2. Sayfa, Toplam 3 BirinciBirinci 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 Toplam: 29

Çankaya/Falih Rıfkı Atay

Kültür, Sanat Kategorisinde ve Kitap Forumunda Bulunan Çankaya/Falih Rıfkı Atay Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Merhaba! Bir akşam yine evine dönüyordu. Bir sokaktan geçerken kulağına mızıka sesi geldi. Ses gelen tarafa doğru yürüdü. Bu, pencereleri ...

  1. #11
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Bir akşam yine evine dönüyordu. Bir sokaktan geçerken kulağına mızıka sesi geldi. Ses gelen tarafa doğru yürüdü. Bu, pencereleri kâğıtla kapanmış bir kahve idi. Kapısını hafifçe araladı. Hicaz demiryolunda çalışan İtalyan işçileri, karıları ve kızları ile mandolin çalıyorlar, türkü söylüyorlar, şarap içiyorlar ve oynuyorlardı. Hepsi işçi kılığında idiler. Derin bir iç çekişi ile baktı. Hayat, bu kâğıtla örtülü pencerelerin arkasında, lâmba isi ve tütün dumanı arasından güç seçilen bu insanların neşesinde idi. Hemen girip içlerine katılacaktı ama, bir esvabına bir kalabalığa baktı, yapamadı, ertesi günü bir işçi esvabı satın alarak ara sıra bu kahveye gelmeyi, onların eğlence ve şarkılarından canlanmayı âdet etti.

    Mustafa Kemal'e göre de her şey hürriyete kavuşmaya bağlı idi. Askerlik görevini yapmakla beraber bir yandan da siyasî çalışmalara ve telkinlere başlamıştır.
    Bir gün üç subay Hamidiye çarşısına gitmişlerdi. İçine ancak iki üç kişi sığabilecek bir dükkânın önüne geldiler. Üç subaydan biri Mustafa Kemal, biri de Havran hareketlerini idare eden komutan... Mustafa Kemal arkadaşının ayağında çizme pantolonu, fakat altında çizme değil de adî pabuç görür. Kıyafet, düzen ve temizliğinde pek titizdir. Bunun sebebini sorar. Arkadaşı:
    - Başka pantolonum kalmadı, der.

    Bu, çalmıyan subaydır.

    Dükkânın içinden nalınlı bir adam, kendilerini kepengin önüne koyduğu iskemlelerde biraz oturmağa davet etti. Türkçe konuşuyordu. Mustafa Kemal merak edip dükkâna girince masanın üstünde Fransızca sosyoloji, felsefe ve tıp kitapları görür. Biraz sonra anlaşılır ki tüccar tıp okulunda hürriyetçilik telkinleri yaptığı için Şam'a sürülmüştür.
    Bir gece Mustafa Kemal üç arkadaşı ile bu tüccarın (Cumhuriyet Millet Meclislerinde uzun müddet bulunan Çorum Milletvekili Mustafa Cantekin) evine giderler. Şam'ın çıkmaz karanlık bir sokağı. Tüccar konuşma arasında:

    - İhtilâl yapmalı... İnkılâp yapmalı... diyordu.
    Biraz sonra daha da açılmış: ''Ben tıbbiyenin son sınıfında bu ülkü peşinde olduğum için hapiste yattım, buraya sürüldüm. Çok değerli arkadaşlarımız vardır. İnkılâp yapmalıyız.''
    Hepsi inkılâp uğruna ölmekten söz ederken Mustafa Kemal:

    - Mesele ölmekte değil, ölmeden idealimizi gerçekleştirmektedir, diyordu.
    Cemiyetin bir kolu Beyrut'ta açılmıştı. Arkadaşlar her gittikleri yerde cemiyetin gelişmesini sağlıyacaklardı. En fazla önem verdiği Makedonya idi.

