1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 29
  1. #1
    Süper Aktif Üye simqe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Nerden
    Türkiye
    Mesaj
    3.362
    Rep Gücü
    67755

    Çankaya/Falih Rıfkı Atay

    ÇANKAYA (FALİH RIFKI ATAY) KİTAP ÖZETLERİ
    17/10/2007 ·

    KİTABIN ADI: ÇANKAYA
    KİTABIN YAZARI: FALİH RIFKI ATAY

    KİTABIN KONUSU: Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar olan hayatı,harp zamanında düşmana ve Cumhuriyet zamanında yaptığı inkilaplarla gericilere karşı verdiği savaşı anlatmaktadır.

    KİTABIN ÖZETİ: Atatürk, 1881 yılında ahşap bir evde doğmuştur.Annesi Zübeyde Hanım,babası ise öce gümrük muhafaza memurluğu sonra kerestecilik yapan Ali Rıza Efendidir.Naciye isimli bir kızkardeşi vardır fakat Naciye çocukken vefat etmiştir.Babasıda 1887 yılında vefat etmiştir.

    Atatürk ilk eğitimine mahalle mektebinde başlamış daha sonra Şemsi Efendi okuluna geçmiştir.Bu okulda hocadan dayak yemesinden dolayı kaçmıştır.Bir müddet dayısını çiftliğinde çalışmış sonra halasının desteğiyle okula yeniden başlamıştır.Zübeyde Hanım’ın gitmesini hiç istemediği halde kendi çabasıyla askeri okula yazılmıştır.Lise hayatında çok başarılı olmuştur ve “Kemal” adını burada almıştır.Manastır Askeri İdadisinden sonra İstanbul’a gitmek istediği halde bir subayın tavsiyesiyle Manastır Pangaltı Harp Okuluna gitmeyi tercih etmiştir.

    Atatürk’ün Harp Okulunda başından birçok olay geçmiştir.Komutanlarının onun hakkındaki iyi kanaatleri sayesinde ordudan atılmaktan birçok kez kurtulmuştur.Okulda gizlice yasak dergiler çıkarmış ve bazı arkadaşlarınca jurnal edilmiştir.Nihayetinde 1904 yılında Harp Akademisinide bitirerek kurmay yüzbaşı diplamasıyla göreve başlamıştır.

    En büyük isteği Selanik’I tekrar görebilmekti ve umutluydu fakat Şam’a tayin edilmişti.Bu birlik halkı soymakla görevli bir süvari birliğiydi ama Atatürk bu soygunların hiçbirinden kendine pay almamıştır ve bu hırsızlığa karşı koymaya calışmıştır.Daha da kötüsü bu durum heryerde bu şekildydi.

    Vatanperver duyduları ağır basan Atatürk ,okuduğu kitaplarla İttihat veTerakki Cemiyetine yaklaşarak gelecekte vereceği büyük savaş için kendini yetiştirmeye başlamıştır.Şeriat kanunlarını isteyen ,bu yolda kan döken isyancıları bastırmada Hareket Ordusu’nda görev almış ve başarılı da olmuştur.

    Çıkan isyanların bastırılmasından sonra Enver Paşa’nın yüzünden sürüklendiğimiz 1.Dünya Harbinde birçok cephede düşmanla çarpıştı.Balkan Savaşında,Çanakkale’deki birçok direnişte komutanlık yaptı.Trablusgarp cephesine gönderildi ama devletin acizliği nedeniyle bu toprakları bırakıp geri döndü. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyehatinde yaverlik yaptı ve geleceğin padişahından bazı imtiyazlar alarak vatanın selamete ulaşmasında önemli adımlar atmak için çaba harcadı.

    Kuvettli ama kabiliyetsiz müttefikimiz Almanya’nın aldığı yenilgilerden dolayı bizde savaşı kaybetmiş sayılıyorduk.İmzalanan Mondros ve Sevr mütarekeleriyle vatan düşmanın acımasız ellerine bırakıldı.Silahımızı yetmedi istedikleri topraklarımızı aldılar.Büyük Türk ,bu yenilgiyi İstanbul’dakiler gibi kabullenip elini kolunu bağlayarak beklememekte kararlı idi.
    Yunan gavurun 16 Mayısta İzmir’e çıkmasıyla Atatürk’de 19 Mayısta Samsun’a çıktı.Amacı direniş için gerekli kuvvetleri toplamaktı ama satılmış İstanbul Hukümeti ,İngilizlerin talimatıyla Atatürk’ü görevden aldı.Bunun üzerine o da orduan istifa etti.Doğuda Kazım Karabekir Paşa’nın desteğiyle harekete geçti.Birçok ilde toplantılar düzenledi.Milleti uyandırdı ve gerekenleri yapmaya başladı.

    İngilizlerin, İstanbul’u işgaliyle hukümete duyulmayan güven tamamen sona erdi.Bu arada Kuvayi Milliye birlikleri Antep,Maraş ve Urfa’da düşmana dişini göstermekteydi ama alınan kesin ve kalıcı bir zafer yoktu.Bu sebeple Atatürk bu çete kuvvetlerini toplayarak düzenli orduya geçmek istiyordu.Zaten bu çeteci birliklerin bazı yararlarının yanında birçok zararları vardı.Bu çeteler halkı soyuyor,adam öldürüyorlardı.Afyon’da aldıkları yenilgi bu olaylara son verdi ve düzenli orduya geçildi.

    Düzenli orduya geçmiştik ama ordu başına geçirilecek komutanlar ve askerler binbir zorluklarla toplanabildi.Tüm zorluklara ,yokluklara hatta duyulan güvensizliğe rağmen düşman Akdeniz’e döküldü.Düşman dökülmüştü ama şimdi çok daha zor olan savaş başlamıştı.İnkilaplar dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti…

    İlk iş olarak saltanat kaldırıldı. Gericilerin hatta, Atatürk’ün ilk destekleyicisi Kazım Karabekir’in tüm uğraşlarına rağmen halifelik kaldırıldı. Ayrıca hilafetin kaldırılmasına zorluk çıkaran kesimler, yani yobazlar yapılan tüm yeniliklerde yine köstek olmuşlardır. Ama Atatürk’ün azmi ve kararlılığı karşısında dayanamamışlardır. Ankara’nın başkent yapılmasını, şapka kanunu, Latin harflerinin kabulünü, Tevhid-I Tedrisat Kanununu, Medeni Kanunun kabulünü, kadılnlara verilen eşitlik hakkını ve soyadı kanununu zor da olsa halka benimsetmiştir. Başkenti Ankara yapmıştır ve Ankara’nın yenileştirilmesinde çok çaba harcamıştır. Hükümette çok partili sisteme geçiş için denemeler yapmıştır. Ama alınan sonuçlar zamanın daha erken olduğunu göstermiştir. Herkese soyadı verilmesine önayak olmuştur. Ülkenin her yerinde eğitim seferberliği başlatmıştır. Bu devrimleri hayatı pahasına yapmıştır. İzmir’de yapılan süikast girişimi de bunun en iyi göstergesidir.

    Atatürk yapacağı işleri, vediği davetlerde anlatırdı. Bu davetleri sabaha kadar sürerdi, ancak o çok kısa bir uykunun ardından yapacağı işleri düşünürdü. Davet masasından sohbet ve onu hazin sona götürecek rakısı hiç eksik olmazdı. Fakat içmesini bilirdi, hiçbir zaman şuurunu kaybedecek şekilde içmemiştir. Diğer hobileri; bilardo oynamak, köpeği Fox, Florya’da yüzmek, alaturka musiki dinlemek, dostlarıyla sohbet etmek ve Savarona yatıyla gezmekti. Ayrıca giyimde, evinin döşenmesinde ve temizlik konusunda çok titizdi. En büyük dertleri ise; Hatay sorunu, dil sorunu ve eğitim konuları idi. Türk kadınına verdiği değer çok büyüktü. O, her zaman Türk milleti ve Türkiye için çalıştı. Son zamanlarında bazı kişler İsmet Paşa ile arasını açmıştı. Ama O, her zaman İsmet İnönü’yü çok sevmiş ve güvenmiştir.
    Atatürk’ün şaşılacak bir hafızası vardı. Fakat son zamanlarda hafızası iyice zayıflamıştı ve asabileşmeye başlamıştı. Bunun sebebi ise, hastalıktan başka birşey değildi. Karaciğerlerinde su toplanıyordu. Hastalığında gezmek için alınan Savarona yatında dinlenmekte idi. Fakat bir sabah çok ağırlaşmıştı ve son olarak “Saat kaç?” diyerek ebedi uykuya çekilmiştir. Saat dokuzu beş geçiyor ve Türk milletinin gözlerinde yaşlar dinmiyordu.

    KİTABIN ANA FİKRİ: Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün attığı tohumlarla ve bir çok zorluklar aşılarak kurulmuş,onu geliştirmek, gericilerin karşısında durmak ve yeniliklerin arkasında olmak bizim en önemli görevimizdir.

    KİTAPTAKİ OLAYLAR VE KİŞİLERİN TAHLİLİ:
    FALİH RIFKI ATAY:Atatürk ile bir gezide tanışan ve daha sonra varlığıyla ve yazılarıyla daima Atatürk’ün yanında olan bir gazetecidir.
    İSMET İNÖNÜ:Savaştan önce tanışan ve sonra Atatürk’ün yanında olan değerli bir komutan ve devlet adamıdır.
    FEVZİ ÇAKMAK:Savaşta ve cumhuriyet döneminde Atatürk’ün yanında olan ayrıca mareşal rütbesi alan büyük bir komutandır.
    KAZIM KARABEKİR:Atatürk’e ilk yardım elini uzatan, vatanperver ,büyük ama hilafetçi bir komutandır.


    KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
    Okurken bazen çoşturan bazen hüzünlendiren ,sade bir dille büyük bir destanı anlatan ve her Türk evladının okuması gerektiğine inandığım çok önemli bir eserdir.


    YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
    1894 yılında İstanbul'da doğdu. Fıkra, makale, gezi türlerindeki gazete yazılarıyla ve özellikle Atatürk'ü yakından tanıtan anılarıyla ün kazanan Falih Rıfkı Atay, Kovacılar semtindeki Rehberi Tahsil Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçın müdürlük yaptığı Mercan İdadisi'nde öğrenimini tamamladı. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. İdadide edebiyat öğretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sınıfta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rıfkı'nın edebiyat zevkinin gelişmesine yardımcı oldular. İlk Yazıları, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlanan Falih Rıfkı'nın Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettiği Kadın(1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim'in eserlerini hatırlatan şiirleri çıktı. 1912'de Tanin gazetesinde düz yazıları yayımlanmağa başladı; İstanbul Mektupları, Edirne mektupları gibi yazıları çıktı. 1913-1914 yıllarında sadaret ve Dahiliye Nazırlığı kalemlerinde çalıştı. Dahiliye Vekili Talat Paşa ile birlikte gittiği Bükreş'ten Tanin gazetesine röportaj yazıları yolladı. Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu. I. Dünya Savaşında yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4. Ordu kumandanı Cemal Paşanın hususi katipliğini yaptı. Suriye ve Filistin'deki savaş anılarını "Ateş ve Güneş" (1918) kitabında topladı. Cemal Paşa'nın Bahriye nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi (1917). Kazım Şinasi Dersan, Necmettin Sadık Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Akşam Gazetesini çıkarmağa başladı (1918). Bu gazetede Günün Fıkraları başlığıyla sürekli yazılar yazdı. Kurtuluş Savaşını destekleyen etkili yazıları dolayısıyla idam istenerek Kürt Mustafa Divanı Harbi'ne verildi. Fakat İnönü Zaferinin kazanılması üzerine Divanı Harp tutumunu değiştirdiği için idamdan kurtuldu. Kurtuluş Savaşı sona erdiği sırada İzmir'de Atatürk ile görüşmeğe gelen gazeteciler arasındaydı. Atatürk'ün isteği üzerine İkinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yıllar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.'de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin başyazarlığını yaptı. Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın tutumuna şiddetle karşı çıktı. Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı. 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP'nin savunuculuğunu sürdürdü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karşı Atatürk devrimlerini savundu. Falih Rıfkı Atay, sağlam, atak, çekici, anlatımı ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basınının Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olayları ele alan başyazı ve fıkraları yanında Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayımladığı haftalık yazılarında çok usta bir deneme ve söyleşi yazarı niteliği gösteriyordu. Gezi ve anı türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Sn.Simge Baskumandanin hakkindaki herseyi sabirla
    Foruma tasidiginizdan dolayi tesekkur ederim.

