileti bendeydi. Mantomun cebine koydum, unuttum. Ah seni salak! Sersem! Onu bulmalıyım. Nerede? Nasıl? Kafam karışık, düşünemiyorum.

Keşke yardım etmeseydim. Keşke karşısına çıkmasaydım. Keşke başkasıyla karşılaşsaydı. Nereden bileyim. Benim suçum. Oğullarının suçu. Oğlunun mektubunu getiren o kahrolası postacının suçu. İsveç'e gitmeliyim. Gutenberg'e gitmeliyim. Yezd'e gitmeliyim. Onu bulmalıyım.

"Oğullarımı görmek istiyorum. Onları kucaklamak, yüzlerce kez öpmek, sonra huzurlu bir şekilde başımı toprağa koymak ve ölmek istiyorum." demişti.

Air France'ı arıyorum. Meşgul. Tekrar arıyorum. Üçüncü kez. Onuncu kez. Meşgul... Çalıyor, çalıyor, çalıyor, çalıyor. Alo... aloo... alooo! Açıldı ama kimse cevap vermiyor. Müzik sesi geliyor. Ses kaydı: Lütfen bekleyiniz, en kısa sürede size cevap verilecektir. En kısa süre bir ömür olmasın! Sonsuzluk. Canım boğazıma geliyor. Telefonu kapatıyorum. Havaalanını arıyorum. Bu kez cevap veriyorlar. Paris-Gutenberg yolcularının listesini istiyorum. 29 Eylül, on üç uçuşunun. Sessizlik; dünyanın en uzun sessizliği. On dakika, belki de hat kesilmiştir! "Alo!" Bağırıyorum: Aloooooooo! Cevap veriyor: Liste yokmuş. Varsa da veremezlermiş. Rica ediyor, yalvarıyorum. Nar Hanım adında İranlı yaşlı bir kadın kayboldu, diyorum. İsveç'e gidiyordu, bileti bende kalmış. Gutenberg. Tahran'dan geliyordu. Alo! Ses gidip geliyor. Başka birisi konuşuyor. Baştan anlatıyorum. Açıklıyorum. Yolcu listesinde bu isimde biri yokmuş. İran İslâm Cumhuriyeti Paris Büyükelçiliği'ni arıyorum. Yardımcı olacaklarına dair söz veriyorlar. Araştıracaklar. Ama elçilik üç gün tatilmiş. İsveç Büyükelçiliği'ni arıyorum. Bu isimde bir kadın kendilerine başvuruda bulunmamış. Stockholm'deki bir arkadaşımı arıyorum. Gutenberg'de Çınarî, Narî soyadında birileri olup olmadığını araştırmasını rica ediyorum, yalvarıyorum. Yezdli oğullar; birisi saçını uzatıp boyamış, şarkıcı; öbürü siyah saçlı, kara kaşlı, huysuz ve sinirli.

Bekliyorum. Belki de Nar Hanım'ın aklına Paris telefonumu sormak gelir. Ama hangi dilde?

Cuma. Cumartesi. Pazar. Pazartesi. Salı.

Sonraki hafta. Sonraki ay... ve daha sonra.

Narını komodinin üzerine koydum; şu muhabbet narından söz ediyorum. Binlerce kez kendi kendime nerededir, ne yapıyordur, diye sordum. Aklıma bin bir türlü düşünce geliyor; iyi ve kötü düşünceler. Bugün aydınlık günlerden biri; görünmez kuşların pencerenin ardında şakıdığı; suratsız komşumun her zamankinin aksine kadın sesi dinlediği; kapıcı kadının kapıda postacıyla hoşbeş ettiği ender günlerden biri. Kuşların şen şakrak ötüşlerini, pencerenin ansızın aydınlanmasını iyiye yoruyor, kendi kendime Nar Hanım şimdi oğullarıyla oturuyordur, fisancanını pişirmiş, yolculuk yorgunluğunu üzerinden atmıştır, diyorum.

Kendi kendime, bir gün -güzel bir günde- dönecek, dağ ve güneş manzaralı bir ev, bir bağ ya da bir bahçe alacağım. Nar Hanım'ı ekecek, meyvelerini çevre halkına dağıtacağım, diyorum. Muhabbet narını tadanlar kardeş olduklarını bilecek, göz göze geldiklerinde, birbirlerine karşı güzel duygular besleyecekler; perişan ruhları bir anda huzur bulacak. Bütün bunlar, nar ağacının altında yatan, kimsenin uyandırmaya kıyamayacağı kadar tatlı bir rüya gören yüz yıllık Nar Hanım sayesinde olacak. Küçük oğul annesine gönül okşayıcı bir beste yapar; âşık narlar onu mırıldanırlar. Büyük oğul, Nar Nene'ye benzeyen, kara gözlü, tostoparlak iki tane kız çocuğu sahibi olur; intikam duygusunu tamamen kafasından atar. Ecnebi gelin mutludur. Geceleri, uyumadan önce, aş5 sözcüğünü mucizevî bir dua gibi içinden tekrarlayıp rahatça uyur.

Ve ben eminim; Nar Hanım, nerede olursa olsun, uykuda ya da uyanık, uzun yolcuğunu, unuttuğu bavulunu, sıkıcı kemeri, gıdıklanmaları, arabaya oturuşunu, ecnebi adamların kollarına girişlerini, biletinin kayboluşunu ve beni düşünür.

Kimi zaman onu rüyamda görüyorum. Sesi kulaklarımda çınlıyor:

"Hanımefendi, oğlumdan mektup aldım. Amerika'da da kimsesiz, işsiz ve garipler. Yine başka bir yere doğru yola koyulmuşlar. Bu sefer nereye?"

"Nar Hanım, üzülme! Böyle çok var. Onlar her zaman, her yerde gariptirler. Yersiz yurtsuzdurlar. Bir gün bakarsın oğulların döner. Mutludurlar. Nar ağaçlarının gölgesinde uzanır, uyuklarlar. Sonra bir de bakarsın akılları eser, tekrar yollara düşerler. Ne de olsa gidişler de, dönüşler de bir yaşam tarzıdır." diyorum.

"Bizim Yezdimizin nesi var?" diyor.

"Nar Hanım, uyu! Bırak ben de uyuyayım." diyorum.

Susuyor. Kendi kendine oğullarıyla konuşuyor. Sesini duyamıyorum. Tozlu, silik görüntüsü, eski bir resim gibi uykunun dolambaçlı dehlizinde yavaş yavaş uzaklaşıyor.-

Türkçesi: Ertuğrul ERTEKİN

Hece Öykü Dergisi Sayı 33 Haziran-Temmuz 2009