    Şam Mustafa Kemal'in askerlik hayatı üzerinde de etkili olmuştur. Görevi süvari alayında eğitimle uğraşmaktı. Komutan ''alaylı'' denen, okul görmemiş subaylıktan yetişme idi. Mesleğine pek düşkün olduğu için Mustafa Kemal kendini iyice görevine verdi. Kıtasının eğitiminde kazandığı başarı ile Şam'da bulunan küçük büyük rütbeli askerler arasında tanındı.
    Havran, Suriye vilâyetinin bir sancağı idi. Bu sancaktaki Dürzîler sık sık devlete karşı ayaklanırlardı. Yüzbaşı Mustafa Kemal de arkadaşları ile birlikte bastırma hareketlerine katılarak ilk ''ateş vaftizini'' geçirmiş olacaktı. Onun için amaç ''çalışmak'', ''başarmak''tı.

    Hâlbuki bu ayaklanmalar birtakım kimseler için soygun fırsatı sayılıyordu. Yüzbaşı Mustafa Kemal anlamıştı ki Havran'da sık sık mesele çıkmasını istiyenler ve hazırlıyanlar bu vurgunculardır. Bir gün oraya gene kuvvet gönderileceğini haber aldı. İki odalı basit bir evde oturan Mustafa Kemal'e arkadaşı gelerek:

    - Haberin var mı? Gitmek üzere... demişti.
    - Kim, nereye?
    - Bizim staj yaptığımız alay Havran'a...
    Yüzbaşı Mustafa Kemal atına bindi, önce staj yaptığı 30 uncu süvari alayı komutanının yanına gitti:
    - Alayım emir aldığı için Havran'a gidecekmiş. Bu alayda ben bir bölük komutanıyım. Ben de beraber gitmeli değil miyim? diye sordu.
    - Siz staj yapıyorsunuz. Bölüğünüzün asıl komutanı başkasıdır. Hem siz kurmaysınız. Böyle işlere gelemezsiniz. Onun için rahat kalırsınız, diye düşündüm. Maaşınızı gene alacaksınız.
    Mustafa Kemal ordu müşürüne (1) giderek alay komutanını şikâyet etmek istedi. Müşür bir subayın kendine kadar gelişindeki küstahlığa şaşarak yanına bile uğratmadı.
    Mustafa Kemal:
    - Ben giderim, dedi.
    Ve alayına katılmıya gitti.


    devam edecek....................

  2. #12
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Kıtalar o akşam Şemskin'de çadırlı ordugâha son neferine kadar yerleşti. Yalnız Mustafa Kemal ve yanına aldığı stajyer arkadaşı açıkta kaldılar, nihayet bir nefer çadırında yer bulabildiler. Havran'da görev yapacak olanlardan tecrübeli bir subay kendisine dedi ki:

    - Görüyorsunuz, size komutanlık vermiyecekler. Bunun sebebi vardır. Ben özel bir görevle geldim. Eğer kimseye söylemiyeceğinize dair namus sözü verirseniz, bizimle beraber olursunuz.
    Mustafa Kemal hiç olmazsa neler olup bittiğini anlamak için adama söz verir. Hemen ertesi günü anlıyor ki Havran birtakım bölgelere ayrılarak her bölgeye bir kuvvet sokulmuştur ve bu kuvvetin yapacağı halkı soymaktır.
    Havran halkı bir veya iki gümüş mecidiye, bir veya birkaç altın lira vererek kendilerini kurtarabiliyorlardı. O vakit orda bulunan subaylar ikiye ayrıldılar: Soymak için birleşenler! Mustafa Kemal ikincilerin başında idi.
    Mustafa Kemal Çerkezlerin oturduğu Kunaytıra'nın yanındaki ordugâhta idi. Bir gün şu haber geldi: Asiler ordugâhı basacaklar ve herkesi öldürecekler. Doğru mu idi, yoksa ora halkını soymak için bahane mi idi? Mustafa Kemal hemen karar verdi. Yanına bir arkadaşı ile bir de emir neferi alarak, batıya doğru yola çıktı. Bir ara bir tepeye geldiler. Atlardan indiler. Mustafa Kemal tepenin üstünden durumu gözden geçirdi. Gece vakti baskın yapabilecek bir topluluk gördü. Tam o sırada karşıdakiler de Mustafa Kemal'i seçerek atlı kuvvetleri ile hücuma geçtiler. Mustafa Kemal soğukkanlılığını bozmıyarak arkadaşına:

    - Atına bin, arkamdan gel, dedi.
    Hücum edenleri şaşırtıcı zikzaklar yaparak dört nala ordugâha döndüler.
    Mustafa Kemal düşmanın durumu ne olduğunu anlattı. Artık onun sözünü dinliyorlardı. Söylediklerine göre tedbir aldılar. Baskın olmadı.
    Bir gün Kunaytıra doğusunda bir köye gitti. Çerkezler onu ve yanındakileri soygunculardan sanarak iyi karşılamadılar. Bir müddet sonra anladılar ki bunlar dertlerini dinlemeye, kendilerine iyilik etmeğe gelmişler. Hemen açıldılar. Köy ileri gelenlerinden biri dedi ki:
    - Siz ne derseniz yaparız. Fakat bizi ezen devletin istediğini yapmayız.
    Bir gün de bu köye hücum eden bir kolağası ile kuvvetlerini köylüler kuşatmışlar, öldürmek üzere idiler. Mustafa Kemal biraz arkada idi. Tam vaktinde yetişti. Köylüler etrafını alıp kolağasını ona bağışladılar.

    Kıta başındakiler yine hayli para vurmuşlardı. Ona da bir pay vermek istiyorlardı. Onun için ise ya şerefle gelecek zamanlara doğru gitmek, yahut o yaşta lekelenmek vardı. Menfaat karşısında küçülenlerden, büyük yetişmez. Doyum payı alıp almamaktan kararsız bir arkadaşına sordu:
    - Bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının mı?
    - Elbette yarının.
    - Öyle ise elbette pay alamazsın.
    Gene bir gün kendiliğinden yatışan bir olay üzerine zafer havadisi uydurmak istiyen jandarma komutanına:
    - Fakat onları biz püskürtmedik, kendileri gittiler, demesi üzerine jandarma komutanı:
    - Sen henüz cahilsin. Padişahımızı anlamamışsın, dedi.
    - Ben cahil olabilirim ama, padişahımız cahil olmamalıdır, sizlerin de ne olduklarınızı bilmelidir, demişti.

    Şam'da dilediği ortamı bulabilmesine imkân yoktu. Bir çaresini bulup Selânik'e gitmeli idi. Şam'da süvari stajını bitirmiş, Yafa'da piyade stajına gidecekti. Ortada kumandanın oğlu arkadaşı olduğu için, onun yardımı ile bir izin tezkeresi kopardı. Ancak bu tezkere ile İzmir'den öteye geçilemezdi. Fakat O Selânik'e gitmekte kararlı idi. Orada görevli arkadaşlarına birer mektup da yazmıştı. Biri merkez komutanı yardımcısı, biri de topçu müfettişinin tanıdığı idi.
    Mustafa Kemal Yafa'dan gizlice Mısır'a gitti ve orada pek az kalarak vapurla Pire'ye geldi. Selânik'e giden Yunan bandıralı bir başka vapura bindi. Bir arkadaşı kendisini karşılamaya geldi. Gümrük ve polis kordonundan kolaylıkla geçtiler. Doğru evine gitti. Anası ansızın oğlunu görünce şaşakaldı. İyi düşünceli bir hanımdı:

    - Ne cesaretle buraya geldin? Hem nasıl geldin? Padişahımızın emrine karşı koymuş olmaz mısın? diye merakla sordu.
    - Üzülme anne, benim buraya gelmem lâzımdı. Onun için geldim. Padişahımızın ne olduğunu da pek şimdi değil ama, yakında görürsün.
    Birkaç gün evde saklandı, gizlice topçu müfettişi Şükrü Paşa'nın evine gitti, biraz güçlükle karşısına çıktı, durumu anlattı. Ona Şam'dan mektup da yazmıştı:
    - Ben bir şey yapamam. Ancak senin yaptıklarına ses çıkarmam, senden yalnız bir ricam var: Beni yakma!