    Kitaptan bolumleride benim bu basliga tasimami
    Hos karsiliyacaginizi saniyorum.......

    Önsöz
    Atatürk devri üzerine hatıralarımı 1952'de ''Dünya'' gazetesinde yayınlamıştım.
    Bu eserin iki eksiği vardı:
    Biri Atatürk devrini bilenler için olmak, öteki de o günlerde sırasız sayılabilecek bazı olayları açıklamamak.
    Şimdi bu iki eksiği tamamlıyarak ''Çankaya''yı yeniden yayınlıyorum.

    Moda, 2 Mart 1968 Falih Rıfkı Atay

    Birinci Baskının Önsözü

    1946, hele 1950'den beri Atatürk devri, onun içinde şöyle böyle bulunmuş olanların, veya kendilerini olduklarından başka türlü sandırmak hevesine kapılanların elinde sömürülüp durmuştur. Yayınlanan hatıraların çoğunda ölüler tanık, bir ağızla iki kulak arasında, hiç kimsenin duymadığı fısıldaşmalar belge diye kullanılmaktadır. Tarihçi ise, gazete okuyucuları kadar kolay avlanmaz. Tarihçi, bu hatıraların doğruları ile sahteleri ve zorlanmışları arasında yanılmaktan kendisini kurtarmasını bilir.

    Gariptir ki görev ve sorum başında bulunanlardan belli başlı hiç kimse de hatıralarını yazmamıştır. Elimizde yalnız Atatürk'ün ''Nutuk''u var.

    Atatürk de, kızıp darılır, barışıp gene bozuşur, bazan huysuzluğu, bazan keyfi tutar, bir müddet herhangi bir dedikodunun etkisi altında haksızlığa kadar gider, sonra pişmanlık duyar, üstelik alayı, şakayı sever, fâniliği size bana benzer tabiî bir insandı. Şahıslar için bir ''değişmez'', bir de ''geçici'' övgü ve yermeleri vardır. Hemen her akşam ve her yerde meclisli ömür sürdüğü için, yanında bir iki defa bulunanlar, çok defa, şahıslar veya olaylar üzerine bu ''geçici'' övgü veya yermelerini duymuşlardır. Herkes duyduğunu tarih belgesi olarak vermeğe kalkarsa, sanatını bilmiyen bir tarihçi bu aykırılışmaların altında şüphesiz pek güçlük çeker. Atatürk'le devamlı birlikte bulunanlar da sevdikleri bir kimse için onun ''geçici'' övgüsünü, sevmedikleri için ''geçici'' yermesini öne sürmektedirler.

    Belli başlı adlar söz konusu olduğu zaman, bu şahsiyetleri nasıl görevlendirdiğine bakınız. Gerçek hükümlerini ancak böyle kavrıyabilirsiniz. Çünkü devlet ve halk işlerinde hiç lâubalîliği yoktu.

    Bir zamanlar akrabasından birini Nafia Vekilliğine tavsiye etmişti. Bir müddet sonra bir akşam:
    - Ben de onu su mühendisi sanırdım. Meğer sudan bir mühendis imiş, demişti.
    En yakın münasebette olduklarının bile devlet hizmetlerinden uzaklaştırılmasına hiç ses çıkarmamıştır.

    Hatıralar okunurken öyle bir duyguya da düşülüyor ki meselâ Atatürk işlerin sırrını ya sofrasında yalnız kaldığımız zaman zaman bana, ya bir gezintide baş başa bulunduğunuz vakit size, yahut aralarında bir üçüncüsü bulunmadığını görerek bir başkasına anlatmıştır.
    Mavi boncuk kimdedir?

    Haber vereyim ki Atatürk ne yaptığını, nasıl yapacağını, kimlere ne yaptıracağını, kimleri nasıl ve nerede kullanacağını bilir pek hesaplı bir adamdı. Yapmış oldukları üzerinde istediğiniz tenkitlerde bulunabilirsiniz. Fakat kendi varmak istediğine ulaşmaktan başka bir şey düşünmiyen, dostluklarının, yakınlıklarının, sözde sırdaşlıklarının üstünde bilhassa ''kendi kendine vefalı'' bir lider olduğu söz götürmez.

    Tarih boyunca bütün kendi gibi olanlara benzerdi. O da bal veren bir çiçek değil, her çiçeğin kendine göre balını almasını bilen bir arı idi. Her çiçeğin kovan peteklerinde şüphesiz bir payı vardır. Fakat çiçeklerden hiçbiri, eğer arı olmasaydı, petekteki balı yapabileceğini söyliyerek övünemez. Ama bu balı zehir sayanlar da bulunabilir.

    Otuz yıl nice kimselerden:
    - Ben olmasaydım... demeğe benzer sözler duymuşumdur.
    Şu var ki asıl mesele O'nun ''olmasında'' veya ''olmamasında'' idi. 1914'te Osmanlı Devletinin söz sahibi Enver yerine Mustafa Kemal olduğunu, 1919'da da Samsun'a Mustafa Kemal yerine Enver'in ayak bastığını bir tasarlayınız. Türk tarihinin gidişi başka türlü olurdu. Büyük fırsatlar fâni şahıslara bir milletin kaderini iyiye veya kötüye doğru değiştirmek imkânını verebilir.
    Geçenlerde bir yazıma şöyle başlamıştım: ''Elli altmış sularında mısın, uydur uydur anlat! Geçmiş dediğimiz şey de buna döndü. Bazı övünmeleri işittikçe ve bazı hatıraları okudukça içimi bir şüphe basıyor:

    - Acaba ben bu devrin içinde mi idim? Yoksa otuz yıl süren bir rüya hâli mi geçirdim?
    ''Benim tanıdığımı sandığım Atatürk, bana milletvekillerinden biri olduğum gibi gelen Meclisler, dinlemiş veya okumuş olmak sanısına düştüğüm hatipler ve yazarlar, acaba hepsi hayaletler mi idi? Yoksa hepsi çift idiler de ben sahte ikinciler ile beraber mi düşüp kalkıyordum? Doğrusu Shakes- pear'in listeleri arasında ya benden acayibi yoktur, yahut, eğer ben gerçekten o geçmişte yaşamışsam, eski devirden kalma olanların yüzlercesini hekimler, ruhçu ve akılcılar, trajedi, komedi, vodvil ve revü sanatkârları arasında dağıtıp ilme ve sanata hizmette bulunmalıyız."

    Bu yazı biraz mizah, biraz yerme kılıklı olmakla beraber tam içimin sesi idi.
    Ya ben kimim?
    Ben haddini bilen bir yazı adamıyım. Cumhuriyet devrine ''Akşam'' gazetesinin dört sahibinden ve iki başyazarından biri olarak girdim. Cumhuriyet Halk Partisinin iktidar devrinden ''Ulus'' gazetesinin ''eski'' başyazarı olarak çıktım. Otuz yıl yazdım, konuştum, dinledim ve gördüm. Hepsi bu.
    Kırk, bir olgunluk yaşıdır. Daha genç olanları bırakınız, bu yaştakilere bile geçen devre ait hangi hatıramı anlatsam, şaştıklarını görüyorum. Hemen hepsi:

    - Ne olur, bunları yazsanız... diyor.
    Ben de onları yanıma alıp 1881'den 1938'e doğru geçmişi dolaştırmak istiyorum. Bu dolaşmada benim dinlediklerimi işitecekler, gördüklerimi seyredecekler. Atatürk'ü ve onun devrini ben nasıl anladımsa öyle anlatmak istiyorum. Basit de bir metodum var. Fıkralar ve hatıralar içinde sindire sindire anlatmak! Gerçi bu bir dağıtmadır. Toplamayı okuyanlara bırakıyorum.
    Bir okul tarihi değil, kendi hatıralarımı yazdığımı unutmayınız.

    Kulağınıza bir şey söyliyeyim: Geçen devirde ne ben istedim, ne de bana vermediler. Hiç kimseden alacaklı değilim. Kendi orta hâlli köşemde bir fikir savaşçısı idim. Sonlarına yaklaşan ömrümü başka türlü bitirmeğe de niyetim yok.
    Şahıslar arasındaki anlaşmazlıklar ve rakiplikler beni ilgilendirmediği gibi, şu bunu sevmediği, bu onu çekemediği, o buna gücendiği için tarih olaylarının değişmesi de lâzım gelmez.
    Bu hatıralar gördüklerim ve işittiklerimdir.

    Gördüklerimin hepsi benden. İşittiklerimin çoğu Atatürk'ün ağzından!
    Birinci Dünya Harbi üzerine yazdığım hatıraların adı ''Zeytindağı'' idi. Bu Kudüs'te bir tepenin adı. Yedek subaylığımı onun üstündeki Dördüncü Ordu Karargâhında geçirmiştim. 1923'ten 1938'e kadar hayatımın büyük bir kısmı da Çankaya'da, Atatürk'ün yakınlığında geçti. Çocukluk, gençlik, askerlik ve ihtilâlcilik hikâyelerini, eski ve yeni köşkünde, kendi ağzından dinledim. ''Hâkimiyet-i Milliye'' ve ''Milliyet'' gazetelerinde çıkan ilk hatıralarını ben yazmışımdır. Birçok günler uzun boylu baş başa kaldık. Hindenburg'a ait fıkralar Almanya Büyük Elçiliğinin şikâyetlerine sebep olduğu için bu hatıraları yarıda kestik. Geri kalan notlar bende idi. Ölümünden sonra 19 Mayıs'ın ilk yıldönümünde bu notlardan mütarekede İstanbul'da geçirdiği günleri anlatan bölümlerini toplayıp bir küçük kitapta yayınlamıştım.

    Kuvay-ı Milliye ve devrim yıllarının birçok şöhretlerini, gerçek veya iğreti şahsiyetleri ile, Çankaya meclislerinde tanıdım. Atatürk'ün devlet sırlarını sofrasının üstüne döktüğü sanılmamalıdır. Resmî işlerini sorumlu hükûmet adamları ile görüşürdü. Akşam meclislerinde dostları ile buluşmak, olaylar ve şahıslar üzerine hatıralarını anlatmak, tartışmalarda bulunmak da eski âdeti idi.

    Onun herkesi fikir ve karakter değeri kadar sırlarına yaklaştıran, devamlı bir telkin sanatının inceliklerini pek iyi kavrayan yaman bir politikacı olduğu unutulmamalıdır. Son büyük Makedonyalı idi. Sofrasında bulunanlar onu kendi kafalarının iki kulağı ile dinlemişler, çok defa yanılmışlardır.

    Bir ''emir'' ve ''nehiy'' zorbası değil de inandırıcı, bağlayıcı bir lider olmayı istediği ve sevdiği için bazan yorucu, pek zeki olmıyanları şaşırtıcı dolaşık yollar seçmiştir.
    Atatürk'ün davasına ölesiye bağlı, fakat içini dökmekten hiç çekinmiyen fikir arkadaşlarından biri Recep Peker'di.
    Hatıralarım arasında şöyle bir not var:
    Âdeta şakalı bir konuşmadan sonra bahis bilmem neden bu korku meselesine geldi.
    Atatürk, yanında oturan Recep'e:
    - Sen benden korkmaz mısın? diye sordu.
    Recep güldü. Atatürk:
    - Karşıma geç! dedi.
    Geçti:
    - Korkar mısın, korkmaz mısın, söyle, dedi.
    - Hayır, dedi, ne senin arkadaşların korkaktırlar, ne de sen korkunçsun. Biz inanarak senin ideallerine bağlıyız. Sen sevilen adamsın, korkunç olamazsın.
    Atatürk:
    - Gel gene yanıma otur, dedi.
    Atatürk'ün anlatışı, ne nutuk söylemesine, ne de yazı yazmasına benzerdi. Ara sıra Rumeli ağzına kayan tatlı bir şivesi, gönül tellerine dokunan büyülü bir sesi, hiç bezginlik vermiyen renkli bir hikâye üslubu vardı. İnsanlarda beğenecek pek az şey bulmayı belki süs edinen nice titiz tenkitçiler, sohbet cazibesine kolayca kapılmışlardır.

    Geçen otuz yıllık geçmişe doğru ne zaman başımı çevirsem, o tepeyi bir türlü gözden kaybedemem. Öne gelir, geriye gider, yana kaçar, öyle olur ki ondan başka bir şey görünmez, o kadar kaplayıcıdır, olur ki hiç olmazsa ta uzaktan gölgesi vurur, fakat hatıralarımı o tepenin hükmü veya etkisi altından kurtaramam. Onun için bu kitabın adını ''Çankaya'' koydum.
    Büyükleri büyüklükleri, küçükleri küçüklükleri, bayağıları bayağılıkları, zevkleri acıları, hüzünleri tuhaflıkları ile içinden geçip geldiğim geçmiş seyredilmeğe değer.
    Görüşüme, anlayışıma güvendiğiniz kadar yazdıklarıma inanabilirsiniz.
    Yanılmış olabilirim. Hele, tarih hafızam pek zayıf olduğundan, yıl, ay ve olay sıralarında yanılabilirim.
    Zorlamak, bozmak veya değiştirmek... Hayır!
    Şarklılar için ya ''methiye'' ya ''hicviye'' vardır. İkbal adamlarını, ya borçlusunuz, baştan ayağa övmeli, ya kinlisiniz, tepeden tırnağa yermelisiniz. Bu türlü yazılarda şairin veya nesircinin hayal ve nüktelerini tatmakla kalırsınız. Fakat adamı tanımazsınız. Şark devlet adamlarının hatıraları da övünmekten veya savunmaktan öte geçmez.

    Atatürk övülmekten hiç şüphesiz hoşlanmakla beraber, meselâ, Türkiye'de yayınlanmasına izin verilmiyen Armstrong'un ''Bozkurd''u kendi üzerine yazılmış eserler arasında en beğendiği idi. Bu kitabın haksız ve yanlış, hatta doğru da olsa yazılmasını hoş bulmıyacağımız tarafları olsa bile, Atatürk'ün şahsiyet ve karakter sırlarına hayli yaklaşan bir tarafı olmalı idi.

    Hikâyeyi birçok kimseler bilir.
    Atatürk İzmir'e bir gidişinde Kordon boyundaki evinin salonuna büyük bir sofra kurulur.
    Davetliler tamam olup oturulacağı vakit, sokakta biriken halkın içerisini seyrettiğini istemiyen vali,
    Perdelerin indirilmesini emreder. Atatürk der ki:
    - Vali bey, dışarıdaki halk acaba bizim ne yaptığımızı sanıyor?
    İçki içtiğimizden şüphesi yok.
    Fakat şimdi masa üstünde kadın da oynattığımızı ve kim bilir daha neler yaptığımızı zannedecekler.
    İçki içmekten başka bir şey yapmadığımızı görmeleri için perdelerinizi açtırınız.
    Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. Sofranın iki türlü dağılışı vardı. Ya Atatürk'e iyice uyku ve yorgunluk basar, arkadaşlarına izin verir ve yatak odasına çıkar, yahut, yabancı ve yarı bildiklerle vedalaşıp birkaç yakın arkadaşını alıkoyardı. Yemek odasında veya eğer bahar ve yaz günleri ise, köşkün bahçesinde kalanlarla biraz daha vakit geçirdikten sonra, hafifler ve ayrılırdı.
    O gece bazı aşırıca sahneler geçti. Gülüşe oynaşa sabahladık.
    Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık.
    Çıkıp gideceğimiz sıra kendisine dedim ki:
    - Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdı. Biz yanınızdayız.
    Sizi ve eserinizi daha iyi tanıyoruz. İzin verir misiniz?
    Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak...

    Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:
    - Dün geceyi yazacak mısınız?
    - Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?
    - Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki...
    Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.
    Yaptığını saklamak riyakârlığından, kendi gibi, halkı da kurtarmaya çalıştı.
    Bir yaz ikindisi Dolmabahçe Sarayı'ndan bir motörle Kalamış Körfezi'ne kadar uzanmıştık.
    Koy sandal dolu idi. Ortalarına sokulduk. Herkesin gözü Atatürk'te ve hepsi put.
    Ses yok, kımıldanış yok. Atatürk garsona:
    - Bize bira getiriniz, dedi.
    Getirdiler. Kadehini kaldırarak:
    - Şerefinize vatandaşlar... deyince kimi yanı başında, kimi oturduğu yerin altında sakladığı içki kadehlerini:
    - Şerefine paşam... diye kaldırıp içtiler. Bütün koy neşe içinde çalkalanıp durdu.
    Hatıralarımdan gizleme çabasına düşmeyişim, yalnız Atatürk'ün o sabahki öğüdünü tutmak için değildir. Atatürk kadar iç ve dış, özel ve resmî yaşayışı birbirine karışan, iç içe giren, hatta birbirinden ayrılmayan belki pek az tarih adamı vardır. İç yaşayışı üzerine hikâyeler yazılması doğru değildir diye görünebilir. Fakat onu anlamak ve o anlatmak için bunlar, devrimlerinden veya eserlerinden herhangi birinin cansız belgeleri kadar faydalı olsa gerek. Atatürk, toplam hesaplaşmasında, içinde göründüğü bütün olayların üstünden bakar olur. Dikeni çalısı ayağınızı yalıyarak indirdiğiniz bir dağ gibi, geri dönüp baktığınızda onun ancak yüceliği altında ezilirsiniz.
    Herkes gibi Atatürk'ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve
    Ofkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur.
    Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır.
    Atatürk'ü ayıklıyarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.
    Büyük adamlar için hayranları, dostları, düşmanları, hatta uşakları hatıra yazmışlardır.
    Napoleon bir akşam sofrada otururken, yeni oynanan bir piyesten bahsederler. Piyeste bir de imparator rolü varmış. Napoleon, bu role hangi aktörün çıkmış olduğunu sormuş. Sonra da kendisini saraya çağırtarak:
    - İmparator rolünü nasıl yaptın, tekrarla da bir göreyim, demiş.
    Aktörün rolü pek iyi yapmış olduğunu söylemeğe lüzum yok. Fakat Napoleon'un bizzat kendisi imparator! Bir imparatorun ne gibi hâllerde nasıl davranacağını onun kadar bilmek kimin haddi?
    - Yerinize oturunuz, der ve kalkıp bu rolün nasıl yapılması lâzım geldiği hakkında kendisi canlı bir ders verir.
    Olayı Napoleon'un uşağı yazmıştır. İmparatoru daima başında tacı ve altında tahtı ile göstermek isteyen safdil âşıkları için:
    - Anlatılmasa daha iyi olmaz mıydı? denecek bir hikâyedir ama, bizi Napoleon'un insanlığına yaklaştırıcı ve ısındırıcı bir tadı yok mu?
    Asıl mesele kötülü iyili, aşağılı yüksekli hatıralar içinde bir tarih adamının nasıl kişilik bağladığıdır.
    Cumhuriyetin ilk zamanlarında memlekette Atatürk düşmanlığını yaymak için
    Bilhassa hususî hayatını ele alanlar pek çoktu.
    Bunlardan biri, Kocaeli köylerinden birinde Atatürk'ün koynuna her gece bir bakir kız verildiğini söyler.
    Ak sakallı bir ihtiyar der ki:
    - Haydi be canım, ölünceye kadar her gece bir kız verseler, Yunan askerlerinin bir gecede yaptığını yapmağa ömrü yetmez.
    Sıcağı sıcağına zafer günlerinde böyle idi.
    Daha sonra, Serbest Fırka denemesinde bizim ak sakallının hafızasından hayli kaybettiğini de gördük.
    Falih Rıfkı ATAY


    devam edecek.......................

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Mustafa Kemal1881 - 1914Çocukluğu ve İlk Gençliği

    Atatürk 1881 tarihinde Selânik'te Ahmet Subaşı Mahallesi'nde Sanayi Okulu karşısında orta hâlli bir ahşap evde doğdu. Babasının adı Ali Rıza, anasının Zübeyde'dir. Otuz yaşını geçen evli kadınlara dendiği üzere, Zübeyde Molla Selânik'e birkaç saat uzak Sarıyer adlı bir Yörük köyündendir. Mustafa Kemal ana tarafından Yörüktür. Ondaki Altaylı tipi bundan olsa gerek.
    Ama aslı Tesalya fethinden sonra Anadolu'dan göçmüş, 1810'da Vodina'da Sarıgöl bucağından Selânik'e gelip yerleşmiştir. Bu göçmenin adı Feyzullah'tır, soyadı Hacı Sofular. Kızı Zübeyde'nin iki kardeşi vardı. Biri Lankaza'da ahçılık eden Hasan, ikincisi Selânik eşrafından Hacı Sami Bey'in çiftliğinde Subaşı Hüseyin.

    Genç yaşında evlendiği Ali Rıza Efendi, Katerin ilçesinin Pasaport Köprü denen yerinde gümrük muhafaza memuru idi. Aralarında yirmi yaş fark vardı. Kızıl bıyıklı ve iri yarı idi. Babasına Kırmızı Hafız Ahmed derlerdi. Aydın'ın Söke taraflarından gelmişlerdi. Memurlukta iyi geçinemediği için keresteci Cafer Efendi ile ortak olmuştu. Önce iyi kazanıyordu. Islahhane semtindeki üç katlı evi bu sırada aldı. Sonra işleri bozulunca 1887'de kayıptan ve sıkıntıdan acılanarak öldü. Bir kızı Naciye'yi daha önce kaybetmiştir.

    Şark'ta büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uydurmak istiyenler çıkar. Mustafa Kemal kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilân edildiği güne raslıyan 23 Aralıkta Selânik'te kurulmuş Asakir'i Milliye Taburundaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir millî kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum. hatta bir gün alaylıca bir dille:

    - Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir.
    Ali Rıza Efendi sağ iken bu orta hâlli ailenin başlıca kaygısı çocuklarını okutup yetiştirebilmekti. Mustafa yedi yaşına basınca ana baba arasında anlaşmazlık çıktı. Zübeyde Mollaya göre oğlu ilâhilerle Kasımpaşa semtine yakın medrese ilkokuluna, babasına göre yeni usul eğitim yapan Şemsi Efendi Okuluna gitmeli idi. Atatürk der ki:

    - Nihayet babam bir kurnazlıkla işin içinden çıktı. Önce ilâhi ve alayla mahalle mektebine başladım. Biraz sonra Şemsi Efendi Okuluna yazıldım.
    Mustafa pek küçük yaşta öksüz kaldı. Ailenin geçineceği olmadığı için anası oğlunu okuldan alarak Lankaya taraflarında ağabeyi Hüseyin ağanın çiftliğine gittiler. Dayısı Mustafa'yı çiftlik işlerinde yetiştirmeğe karar verdi. Atatürk kız kardeşi ile beraber karga kovmak için bakla tarlası bekçiliği ettiğini hiç unutmamıştır. Devlet başkanlığı zamanında bir misafiri bu tarla bekçiliği hikâyesine:

    - Aman efendimiz... yollu, estağfurullaha benzer, bir inanamazlık göstermesi üzerine:
    - Evet öyledir. Ben de herkes gibi doğdum, büyüdüm. Doğuşumda bir ayrılık varsa Türk oluşumdan ibarettir, demişti.

    Bir halk çocuğu olmakla övünürdü.

    Mustafa'yı yakındaki bir Rum okuluna vermeği düşündüler. Vazgeçtiler. Çiftlik yazıcısı Karabet Efendinin derslerinden pek faydalandığı yoktu. Lankaya'da beş altı ay kaldıktan sonra bir sonbahar günü dayısı ile çayırda dolaşırken Mustafa'yı eve çağırdılar. Selânik'te teyzesi yeniden okula yollamak için çocuğu yanına almaya karar vermişti. O zaman on yaşında bulunan Mustafa'ya göre çiftlikte kalsa daha iyi idi. Fakat ister istemez anası ile Selânik'e döndü. Halasının kocası gümrük memurlarından Hacı Hüseyin Efendi idi. Okul işinde bu aileye Evrenoszade Muhsin Bey yardımda bulunmuştu. Atatürk'ten çok defa bu Muhsin Bey ailesine bağlılığını duymuşumdur.

    1894'te Selânik'te sivil rüştiye (ortaokul) mektebine girdi. Fakat orta öğretimini burada tamamlamak kısmet olmadı. Aynı zamanda müdür yardımcılığı eden ve kendine Kaymak Hafız denen matematik hocası Hüseyin Efendi bol dayak atan sert bir kimse idi. Atatürk derdi ki:
    - Berbat bir adamdı. Ondan çok korkardım. Beni döverse ne yaparım, diye düşünürdüm.
    Nitekim sınıf arkadaşlarından biri ile kavga ettiği sırada Kaymak Hafız'ın eline düştü. İnsafsızca dayak yedi, kan içinde kaldı ve bu yüzden okuldan çıktı.