    O gece sabaha kadar uyuyamadı. Sabaha karşı kararını verdi.
    Kendisine Manastır idadisine gitmeyi öğüt veren Subay Hasan Bey şimdi kurmay albaydı. Üniformasını giyip onu görmek üzere 3 üncü ordu merkezine giderek orada yakından tanıdığı bu kurmay albayın gelmesini bekledi. Geldiğini görünce önüne geçerek:
    - Beni tanımadınız mı? diye sordu.
    - Tanıyamadım çocuğum.
    Mustafa Kemal kendini tanıttı:

    - Ben Selânik rüştiyesinde iken mümeyyizliğe gelmiştiniz. İstanbul'a gidecekken beni Manastır idadisine gönderdiniz.
    Albay hatırasını topladı ve tanıdı.
    Daireye girdiler. Mustafa her şeyi olduğu gibi anlattı. Albay:
    - Sen her şeyi yıkıp buraya gelmişsin. Ben ne yapabilirim, senin için? dedi.
    - Ben milletime daha fazla faydalı olabilmek için her şeyi göze aldım. Bana yardım etmezseniz hayatım da mesleğim de tehlikeye girer, dedi.

    devam edecek..............

  3. #13
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Hasan Bey, Mustafa Kemal'e yardım elini uzattı. Memlekette devrim olmasını istiyen, bu uğurda çalışanları destekliyen bir vatanseverdi. Selânik'te dört ''tebdili hava'' raporu almıştır. ''Vatan ve Hürriyet'' cemiyetini o günlerde kurdu. Bu kuruluş toplantısında bulunan arkadaşlarından biri diyor ki: ''Görüşmeyi Mustafa Kemal açtı. Memleketin umumî durumunu, Rumeli'nin içinde bulunduğu şartları, saray idaresini anlattı. 'Hürriyet olmıyan yerde ölüm ve batmak vardır, tarih biz çocuklarından görev beklemektedir. Despotlukla savaşacağız, buraya da onun için geldim, sizden de fedakârlık bekliyorum,' dedi."

    Sonra masaya konan tabancayı birer birer öperek onun üzerine yemin ettiler.
    Bu sırada İstanbul'dan Şam'da beşinci orduya bir emir geldi. Mustafa Kemal'in nerede olduğu soruluyordu. Komutanın oğlu Yafa'daki arkadaşlarına mektup yolladı, Yafa'da olduğunu bildireceklerdi. Tutulması için Selânik'e de emir verilmişti. 3 üncü ordu sağlık bürosu raporu tanımak istemiyordu. Raporu veren de, ben hangi ordudan olduğunu bilmiyorum, diyordu.
    Yafa'dan İstanbul'a giden habere göre Mustafa Kemal Mısır sınırında Bi'russuba'da kıtasının başında idi. Soruşturma için giden subay da aynı bilgiyi verdi. Mustafa Kemal gene gizlice 15 Temmuz 1906'da Yafa'ya döndü ve her şey unutuldu.