    Komşularından Kadri Bey adında bir binbaşının oğlu Ahmet askerî rüştiyeye gidiyordu. Onun asker esvabına imrenen Mustafa ille aynı okula girmek, sokakta gördüğü üniformalı subaylar gibi olmak hevesine kapıldı. Anasını yokladı. Hiç de asker olması taraflısı değildi. O kimseden habersiz kabul imtihanlarına girdi ve sağladığı başarı ile kendisini öğretim süresi dört yıl olan rüştiyenin üçüncü sınıfına aldılar. Zübeyde Hanım olup bitene boyun eğmek zorunda kaldı. Arkadaşları arasında hemen kendini göstermişti. Matematiğe bilhassa meraklı idi: ''Az bir zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki daha çok bilgi edindim. Dersler üstünde problemlerle uğraşıyordum. Yazılı sualler hazırlıyordum. Matematik hocası da yazı ile cevap verirdi. Hocamın adı Mustafa idi. Bir gün bana, oğlum senin de adın Mustafa benim de. Bu böyle olmaz. Arada bir fark bulunmalı. Bundan sonra senin adının sonuna bir Kemal ekliyelim dedi. O günden beri adım Mustafa Kemal'dir.'' Hoca sert bir adamdı. Sınıfta birinci ikinci tanımazdı. Bir gün bize:

    - Aranızda kendilerine kimler güveniyorlarsa kalksınlar, onları müzakereci yapacağım, dedi. Önce durakladım. Öyleleri ayağa kalktı ki ben oturmayı daha doğru buldum. Bunlardan birinin de müzakereciliği altına girdim. Müzakere ortasında dayanamadım, ayağa kalkarak, ben bundan daha iyi yaparım, dedim. Bunun üzerine hoca beni müzakereci yaptı ve eskisini benim altıma koydu.
    Çocukluk arkadaşlarının anlattığına göre rüştiyede iken Kulekapı Mahallesi'nde bir kızla bir aşk hikâyesi olmuştur. Akşamları okuldan çıkar çıkmaz eve koşar, esvaplarını ütületir, zıpzıp oynıyan çocukları seyretmek bahanesi ile kızı pencereden görmeğe gidermiş. Ölüm yatağına kadar süren iyi giyinmek titizliği bu aşk günlerinden kalmıştır, derler.

    Mustafa Kemal 1898 yılı başında asker rüştiyesinden sınıfın dördüncüsü olarak diploma aldığı vakit on beş yaşında.

    Anası Zübeyde Hanım kocasından kalma dul maaşı ile geçinemiyordu. O sırada Larisa'dan göçmen olarak gelen tütün rejisi memurlarından otuz iki-otuz üç yaşlarındaki Ragıp Bey'le evlendi. O da eski karısından iki veya üç çocuklu bir duldu. Ragıp Bey iç güvey olarak eve geldi. Mustafa Kemal bu evlenmeyi bir türlü içine sindirememişti. Evi bırakarak Horhor Mahallesi'nde oturan halası Emine Hanımın yanına gitti. Manastır askerî idadisine (lise) gidinciye kadar anasının evine pek az uğradı. Yeni baba üvey oğluna saygılı idi. Birinci Dünya Savaşından sonra, işleri için kalmış olduğu Selânik'te ölmüş, Atatürk kendisine devamlı olarak yardım etmiştir. Yeni bir baba edinmek gururunun almıyacağı bir şeydi ama, Ragıp Bey için kötü bir hatırası da yoktu. Üvey ağabeyi Süreyya için pek iyi konuştuğunu hatırlarım. Bilindiği üzere Türk kadınının o kapalılık devirlerinde Türkler arasında cinsî ahlâk pek bozuktu. Delikanlı için güzellik bir tehlike idi. Mustafa Kemal de altın yeleleri, henüz terliyen sırma bıyıkları, pembe teni, mavi gözleri ile bir erkek güzeli idi. Bir gün kendisini Süreyya ağabey çağırmış, sustalı bir çakı vermiş.

    - Ne olur olmaz, ırzını bununla koruyacaksın, demiş. Yüzbaşı Süreyya Toyran'da intihar etmiştir. İkinci üvey kardeşi reji memuru Hakkı Bey'di.
    Son sınıf imtihanlarına ''mümeyyiz'' olarak gelen Hasan Bey adında bir kurmay, Mustafa Kemal'e idadi öğrenimini nerede yapacağını sormuş. İstanbul'a gitmek istediğini söyleyince:
    - Hayır, demiş, Manastır'a gidin. Daha iyi yetişirsiniz.
    Üç arkadaşı ile Manastır'a gitti. Kendisi lisedeki ilk zamanlarını şöyle anlatmıştı:
    - Bana matematik çok kolay geldi. Kendimi bu derse verdim. Fakat Fransızcada geri idim. İlk üç aylık tatili geçirmek üzere Selânik'e geldiğimde gizlice Fransız mektebinin hususî sınıfına devam ettim. Fransızcamı ilerlettim.

    Bu mektep Tophane'deki Colléyye des fréres'di. Mustafa Kemal'e göre ''bir kurmay mutlak bir yabancı dil bilmeli" idi.
    Arkadaşları arasında güzel konuşan ve şiir yazan Ömer Naci vardı: ''Bir gün benden okumak için kitap istedi. Verdiklerimden hiçbirini beğenmemesi pek gücüme gitti. Edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Şiire heves ettim. Eğer kitabet hocam alay emini Mehmet Asım Efendi imdadıma yetişmeseydi şair olup çıkacaktım. Asım Efendi bir gün beni çağırdı, bak oğlum, dedi, şiiri, edebiyatı bırak, sen iyi bir asker olmalısın, öteki hocaların da benim fikrimde, sen Naci'ye bakma, hayalperest bir çocuk o, ilerde iyi bir şair ve kâtip olabilir, fakat iyi asker olamaz, dedi. Gerçekten de hocamın dediği çıktı. Ömer Naci çok istediği halde kurmay olamadı.''

    Mustafa Kemal tarihe de meraklı idi. Hocası bir milliyetçi subaydı.

    19 uncu asırda en büyük savaşımız 1877-78 Türkiye - Rusya Harbi olmuştu. Ruslar İstanbul kapılarına kadar gelmişlerdi. Mustafa Kemal henüz doğmamıştı. Fakat Manastır asker lisesinde o yıkıcı bozgunun sebeplerini öğrenmeye büyük önem verdi idi. Manastır çevresinde Sırp ve Bulgar çeteleri dağa çıkmakta, Türk köylerini basmakta idiler. Mustafa Kemal'in içine ilk defa bu lisede vatan kaygısı çöktü. Topraklarımız üstünde ağırlaşan tehlike havasını nefesleri içinde duyduğu sırada 1897 Türk - Yunan Savaşı çıktı. ''Gençliğimin en heyecanlı günlerini yaşadım. Küçük yaşıma bakmıyarak gönüllüler arasına katılmak istiyordum.''

    Gençler davul zurna sesleri arasında, ellerinde bayrakları ile cepheye koşuyorlardı. Aralarında bıyıkları henüz terliyen çocuklar da var. Bazı arkadaşlarının anlattıklarına göre o da arkadaşlarından biri ile okuldan kaçtı. Katılacakları bir kıta ararken gece vakti bir kapı önüne geldiler. Mustafa Kemal kapı tokmağını vurdu. Kapıyı açan kadın sesini çıkarmadan içeri çekildi. Sonra lâmbayı gençlerin yüzüne tutarak:

    - Mustafa sen burada ne arıyorsun? dedi.
    Bu, Selânik'te uzun müddet kalmış, Zübeyde Hanımı tanıyan bir Bulgar kadını idi. Mustafa'yı içeri alarak:
    - Nereye gidiyorsun? dedi.
    - Cepheye... Yunanlılarla çarpışmaya...

    Kadıncağız güçlükle Mustafa Kemal'i kararından vazgeçirebildi.
    Çocukluk ve ilk gençliği hikâyesini bitirmeden önce Mustafa Kemal'in çok onurlu olduğunu söyliyelim. Mahallesinde sokak oyunlarını seyreder, fakat katılmazdı. O zamanki arkadaşlarından birinin anlattığına göre bir gün komşu çocukları birdirbir oynuyorlarmış. Kendisini de çağırmışlar:

    - Gel, sen de oyna, demişler.
    Mustafa:
    - Peki, demiş ve olduğu yerde ayakta durmuş.
    - Ama eğil ki atlıyalım, demişler.
    Mustafa başını sallıyarak:
    - Ben eğilmem. Üstümden böyle atlıyabilirseniz atlayın, diye cevap vermiş.

    Mustafa Kemal 13 Mart 1889'da Pangaltı'da harp okuluna girmiştir.
    Mustafa Kemal'in Atatürklüğü bu okulda başlıyacaktır. Onun için 19 uncu yüzyıl sonunda içinde doğup büyüdüğü ortamın şartları üzerine bir göz gezdirelim.
    Bir çocukluk arkadaşı der ki:

    - Bir kolağasının kızı Müjgân'ı sevmişti. Ona verirler mi idi, şüphesinde iken, yolla ananı, nişanlan, demişlerdi. Onurunu hiçbir şeye değişmediği için, reddedilmekten, karşılık görmemekten çekinirdi. Utangaçtı. Büyük yaşlarına kadar içki bu utangaçlıktan sıyrılmasına yardım etmiştir. Kadınlara yalvaranlara kızardı. Hayali genişti. Saatlerce kendi başına düşündüğü olurdu.

    devam edecek...................

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Ortam

    Mustafa Kemal Makedonya'da doğdu ve büyüdü. Makedonya on yedinci asrın sonlarına kadar Viyana kapılarına doğru giden Osmanlı ordularının fetih destanları havası içinde idi. Makedonya'da yerleşen Türklerin bir adı da ''evlâd-ı fâtihan'', ''fatihlerin çocukları''dır. On yedinci yüzyıldan beri Batı yeniçağa ulaşma yolundadır. Osmanlı İmparatorluğu Cermen ve Islav akınları önünde ülkeler kaybetmiştir. Büyük Petro Rusya'yı Batı medeniyet düzeni içine sokmuştur. Osmanlı Devleti Batı önünde bu çekilişinin ana sebepleri üzerinde esaslı durmamıştır. Medrese ulum-i akliye denen müsbet ilimlere büsbütün kapılarını kapamıştır.

    Devlet zayıfladıkça, eskisi gibi doyumluk ve ulufe alamıyan yeniçeriler büsbütün disiplinden çıkarak ikide bir kazan kaldırır, padişah indirir, vezir boğdurur, yeni deyimi ile, sık sık ''taklîb-i hükûmet = hükûmet devirme'' krizleri iç huzuru büsbütün bozucu olmuşlardır. On sekizinci asrın ortalarından beri kurtulmak için Batı sistemi bir ordu ve düzen kurmayı düşünenler olmuşsa da çoğu seslerini bile yükseltmek cesaretini gösterememişler, Müslüman halk yığınlarını ve iktidarları baskısı altında tutan medreseden yetişme ve gittikçe daha düşük, daha dar kafalı ve ''müteassıp'' ulema takımı ise herhangi bakımdan Batı'ya benzemeği ve uymayı ''küfür'' saydığı için, Üçüncü Selim gibi, yeniçeriler yanında bir de ''Nizam-ı Cedid'' denen Batı sistemi ordu kuranlar da boğazlanmışlar (1808) ve kurdukları ordu dağıtılmıştır.
    Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için dış politika hiyanetleri Osmanlı topluluğundan ayrılmak istiyen ve Fenerli denen Rumların elinde idi.

    1808'de Fransız ihtilâli milliyetçilik ve hürriyet ülküsünü çoktan yaydığı için, Avrupa'nın kapı eşiğindeki imparatorluk Hristiyanları da uyanmışlardı. Bilindiği üzere Türkler, İspanyolların yaptığı gibi, kendi dinlerinden olmıyanları öldürmemişlerdir. Bu bir yandan, İslâm dininin kitap ve peygamber sahibi öteki dinlere karşı tolérance'ından, bir yandan da Müslüman olmıyanlar haraca bağlandığı için Hristiyanların belli başlı vergi kaynağı olmalarından ileri gelir. Yunan isyanı sırasında Avrupa Türkiyesindeki vilâyetlerde suçlu suçsuz Rum öldüren bir paşaya yazdığı mektupta sadrazam, yalnız, neden suçsuzları da öldürüyorsun, demez, her öldürdüğün Hristiyanla devlete vergi kaybettirdiğini unutuyor musun, der.

    Cermen ve Islav akınları ve büyük Batı devletlerinin baskısı altında Romanya elden çıkmış, Sırbistan ve Yunanistan bağımsızlık yolunu tutmuş, devletin zaafını sömüren bir vali, Mehmet Ali Paşa, devletine baş kaldırarak Mısır'ı hükmü altına almıştır.

    Sonunda yeniçeriliği İkinci Mahmud, kabristanlardaki mezar taşlarına kadar kırarak kaldırmış, bir yeni ordu kurmuştu. Padişah tarafından Türkiye'ye çağrılan Prusya subayları arasındaki Moltke 7 Nisan 1836'da Beyoğlu'ndan yazdığı mektubunda Osmanlı İmparatorluğunun durumunu şöyle anlatmaktadır: ''Uzun zaman Avrupa ordularının görevi, Osmanlı egemenliğine set çekmekti. Bugün ise Avrupa politikasının tasası bu devletin kendi varlığını koruyabilmesidir. İslâmlığın Batı'nın büyük bir kısmını hükmü altında tutacağından haklı olarak korkulduğu devir geçeli pek çok olmamıştır. Hristiyanlığın asırlardan beri kök saldığı ülkeler, havarilerin klâsik toprağı, Korinth ve Efes, Nikomedya, İskenderiye, Sinodlar ve kiliseler şehri İznik, Hristiyanlığın beşiği ve İsa'nın mezarı, Filistin ve Kudüs, hepsi önce Müslümanların, sonra Türklerin ellerine geçmiştir. Müslümanlar Avrupa'nın bütün şövalyelerine karşı mukaddes toprakları savunmuşlardı. Roma İmparatorluğunun uzun ömrüne son vermek ve 1000 yıldan fazla zamandan beri İsa ve azizlerinin kullandığı Ayasofya Kilisesi'ni cami yapmak onlara kısmet olmuştur.

    Türkler Steiermak ve Salzburg'a kadar ilerlemişlerdi. O zamanki Avrupa'nın en başta gelen hükümdarı başkentinden kaçmış, nerede ise Viyana'daki Stephan Kilisesi de Bizans'taki Ayasofya gibi bir cami olacaktı.

    ''O vakitler Afrika çöllerinden Hazar Denizi'ne ve Hind Okyanusu'ndan Atlantik kıyılarına kadar bütün ülkeler Osmanlı padişahının emrinde idi. Venedik'le Alman imparatorları Bab-ı âli'nin haraç defterine kayıtlı idiler. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü ona boyun eğmiştir. Nil, Fırat ve hemen hemen Tuna Türk nehirleri, Ege ve Karadeniz Türk iç denizleri olmuştu. Bunun üzerinden iki yüzyıl geçmemiştir ki aynı ulu imparatorluk gözlerimizin önünde bir dağılma ve çözülme tablosu olarak durmaktadır ve bu hâl onun yakında sona ereceğini anlatıyor gibi...
    ''Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır. Eflak ve Sırbistan Bab-ı âli'nin egemenliğini ancak görünüşte tanımaktadır.

    Türkler bu yerlerden sürüldüklerini görmektedirler. Mısır bir bağımlı eyaletten fazla bir 'düşman hükûmet'tir. Zengin Suriye ve Kilikya, alınışı elli beş hücum ve yetmiş bin insan hayatına mal olan Girit, kılıç bile çekilmeden elden çıkmış ve bir asi paşanın malı olmuştur (1). Trablus'ta egemenlik henüz şöyle böyle kurulmuşken yeniden gene elden çıkmak üzere. Akdeniz kıyılarındaki öteki Müslüman ülkelerinin artık Bab-ı âli ile hemen hemen hiç bağlantısı yok. Eğer Fransa bu ülkelerden en güzelini kendisi için alıkoymakta kararsız ise bu, İstanbul'daki vezirler divanından fazla St. James'teki İngiliz kabinesinden çekinmekte oluşundandır. Arabistan'da, hatta mübarek şehirlerde, Medine ve Mekke'de çok eskiden beri padişahın gerçek hiçbir hükmü yok.

    Hükûmete bağlı yerlerde de padişahların hükümranlık hakkı çoğu zaman sınırlı. Fırat ve Dicle kıyılarındaki milletler pek az bağlılık göstermekte, Karadeniz ve Bosna'daki eşraf padişahın iradesinden fazla kendi çıkarlarına düşkün. İstanbul'dan uzaktaki şehirlerin oligarşik bir idare şekilleri var. Öyle ki hemen hemen bağımsız gibi bir şey.

    ''Böylece Osmanlı saltanatı gerçekte bir krallıklar, prenslikler ve cumhuriyetler yığını haline gelmiştir. Bunları uzun bir alışkanlıkla, Kur'an birliğinden başka tutan bir şey yoktur.
    ''Çok eskiden beri Avrupa politikası Bab-ı âli'yi menfaatlerine aykırı harplere sürüklemiş veya geniş topraklara mal olan barışlara zorlamıştır. Fakat devletin kendi toprağında, Batı'nın bütün ordu ve donanmasından daha korkunç görünen bir düşman vardı. 3 üncü Selim yeniçerilerle savaşının taht ve hayatına mal olduğu tek hükümdar değildi. Buna rağmen onun yerine geçen Mahmud II bu askere güvenmektense bir reformun tehlikesini göze almayı yeğ gördü. Dereler gibi kan akıtarak maksadına ermiştir.

    Padişah Türk ordusunu yok ettiği için kendini bahtiyar sanırken, Yunan yarımadasındaki ayaklanmayı bastırmak için Mısır Valisi Mehmet Ali'yi yardımcı çağırmak zorunda kalmıştır. O zaman üç Hristiyan devlet, Fransa, İngiltere ve Rusya, aralarındaki geçimsizliği unutarak, ilk ikisi padişahın donanmasını vurup bitirdiler. Rusya'ya da Türkiye'nin kalbinin yolunu açtılar.

    devam edecek.................

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    ''Memleket aldığı bunca yarayı iyileştirmeden Mısır paşası Suriye'den ilerliyerek Sultan Osman'ın son torunu devletinin batması tehlikesi altında kaldı. Yeni kurulmuş ordu isyancılara karşı koydu ise de haremden yetişme generaller bu orduyu harcamışlardı. Sultan Mahmud Rusya'yı yardıma çağırdı. Tabiî düşmanı ona gemileri, parası ve askeri ile yardıma geldi. O vakit dünya, 151.000 Rus askerinin padişah ve sarayını savunmak için Boğaziçi Asya yakasındaki tepelerde ordugâh kurması gibi garip bir olay karşısında kaldı. Türkler arasında büyük bir hoşnutsuzluk baş göstermişti. Yenilikler birçok menfaatleri zedelemişti. Ulema nüfuzlarını kaybetme kaygısı içinde idiler. Ölümden arta kalan binlerce yeniçeri ile, boğulan, denize atılan veya topla vurulan binlercesinin dostları, yakınları her yere sokulmuşlardı. Ermeniler yakında uğradıkları zulümleri unutmamışlar, Rumlar ise başta Türkleri düşman ve Rusları ise kendi dindaşları saymakta idiler. Türkiye bir ordu çıkaracak hâlde değildi.

    ''Yabancı ordular imparatorluğu batış uçurumuna kadar sürüklemişler, gene yabancı ordular onu kurtarmışlardı. Türkler kendilerinin de bir orduları olmasını istiyorlardı. Büyük çaba ile 70.000 kişilik bir ordu kurabildiler. Bu kuvvetin Osmanlı İmparatorluğu ülkelerini koruması için ne kadar yetersiz olduğu haritaya bir bakışla hemen anlaşılabilir. Birçok yerlere dağılan böyle bir kuvveti, tehlikeye uğrayan bir noktaya toplamıya sadece mesafeler engel olur. Bağdat'taki asker Arnavutluk'taki İşkodra'dan üç yüz elli mil uzaktadır. Şimdilik Türk ordusu eski ve tamamiyle sarsılmış bir temel üzerinde yeni bir yapıdır. Osmanlı hükûmeti bugün güvenliğini ordusundan fazla yapacağı anlaşmalarla sağlıyabilir. Osmanlı Devletinin her şeyden önce düzenli bir idareye ihtiyacı var. Şimdiki idare ile hatta bu yetmiş bin kişilik zayıf orduyu bile devamlı olarak zor besleyebilir.

    ''Memleket fakir. Devlet gelirleri azalmıştır. İhtiyaçları karşılamak için hükûmetin yapabileceği son şeyler, servetlere ve miraslara el koymak, devlet hizmetlerini satmak, hediyeler koparmak, paranın ayarını bozmaktır. Para ayarının bozulması son haddine gitmiştir. Bu belâ Türkiye'de her memleketten fazla ağırdır. Çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır. Servet denen şey çok defa paradan ibarettir. Türkiye'de para malın kendisidir. Çok yüksek olan yüzde yirmi resmî faiz sermayelerin işletilmesi için bir belge olmaktan çok uzaktır. Bu, sadece parayı elden çıkarmanın bağlı olduğu tehlikeyi gösterir. Burada bütün zenginliklerin esas şartı, onları kurtarabilmektir. Hristiyan ve Yahudi bir fabrika, bir değirmen veya bir çiftlik kurmaktansa yüz bin liraya bir mücevher satın almayı daha iyi bulur. Eğer bir hükûmetin ilk şartlarından biri güven duygusu uyandırmaksa, Türk idaresi bu görevi asla yerine getirmemiştir. Hristiyan ve Yahudilere yapılan haksızlıklar, herhangi birinin sermayesini ancak zamanla kâr getirecek işlere yatırmasına elvermez. Ticaret bir mamul eşya ve ham madde değişiminden ibaret. Türk, ham maddesi kendi toprağında yetişen bir okka dokunmuş kumaşa, on okka ham ipliğini verir.

    ''Tarım durumu bundan da kötü. Eskiden mahsullerinin yarısını İstanbul'a getirmek zorunda bulunan Buğdan, Eflak ve Mısır'ın, bu büyük zahire ambarlarının kapanmış olmasından hayat pahalılığı durmadan artmıştır. Hükûmet kendi kendine tesbit ettiği fiyatlarla satın aldığından memlekette kimse tarımla uğraşmak istemez. Zorla satın almalar bu Türkiye'de, yangın ve vebanın ikisi bir arada olmasından daha büyük belâ. Bu yalnız refahı yok etmekle kalmaz, refahın kaynaklarını da kurutur. Böylelikle hükûmet, 800.000 nüfuslu bir şehrin kapılarından bir saat ötede uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeksizin dururken, buğdayı Odesa'dan satın almak zorunda kalır.

    ''Bir zamanlar o kadar kuvvetli devlet yapısının dış uzuvları kurumuş, bütün hayat kalbine çekilmiştir. Başşehrin sokaklarındaki bir ayaklanma Osmanlı hükümdarlığının ölüm olayı olabilir. Bu devlet düşme sırasında durabilir ve kendini organik bakımdan yenileyebilir mi, yahut yok olmak kaderinde midir, bunu gelecek gösterecektir.''

    Bu tablo karşısında Osmanlı Devletinin on dokuzuncu asırdan nasıl sağ çıkabildiğine insanın inanmıyacağı gelir. Gerçi Abdülmecid devrinde biri 1839'da, biri 1856'da reform fermanları Hristiyanlara hukuk eşitliği vererek, bilhassa Rusya'nın elinden savaş ve imparatorluğu parçalama bahanesini almak, Avrupa sistemi okullar açarak, sivil idare kurarak, hükûmete batıkâri bir kuruluş vererek yeni düzen yolunda ilerlemek istemiştir. Fakat asıl davanın devletin teokratik karakterine son vermek, din ve dünya işlerini ayırmak, ticaret ve endüstri yoluna dökülmek olduğu bir türlü anlaşılamamış, kilise ve okul el birliği ile gelişen ve ilerliyen eski ''reaya'' memleket ekonomisine hâkim olmuşlar, Türkler kendi ülkelerinde bu eski ''reaya''nın ve imtiyazlı yabancıların tepeden baktıkları sömürge yerlileri hâline düşmüşlerdir. Reform hareketlerine rağmen, sivil okulları, hatta üniversite, şeriatçıların kontrolü altında idi.

    Batı'nın pençesinden kurtulmak için girişilen reformları medrese ve cami asla benimsememiş, halk yığınları da onların manevî hâkimiyeti altında olduğu için, Batı medeniyetçiliği pek küçük bir azınlığın malı olmuştur. Daha yirminci yüzyıl başlarında bile ancak İstanbul, Selânik ve Beyrut gibi Frenkli ve Hristiyanlı şehirlerde kravatlı ve Avrupa giyimli Türklere raslanırdı. Taşralarda sivil ve asker idare adamları ile halk arasında fark, sömürgelerdeki koloni adamları ile yerliler arasındaki farkı andırırdı. Orduda okuma yazma bilmiyen küçük, orta ve yüksek rütbeli subaylar çoktu.



    devam edecek............

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!


    On dokuzuncu asrın sonlarına doğru ''can çekişen'' hasta adamın en zayıf yeri Makedonya'dır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Selânik'e inmek, Yunanistan kuzeye, Sırbistan güneye doğru genişlemek, Bulgaristan büyümek ister. Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri Makedonya dağlarındadır. Çarşılar onlarındır. Refah onlarındır. Türklerin bir kuru efendiliği vardır.

    Azınlıktaki aydınları, yurtlarında acaba kaç yıl daha kalabilecekleri kaygısında. Osmanlı Avrupası gençliği hep bir tehlike ürpertisi içinde. Bu ortam, Müslüman ve Türk çocuğunun vatan ve millet duygularını pek erken uyandırır. Çocuk, peri ve dev masallarından fazla, savaş, göç, zafer ve bozgun hikâyeleri dinler. Osmanlı tarihinde ''serhad'' denen şey, ileri yürüyüşlerin, daima başka yurtlara doğru uzaklaşan müjdecisi iken, artık geri dönüşlerin, gitgide bir kara haberci kıldığı serhad, sanki bütün Avrupa Türkiyesinin topraklarına yayılmıştır. Eski hasretler, destan ve türküleri ile, yeni korku, şüphe ve rivayetleri ile, serhad, bütün Makedonya'nın şehirleri ve köyleri içindedir.

    Medrese yobazlarının manevî baskısı altındaki halk yığınları ise kurtuluşu ta yedinci asırdaki şeriat şartlarına kavuşmakta arar ve başımıza ne geldi ise Kur'an yolundan ayrılmış olmamızdan ileri geldiğini, inanarak, söyler. Ayaklanıp Nizam-ı Cedid'den beri Batılılaşma yolunda neler yapılmışsa hepsini yıkmak için fırsat bekler.
    Ordu aydınlarında bir uyanış vardır. Onlara göre de baş çare saray istibdadını yıkıp memleketi meşrutiyet rejimine kavuşturmaktır.
    İşte Manastır lisesini bitiren Mustafa Kemal, bu ortam içinde yetişti ve ciğerleri bu ortamın zehirli havası ile dolu, İstanbul'a gitti.

    Pangaltı

    Manastır idadisini bitiren Mustafa Kemal, 13 Mart 1889'da Pangaltı'da harp okuluna girdi. İki ay içinde üstünlüğünü tanıtarak sınıfının çavuşu olmuştur. Kendisi der ki: ''İdadide iken inatla çalışıyorduk. Sınıfta birinci ikinci olmak için hepimiz gayret içinde idik. Harp okulunda matematik merakım devam etti. Fakat birinci sınıfta saf gençlik hayallerine kapıldım. Dersleri gevşeğe aldım. Yılın nasıl geçtiğinin farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.''

    İkinci sınıfa geçtikten sonra derslerine daha fazla sarılmıştır. Şiiri bırakmışsa da iyi konuşmak başlıca hevesleri arasında idi. ''Tatil saatlerinde hatiplik idmanları yapardık. Ellerimizde saat, bu kadar zaman sen, bu kadar ben, diye yarışma ve tartışmalar tertiplerdik.''
    Üçüncü sınıfta, hele kurmay sınıflarında memleket kaygısına düştü. Batıyorduk, kurtulmanın yolunu aramalı idi. Buna ordu ön ayak olacaktı. Subaylar aralarında teşkilâtlanmakta idiler. Bir gün gençlik üzüntülerini şöyle anlatmıştı: Harp Akademisi'nde bir subay. Henüz yirmi yaşında. Kendisini, ne olduğunu pek de anlıyamadığı birtakım düşünce ve duygulara kaptırmıştır. Küskündür. İsyanlıdır. Neye ve kime karşı? Sorsanız pek de cevap veremez. Bir gün arkadaşlarından biri:

    - Sen kalk borusunda hiç uyanmıyorsun. Nöbetçi subay karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun. Nen var senin? diye sordu.
    - Yatağa girdikten sonra uykuya dalamıyorum. Gözlerim sabahlara kadar açık. Tam uyuyacağım zaman da kalk borusu çalmak üzere.
    Bir gün asker hocalardan biri sınıfta öğrencilere bir mesele verdi:
    - Savaş nedir, artık biliyorsunuz, dedi, fakat bir de gerilla vardır. Bu kolay bir şey de değildir. Gerillayı yapmak da bastırmak da güçtür.
    Sonra bir misal üzerine öğrencileri imtihana çekti.
    - Osmanlı İmparatorluğunun devlet merkezi İstanbul. Farz ediniz ki şu veya bu sebepten Boğaziçi'nin doğu kıyısı ile İzmit Körfezi arasında halk devlete isyan etmiştir. Şimdi soruyorum: Halk böyle bir isyanı ne için yapabilir? Devlet bu isyanı ordusu ile nasıl bastırabilir?
    ''Bu suallere en iyi cevabı o uyumıyan dalgın çocuk, Mustafa Kemal verdi. Çünkü aklı fikri çok zamandan beri böyle hayallere saplı idi.''

    Daha harp okulunun son sınıfında yakın arkadaşları ile el yazısı bir dergi çıkarmışlardı. Lider O, ve sorumluluğun en ağır yükü de onun omuzlarında idi. Kurmay sınıflarında derginin yayınlanmasına devam ettiler. Akademi birinci sınıfının yanında, okullarından teğmen çıkan veterinerlerin yüzbaşı olarak orduya katılabilmek için eğitimlerini tamamladıkları bir ders odası vardı. Orayı seçtiler. Veteriner teğmenlerin sayıları azdı. Aralarında uyanık gençler de vardı. Dergi bu odada hazırlanır, sonra gizlice elden ele geçerdi. Sarayın korkunç hafiyelerinden biri nasılsa haber alıp curnal eder. Okul nazırı çağrılıp bir güzel azar yerse de okulda böyle şeyler olmadığını söylemekten vazgeçmez. Bir gün kendisi ders odasını bastı, hepsini suçüstü yakaladı. Değerli bir asker değildi. Ama vicdanlı ve namuslu bir kimse idi. Eğer isteseydi hepsinin asker mesleğinin son bulacağına şüphe yoktu. Dergiyi görmemezlikten geldi.

    - Ne diye başka şeylerle uğraşıp derslerinize çalışmıyorsunuz? demekle yetindi.
    Fethi, sonradan soyadı Okyar, Mustafa Kemal'in sonuna kadar arkadaşlarından ve bir aralık başbakanı, ateş püskürecek ve bir eli ile Sultan Hamid'in oturduğu Yıldız Sarayı'nı göstererek:

    - Hep o adamın başı altından çıkıyor bunlar... Sarayı başına yıkılmadıkça rahat yok. Elime fırsat geçerse altına bomba koyardım, diyordu.
    Tuhaf bir raslamadır ki 27 Nisan 1909'da Sultan Hamid tahttan indirildiği vakit onu Selânik'e götüren muhafız bu Fethi olacaktı.
    Sınıf arkadaşı ve eski Genelkurmay Başkanı Asım Gündüz bana:

    - Mustafa Kemal okulda iken Fransızcasını ilerletmek için bir yabancı hanımdan ders alırdı. Sonra Paris'teki hürriyetçilerin gazeteleri ile, Fransızca gazeteler getirir, kapalı gizli odada bizlere anlatırdı. Namık Kemal'in ''Vaveylâ''sı ile ''Hürriyet kasidesi''ni ben ondan dinlemiştim.

    devam edecek...........

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Genç Mustafa Kemal arkadaşları ile Beyoğlu eğlence yerlerine giderdi. İyi giyinmeyi ve yaşamayı severdi. İstanbul'a gelinceye kadar biradan başka içki kullanmamıştı. Bir gün arkadaşı Ali Fuad'la (Cebesoy) beraber Büyükada'ya gitmişler. Ne lokantada yiyip içecek, ne de otelde geceliyebilecek paraları yok. Ali Fuad bir şişe rakı, bir şişe bira, ekmek ve yemiş alıp çamlığa yürümüşler. Mustafa Kemal bir şişe birayı bitirince:

    - Şimdi ne yapacağım? demiş.
    İlk defa rakıyı o akşam denemiş. Başı bir hoş dönmüş. Güneş batmak üzere; sigara paketinin altına resimler çizmiş, sonra:
    - Fuad, demiş, ne iyi içki imiş bu... İnsanın şair de olası geliyor.
    Bu ağır ve sert içki bir daha yakasını bırakmamıştı.

    Çocukluğunu ve gençliğini yakından bilen Kılıçoğlu Hakkı bana yazdığı mektupta der ki: ''Ailece pek yakındık. Zübeyde Mollayı ikinci defa kocaya veren benim büyük kaynatam Şeyh Rıfat Efendidir. Mustafa Kemal tatillerde Selânik'te sılaya geldiği vakit büyük kaynatamın tekkesine gelir, ayin günlerinde dervişler halkasına katılarak, huuu huuu diye kan ter içinde kalıncaya kadar döner dururmuş.''

    Bunu öğrenmenin büyük faydası vardır. Mustafa Kemal yalnız Rumeli folklor türkülerini mat sesi ile güzel ve tatlı söylemekle kalmaz, klâsik alaturka musiki makamlarını da bilirdi. Kafaca Batı musikisine inanmış, zevkçe alaturkaya bağlı kalmıştı. Devrimciliği yıllarında her işte olduğu gibi zevkince değil, kafasınca giderek, millî eğitimde yalnız Batı musikisi öğretimi yaptırmıştır.

    Gene bu tatil gidişlerinde Selânik'te vals etmeği de öğrenmişti. ''Bir kurmay dans etmesini bilmelidir,'' derdi.
    Edebiyat ve şiirde ilk örneği Ömer Naci olduğu için dili Namık Kemal okulu idi. Koyu Osmanlıca idi. Okulda hapse atıldığı vakit söylediği bir gazel vardı ki Çankaya'nın ilk yıllarında kendi ağzından dinlemiştim. En son mısraının bir parçası hatırımda kalmıştır: ''... ecel olsa da halâs etse beni.''

    Harp Akademisinde iken gelecek Mustafa Kemal'i bir Osmanlı paşası kâhince haber vermiştir. Ali Fuad'ın babası İsmail Fazıl Paşa idi. Onun Boğaziçi'ndeki yalısında gece yatısına giderdi. Sonradan Viyana'da büyükelçilik eden, üç dört dil bilen, çok okumuş Ali Nizami Paşa bu delikanlının arkadaşı tarafından pek övüldüğünü duymuş, bir gün de kendisi onunla uzun boylu konuşma fırsatı bulmuştu. Ali Fuad'ın anlattığına göre Ali Nizami Paşa, Mustafa Kemal'e der ki:

    - Mustafa Kemal Efendi oğlum, seni övenlerin yanılmadıklarını anlıyorum. Sen bizim gibi yalnız normal subaylık hayatına atılmıyacaksın. Memleket kaderi üzerine tesirli olacaksın. Sözlerimi iltifat olarak alma. Sende memleket başlarına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ alâmetlerini görüyorum. İnşallah yanılmamış olurum.



    devam edecek...............

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    merhaba!

    1904 Aralık ayında Harp Akademisini bitirerek kurmay yüzbaşı diplomasını alan Mustafa Kemal, eğer yalnız son yıl alınan notları hesap edilse idi, sınıfının birincisi olurdu. Beşinci olarak çıkmıştır. Arkadaşlarına:

    - Çocuklar şimdi her birimiz bir Osmanlı paşasının yanına gideceğiz. Hepsi İslâm âlemi gafleti içindedirler. Olanca kaynaklarımızı Türk Anadolu ortasında toplamalıyız, diyordu.

    Her şeyden önce teşkilâtlanmalı idi. Teşkilâtlanmak ve hareket merkezi de Makedonya olmalı idi. Bütün dileği Selânik'e gönderilmekti.

    Bazı arkadaşları ile Yenikapı'da bir Ermeni evinde oda tutup yerleştiler. Burası fikir arkadaşları ile toplantı yeri idi. Namık Kemal gibi hürriyetçilerin eserlerinden bir de küçük kütüphaneleri vardı. İnançları şu idi ki ilk şart istibdat rejimine son vermektir. Bu zorlamayı da ancak ordu yapabilir.

    Bu toplantılarda Fethi adında bir de sivil var. Yatacak yeri, yiyecek ekmeği olmadığı için yanlarına sığınmıştır. Askerlikten kovulma. Mustafa Kemal başından geçeni şöyle anlatmıştır: ''Kendisine yardım da etmeye karar vermiştik. İki gün sonra kendisinden Beyazıt'taki bir kıraathanede buluşmak üzere pusula aldım. Gittiğim vakit yanında saraydan bir yaver gördüm. Bizim odadaki arkadaş, İsmail Hakkı'yı götürmüşler. Bir gün sonra ben de yakalandım. Fethi meğer bir hafiye imiş. Bir müddet tek başına hapis kaldım. Sonra mabeyne götürdüler. Sorgudan anladık ki gazete çıkarmaktan, teşkilât yapmaktan, apartmanda toplanıp görüşmelerde bulunmaktan sanıktık. Daha önceki arkadaşlar itiraf da etmişler. Birkaç ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldım. Kurtuluşumuz okul müdürü Rıza Paşa'nın aracılığı ile mümkün olabilmiş. Birkaç akşam sonra bizi çağırdı. Her şeyi bildiğini, bizi savunma zorunda kaldığını, bundan sonra dikkatli davranmamız gerektiğini söyledi.''

    Mustafa Kemal bir ara Avrupa'ya kaçmayı düşündü. Eğer Libya'da Fizan'a sürerlerse, orada kumandan Recep Paşa idi. Ondan kaçma kolaylığı görebilecekti.

    Aradan bir müddet daha geçince Genelkurmaya çağırdılar. İkinci veya üçüncü orduya göndereceklerdi. İkinci ordunun merkezi Edirne, üçüncünün Selânik'ti. Gidecek olanlar ya kur'a çekecekler, yahut aralarında anlaşacaklardı. Konuşup anlaşmaları, aralarında bir teşkilât olduğu şüphesini uyandırdığı için bir kısmını dördüncü, bir kısmını da merkezi Şam'da bulunan beşinci orduya verdiler. Mustafa Kemal bu sonuncuları arasında idi.

    Hâlbuki Selânik'e gelebileceğini anasına yazmıştı.
    - Anam beni çok bekliyecek, diye gözleri yaşardı.
    Hürriyet Yolunda
    Mustafa Kemal'in askerlik aşkı büyük, askerî dehası uyanıktı. Fakat o tarihlerde hepinizin Mustafa Kemal'in yerinde olmanız için memleket havası ne idi, Mustafa Kemal nasıl bir ordunun içine katılmıştır, bunu biraz anlatmalıyız. Doğup büyüdüğü ortamı anlatmıştık. Şimdi kurtuluş için kendini vereceği memleketin ve içinde çalışacağı ordunun durumunu gözden geçirelim. Sultan Hamid'in son yıllarında ben de o havanın içinde idim.

    Biz ahir zamanlık kâbusu ile gözlerimizi açardık. Bu devlet kurtulmaz, bu millet adam olmaz, Moskof ve Avusturya gâvuru bizi yaşamağa bırakmaz, ilk gençlikte hep işittiğimiz sözler bunlardır. İstanbul'da hayat denilebilecek ne varsa Hristiyanlarda ve yabancılardadır. Kapitülâsyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncalarını iyileşmez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. İç idare üzerine evlere hiçbir iyi haber gelmez. Bir paşalar ve konaklar sınıfı dışında, memurların maaşları pek azdır, ve yılda birkaç ay çıkmaz. Hırsızlık, haksızlık, her türlü idare kötülükleri âdeta gözle görülür. Saray, can havli ile şeriatçılığa sarılmıştır. Medrese takımı, halka bu kara kaderin tek sebebi şeriattan ayrılmak olduğunu telkin eder. Halk cesaretini kaybetmemiştir. Biz yine ''yedi düvele'' karşı koyarız ama, padişahımızı kandıran dinsizler ve uğursuzlar olmasa, derler.
    Hamiyetli orta aydınlar, halk inanışı ile tatlı su Türk'ü dediğimiz, milletlerinden de vatanlarından da tiksinen alafranga takımın inançsızlığı arasında şaşkın bir ruh hâli içindedirler. Halk Mehdi bekler. Orta sınıf yarı umutsuzluk içinde bir başka mucize bekler. Üst takım hiçbir şey beklemez. Saray ve vezirler idaresi bir ''idâre-i maslahat''tan ibaret. Günü gününe iş görmek. Günlük çarelerle zorlukları atlatmak.

    Osmanlı coğrafyasında kendimizin sandığımız birçok eyaletler, vilâyetler devlete pamuk ipliği ile bağlıdır. Bulgaristan sözde beyliktir. Ne Doğu Rumeli'nin, ne Bosna-Hersek'in, ne de ''mümtaz'' denen eyalet ve emaretlerin toprakları üstünde Osmanlı harita boyası silinmemiştir. Sultan Hamid'in toprak vermiş görünmekten ödü kopar. Ama saltanat bütünlüğü kendiliğinden çözülmektedir. Devlet su aldığı bilenen, fakat henüz bütün heybeti ile deniz üstünde görünen bir gemiye benzer. İçlerin ta derinlerinde, şuurla inilemiyen yerlerinde, dudaklara kadar sesi gelmiyen bir sezinti vardır: ''Ah ben memleketten önce ölsem...'' Memleket, bizim ömrümüze de yetse!

    Yirminci asrın krizleri henüz hayallerde bile olmadığı için, Avrupa, iki ''düvel-i muazzama''lar cepheli Avrupa, kapitalist ve emperyalist Batı bütün saltanatı ve kudreti ile ayaktadır. Batı medeniyeti, liberalizm ve fetih devrinin altın çağını yaşamaktadır. Bu saltanat ve kudret dünya nimetlerinin paylaşılması üzerinde tutunur. Afrika ve Asya milletlerinin pek çoğu doğrudan doğruya sömürgedirler. Bir kısmı, Osmanlı İmparatorluğu gibi, yarı sömürgedirler. Büyük devletlerden her biri can çekişen bizim imparatorluğun mirasçısıdır. İçerdeki Hristiyanlar bağımsızlık bekler.

    Her azınlığın ve her büyük devlet dış bakanlığı kasasında Osmanlı Devletinin bölüşülme projeleri durur. Bir şahsın verilmiyen alacağı için yabancı donanma bu imparatorluğun bir adasını işgal etmeğe kalkar. Bereket biraz arkada 1313 Yunan Harbi zaferi, Dumeke ve daha arkada Pilevne ve hele bizim batmamız, dağılmamız İngiltere'nin işine gelmez, avuntusu vardır.

    devam edecek...........

  9. #9
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Bu hava içinde zayıflar ya kadere teslim olmuşlardır, ya artık umursamaz hâle gelmişlerdir. Ruhları bu türlü olmıyanlar, enerji ve gurur sahipleri de bir çare arayışı mistiği içindedirler. Bir şey doğabileceğe, bir şey olabileceğe benzer. Mercan idadisinin ikinci sınıfında idim. Şuurlu bir anlayışla olmaksızın, ben de ister istemez aynı havaya kapılmıştım. Beyazıt'taki Acem dediğimiz sahaflardan, bunların çoğu Azerbaycanlı Türkler idi, dilini hiç de anlamadığım Namık Kemal'in el yazısı ile ''Rüya''sını alıp gece, isli petrol lâmbasının sönük ve bulanık ışığı altında okur, arkada kalan bir şeyin, bu şey nedir bilmezdim, bize ulaşmak için aranıp durduğu vehmine kapılırdım.

    Evde bizden gizlenen baş başa konuşmalardan yarın beklemediğimiz bir şey çıkacağını düşünerek uyurdum. Bu, hapistekilerin, ebedî kürek mahkûmlarının her sabah pencereden sızan ışıktan umut almalarına benzer. Hayat yalnız umutsuz olmaz. Fakat bu umut, rüzgârlı açık havada elle korunan bir fener ışığı gibi, şimdi söneceğe benzer, titreye titreye yanar, bir müddet bütün alevini gösterir, yine titreyişler içinde çırpınıp durur.
    Bitmiyen şey de bitmemiştir. Her gün akşamı eder, sabahı buluruz. ''Adam sen de!'' diyenler de sayısızdırlar. Düşüncelerin acısından kurtulup sokağı çıktınız mı, yürüyenler, bakkaldan erzaklarını alanlar ve yeni yaptıracakları evin temelini attıranlar vardır. Bir gerçekten yalana değil, inşallah bir yalandan gerçeğe çıkmışsınızdır.

    Takunyası ile, yalın ayak, resmî ceketi omzunda, cami musluğundan aptest almağa giden komiser, mektepli subay olan ağabeyimi Harbiye Nezareti avlusundaki dairesinde, gel bakalım evlât diye mektubunu okumağa çağıran alaylı binbaşı, padişah su altına dalmasından ürktüğü için Haliç'te bir kızak üstünde paslanıp çürüyen tek denizaltı teknesi, bir işçiden pek az farklı, gazete bile sökemiyen çarkçı subayı, yağmurda kamarası akan Mesudiye zırhlısı, yirmi kuruş mülâzemet maaşlı Bab-ı âli memuru, Âl-i Osman saltanatının bu acıklı yıkıntısı bazan tabiîleşir, bazan devlet bunların üstünde nasıl durur, korkusu yeniden uykuları kaçırır.
    Bu bir roman, birkaç sayfası esneten, sonra bir sayfası merak kaldıran, tekrar uyutan bir roman gibi sürer, gider.

    Tuhaftır, 1908'de hürriyet ordudan gelecek! Böyle bir ayaklanma, daha fazla, kötü iş gören saray adamlarını devirerek, idareyi bir lider-kumandana veren bir ihtilâl olmadı idi. Hâlbuki 1908'de, İttihat - ve - Terakki'ye giren küçük subaylar Sultan Hamid'e Kanun-ı Esasi'yi ilân ettirerek meşrutiyet rejimini kurdurmak için ayaklanmışlardı.

    O zamanki ordu içinde bu hareket nasıl ve ne şartlar içinde doğdu, bunu o devrin genç bir erkân-ı harp subayı ağzından dinlemek istemiştim. En iyi hikâyeyi İsmet İnönü'den işiteceğimi biliyordum. İsmet Bey, zamanına yetişenlerin hep beraber söyledikleri üzere, bulunduğu okulların ve kıtaların daima bir yıldızı olarak parlamıştır.

    1906'dayız. İsmet Bey yirmi iki yaşında erkân-ı harp yüzbaşısı olarak, iki yıllık kıta hizmeti görmek üzere, Edirne'ye gönderilmişti. Kendisini sekizinci topçu alayının üçüncü bölüğüne tayin ettiler. O vakit topçu fırkası teşkilâtı vardı. Yedinci ve sekizinci alaylar yan yana kışla ordugâhının bir kısmını tutmaktadırlar. Bu alaylar ''seri ateşli'' topları yeni almışlardır. Yedinci alay hemen tamamiyle mektepli yüzbaşı ve mülâzımların elinde. İnönü'yü dinliyelim:

    "Sekizinci topçu alayı kadrosunun büyük kısmı alaylı idi. Kışlada yatıyordum. Vaktimizin çoğu yedinci alayın mektepli subayları ile geçiyor. Bizimkilerden başka alayların birçok topları eski sistem. Onda sekizi alaylı subay ve kumandanların elinde. Talim ve terbiye mektepli yüzbaşıların kabiliyetlerine kalmıştır. Asker, umumî olarak dört yıllık silâh altında. Ne vakit terhis olunacakları belli değil. Terhislerin bir gecikme sebebi de, birikmiş maaşların ödenmesindeki zorluktur. Bu senelerde ayaklanma ile terhis olunmak hemen hemen kaide idi. Ayaklanma şöyle olurdu: Askerler kendi aralarında gizlice konuşurlar, karar verirler ve ansızın, subaylarını içlerine almayarak ve talime çıkmayarak, padişaha müracaat ederler.

    Subayların asker üzerindeki nüfuzları ahlâk ve bilgi kuvvetlerinden gelir. Bu nüfuz da, terhis ayaklanmalarında bu subaylara ancak fena muamele görmemek imtiyazını verir. Bölüklerde bile atış talimleri hiç yapılmazdı. Bin dokuz yüz altıda seri ateşli topların kabul edilmesi üzerine 7 nci alayda ilk defa ve bir defa atış yapılmıştı. Edirne'ye gittiğim vakit bütün mektepli subaylar bu atış talimlerinin zevki ve heyecanı içinde idiler. Yedinci topçu alayı kadrosunun hemen tamamiyle mektepli subay oluşu da, bu atış talimlerinin yapılmasındaki mecburiyetten ileri gelmişti. Bu en iyi topçu alayında dahi bölükten yukarı harp vazifeleri talim ve terbiyesi hiç düşünülmezdi. Bu ihtiyaç unutulup gitmişti. Bir kıtaya harp talim ve terbiyesini verecek olanlar, bölükten yukarı kumanda sahipleridir. Yüzbaşıdan yüksek kumanda sahipleri içinde ise, benim bulunduğum topçu fırkasında, ehliyetli hiç kimseyi hatırlamıyorum. Almanya'da tahsil gören, okulda hocalık eden, kendileri de bölük kadrosu içinde yetişmiş bulunan imtiyazlı paşalar ara sıra ordulara gelir, teftişler ve tatbikat yaparlardı. Bu tatbikatlarda ne manevra fişeği kullanılır, ne de kışla dışında yatmak, tertiplenmek ve gece geçirmek gibi zarurî şeyler yapılırdı. Düşününüz ki, bu topçu alayı o zaman ikinci ordunun en iyi kıtası idi. Piyade ve süvarilerde böyle alaylar yoktu. Kabiliyetli subaylar adları ile tanınır ve sayılırdı. Böylelerinin hususî bir itibarları vardı. Bütün sınıflarda yüzbaşıdan yüksek kumanda sahipleri, gece gündüz, alaylarını nasıl besliyecekler, subaylarının maaşlarını nasıl verecekler, yalnız bunlarla uğraşırlardı. Kolağasından ordu kumandanına kadar bütün amirlerde maaş tedariki için tedbir almak başlıca vazife, 'padişaha sadakat' başlıca meziyet idi.

    ''Yanımızdaki kışlaya iki alaylı bir süvari livası gelmişti. Bu alaylar İstanbul'da kurulmuş, en güzel Arap atları ve en yeni teçhizat ile donatılmıştı. Bütün subayları padişah yaveri idi. Yarısından fazlası okuyup yazma bilmiyordu. Zannediyorum ki, iki süvari alayında biri mektepli biri mektepsiz iki binbaşı okur yazar ve ders verebilir bir gösterişte idi. Askere ve alaylı subaylara, idealist mektepli mülâzımlar ve yüzbaşılar hem okuyup yazmayı, hem de rakamı ve metreyi öğretmeğe çalışırlardı. Ben bizzat bölükte ilk öğretim hocalığı yapardım. Subaylarıma, ayrıca bugünkü orta öğretimin çok daha zayıfını, klâsik ve büyük bir tahsil olarak vermiye çalışırdım.


    devam edecek..............

  10. #10
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    ''Bütün ordunun esvap, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını temin etmek 'muazzam' mesele idi. Edirne işte bu şartlar içinde bir büyük askerî ordugâhtı. İki piyade fırkası, bir topçu fırkası ve bir süvari fırkası ile Edirne kalesinin büyük kuvvetlerini barındırırdı. Ordunun sefer ihtiyacı, ordunun seferde kullanılması veya seferberliği gibi meseler için hiçbir fiilî hazırlık yoktu. Erkân-ı Harbiyenin bitip tükenmez ve hiçbir tecrübeye dayanmıyan nazarî raporları ile oyalanıp giderdik.

    ''Genç mektepli subaylar için bir terfi usulü de yoktu. Kimin, ne vakit, ne sebeple terfi edeceği bilinmezdi. Üç dört senede yüzbaşı ve binbaşı olmuşların yanında, on senelik mülâzımlara ve on beş senelik yüzbaşılara çok tesadüf edilirdi.

    ''Genç mektepli subay, nihayet yüzbaşı kadrosu topluluğuna kadar göze çarpardı. Daha yukarı kademelere çıkmış olanlar, içinde bulundukları kadronun seviyesine ister istemez uyarak, zaman ile, kültürlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdi. Sekizinci topçu alayının bir kumandanı vardı ki, mektepli olduğu hâlde, eğer diploması olmasa, koyup yazma bilmiyen bir alaylıdan ayırmanıza ihtimal yoktu. Hâlbuki bir orduyu sefere hazırlıyacak olanlar alay kumandanları ve daha büyük kumandanlardır. Bu şartlar içinde ordunun sefer terbiyesini ve sefer hazırlığını yapacak unsurları hemen hemen yok gibi idi. Büyük kumanda makamında olanların vücut takatları da çalışmalarına elverişli değildi.

    Kıtalarını talim ve terbiye etmek, sefer için yetiştirmek değil, sadece yardımcı talimler ve umumî disiplin için çalışıp didinebilen amirler, hâlde ve geçmişte, sayılır ve anılırdı. Bizim topçu fırkamızın kumandanı Ferik Şevket Paşa merhum Almanya'da tahsil etmiş, o zamanki kadroya göre genç denebilecek bir general idi. İyi binici ve at meraklısı idi. Bütün fırkanın binicilik terbiyesine bizzat örnek olur ve yaz kış her gün herkesi ata bindirmeğe çalışırdı. Bu bile o zaman için büyük bir faaliyetti. Silâh kullanılması, tabiye terbiyesi gibi konular, büyük amirlerin bilmedikleri şeylerdi. Sadece gelip geçmiş birkaç isim hatıra gelirdi. Ordu bu varlığı ile bir sefer ordusu vasıflarından mahrumdu. Son on yıl içinde yetişen genç subaylar kıtalarının da, amirlerinin de bütün zaaflarını biliyorlardı.

    ''Üçü dördü bir araya gelince bu zaafları ele alarak çekiştirmek başlıca zevkleri idi. Bütün memleket ölçüsünde çöküntü kaygısı, hepsinin başlıca şikâyet ve ıstırap konusu idi.

    ''Her ay başı tayın bedelini almak subaylar için güç bir mesele olarak kalmıştı. Yüzbaşı aylığı 380 kuruştu ve senede altı, nihayet sekiz ay alınabilirdi. Bunun da altı aylığı para olarak ele geçer, üstü kırdırılırdı. Ayrıca üç nefer tayını zamları da vardı. Ay başında müteahhide kırdırırdık. Kırma bedelinin piyasası belli idi. Müteahhitler her ay bu piyasayı yeniden tesbit ederlerdi. Müteahhidin yazıhanesi, ay başlarında, kendisi ile pazarlığa gelen subaylarla dolardı. Yüzbaşı olarak benim tayınım altı mecidiye tutardı.

    ''Fakat ordunun bir kısım erkânı, büyük kumandanlar, iltimaslılar ve gözdeler maaşlarını her ay alırlar, tayın bedellerini de ya tam olarak ya rüçhanlı fiyatla ele geçirirlerdi. Genç mektepli subaylar değer ve bilgiyi kendilerinde, aczi ve cehaleti büyüklerinde görürler, üstelik maaşlarını ve tayınlarını da onlardan en az yüzde kırk eksik alırlardı. Ordunun genç ve salâhiyetsiz unsurları ile cahil ve imtiyazlı erkânı arasındaki manevî uçurum doldurulmaz bir hâlde idi. Artık hiç kimse hafiyelerden korkmaz olmuştu.

    Bütün kıymetli subaylar, padişahın sadık kadrosunu kendilerine ve memlekete zararlı buluyorlardı. Bundan başka erkân-ı harp tahsili görmüş olanlara, amelî hiçbir tecrübeleri olmayan, zaten kıtalarla kanunca ilgileri de bulunmayan kimseler gibi bakarlardı. İşte bu şartlar içinde Edirne subaylar kadrosuna girmiş, yedinci ve sekizinci alayların müşterek hayatlarına katılmıştım. Manevî huzurunu kaybeden yaşlı bir mektepliler kadrosu içinde, nisbeten çok genç ve tecrübesiz, erkân-ı harp mesleğinin imtiyazı olarak da çok erken yüzbaşı olmuş bir subay olduğumdan, vaziyetim pek nazik idi.''

    Genç erkân-ı harp yüzbaşısı İsmet Bey için de en önemli mesele, bölük subaylığı yapmak, kültür ve insan vasıfları bakımından itibar temin etmekti. Onun gayretleri ile bütün topçu fırkasında yeni bir talim terbiye anlayışı yayıldı. Genç subayların ısrarı ile bütün topçu fırkasına İsmet Bey'i tabiye öğretmeni seçtiler. Konferanslar verir, meseleler hallettirirdi. İsmet Bey 1907'de artık genç, tecrübesiz ve kıskanılan bir erkân-ı harp yüzbaşısı değil, arkadaşlarının bütün işlerini ve dertlerini bilen, ilerlemelerine yardım eden, faydalı bir kimsedir.

    ''Gece gündüz kışlada kaldığımızdan ordu dışındaki sivil hayat ile temasımız pek azdı. Bununla beraber genç memurlarla, mülkiye mektebi mezunları ile, her meslekte ve her yaşta vatanseverlerle nadir de olsa buluşurduk. Umumî çöküntünün ıstırabı 'sârî ve müstevli' bir hâlde idi. Genç mülkiyeliler bizimle aynı kaygıları paylaşıyorlardı. 1907 nihayetine doğru memleket endişesi yeni bir istikamette belirmeğe başlamıştı: Bu istikamet, kurtuluş ihtiyacı idi. Çare de Kanun-ı Esasi'nin tatbik edilmesi idi. Bunlar, gizli gizli, fakat her yerde, her toplantıda konuşuluyordu.

    Bu sırada üçüncü ordu bölgesinde yabancı müfettişlerle beraber Hüseyin Hilmi Paşa hususî bir idare kurmuştu. Makedonya'da ve bütün Batı Rumeli'de Bulgar, Yunan ve Sırp çeteleri, orduyu geceli gündüzlü daimî bir jandarma takip vazifesi ile uğraştırıyordu. Memleketin bu kısmında aynı dertler ve ıstıraplar, süratle, bir siyasî toplanış ve toparlanış niteliğini alıyordu. Nihayet aynı ihtiyacı Edirne'de de duyduk.''

    Mustafa Kemal Şam'a 5 Şubat 1905'te tayin edilmişti. Hemen gitmeli idi. Deniz yolu ile Beyrut'a varınca arkadaşları ile buluştu. Beyrut, İstanbul gibi, İzmir ve Selânik gibi, Hristiyan ve yabancılı olduğu için yaşanabilecek dört Osmanlı şehrinden biri idi. Tanzimat'tan beri Hristiyanlar şeriatçı idare baskısından kurtulduklarından tam batıkâri ömür sürüyorlardı.

    Şam'da otuzuncu süvari alayına verilen Mustafa Kemal görevinde ve hizmetlerinde rahattı. Daima güzel giyindiği üniforması içinde gururlu ve şerefli idi. Askerine örnek bir eğitim veriyordu. Ancak Şam taassubun hükmü altındaki bütün Şark şehirleri gibi, bir hayat zindanıdır. İnsan işinden çıkınca, birkaç kişi ile buluşup içmekten başka bir şey yapamaz. Mustafa Kemal de askerliğini kıtasında bırakıp evine doğru yola çıkınca, akşam ezanı ile beraber sönen, tünenmiş kümesler hüznü bağlayan şehir, ışıksız, sessiz, gurbetin bütün acılarını duyuran bir hapise dönmüştür. Bu ölü toplumu dürtmek, sarsmak, parçalamak, evleri boşaltmak, sokakları şarkılar, gülüşler ve şenlikler içine boğmak ister. Kalebent toplumun zindanından omuzları üstüne çöken baskıdan silinmek ister.

    devam edecek.............

1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Falih Rıfkı Atayın hatıratından Harf diktası
    neyzen571 Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 27-08-2010, 12:35 AM
  2. Cankaya / Atatürk
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-02-2010, 07:45 PM
  3. Falih Rıfkı'ya Verdiği Mülâkat
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-04-2009, 02:20 PM
  4. Falih Rıfkı ve Mahmut Bey'e Verdiği Mülâkat
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-04-2009, 12:59 AM
  5. Fatih Rıfkı Atay Zeytindağı
    dogangunes Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-06-2007, 12:12 AM
Yukarı Çık