    Artık Selânik'te İttihat - ve - Terakki Cemiyeti de kurulmuştu. İçinde Talât (sonradan parti lideri, İçişleri Bakanı ve Başbakan), Mithat Şükrü (sonradan milletvekili ve parti umum kâtibi) vardı. Talât Edirne postahanesinde memur iken Selânik'e sürülmüştü.
    Mustafa Kemal'in ''Vatan ve Hürriyet'' cemiyetindeki arkadaşları da İttihat - ve - Terakki Cemiyetine geçmekte idiler. Toplantılarda askerlerden Enver (sonradan Harbiye Nazırı ve Birinci Dünya Savaşında başkomutan) ilk hazır bulunanlardandı. Cemiyetin Paris'teki merkezi ile Selânik'tekiler arasında anlaşmazlıklar vardı. Paris'te yetkili bir temsilci bekleniyordu.
    Herkes bir asker ayaklanması ile Kanun-ı Esasi'yi yürürlüğe koydurmak davasında oydaştı:

    - Pekiy ya sonra?
    Bu soru üzerine duran bile yoktu.
    - Sonrası kolay, der, geçerlerdi.

    Hareket lidersizdi. Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu şartlara göre, saray idaresi yıkıldıktan sonra, neler yapılacağı üzerine program değil, görüşme bile yoktu.
    Mustafa Kemal Şam'da staja gitmezden önce Beyrut'taki toplantılarda bile arkadaşları ile konuşmasında:
    - Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkmaktır, diyordu.

    Stajını tamamladıktan sonra 25 Haziran 1907'de kolağası rütbesine yükselip 5 inci ordu kurmay dairesinde çalışan Mustafa Kemal 27 Eylül 1907'de üçüncü orduya tayin edilmiştir. Hemen harekete geçerek Selânik'te kalması için arkadaşlarından çalışmalarını istedi. Ordu merkezi Manastır'da idi. Kendisini oraya yollamak istediler. Selânik'te daha yüksek makam olmak üzere ''müşürlük'' ve onun Kurmay Heyeti vardı. Mustafa Kemal ordu müşürünü gördü ve o günlerde bir ''örnek alay''ı teftiş edenler arasında bulundu. Kendisinin müşürlük Kurmay Heyetinde değerli bir subay olacağını anlıyarak Selânik'te alıkoydular. Ayrıca Selânik - Üsküp demiryolu müfettişliğini verdiler ki devrime yakın zamanlarda Üsküp ve Selânik gibi en hareketli merkezler arasında gidip gelmek çok işine yaramıştır.

    ''Vatan ve Hürriyet'' İttihat - ve - Terakki ile kaynaşarak 27 Eylül 1907'de, iki cemiyet birleşmişti. Mustafa Kemal bir şeyden kaygılı idi. Meşrutiyet rejimi kurulduktan sonra ne yapılacaktı? Ona göre gizli cemiyet ve siyasî parti haline gelmeli ve iktidarı ele almalı idi. Şimdiden hazırlıklı ve programlı olmalı idi. Olmazsa ikinci meşrutiyet de, ona göre, birincisi gibi iflâs edecekti.

    Mustafa Kemal acı ve sert tenkitçi olduğu kadar açık konuşucu idi. Daha o zaman, 1907'de arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir: Köhneleşen ve hayatlılığını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. Büyük devletlere bir likidasyon yaptırmaktansa, ihtilâl idaresi bunu kendi yapmalıdır. Meşrutiyet hürriyetleri gerçekleşince bütün milliyet davaları ortaya çıkacaktı. Avrupa Türkiyesinde Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Selânik'e inmek istiyen Avusturya - Macaristan imparatorluğu ile çevrilmiştik. Sırp, Yunan ve Bulgar azınlıkları bizim topraklarda idi. Hepsi birer parça kopararak anavatan saydıkları topraklara katılmak istiyeceklerdi.

    Tek devlete bağlı olanlar Türklerdi. Onlar da yoksul ve zayıf idiler. Araplara da ayrılma fikri aşılanmıştı. İmparatorluğun paylaşılmasına çoktan karar verilmişti. Yalnız biz Türkler ezilecektik. İmparatorluğun yıkıntıları altında biz kalacaktık. Hristiyanlar ayrılacaklar, Türkler ve Araplar ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri olacaklardı. Millî bir sınırlanma gerekti. Avrupa yakasında Batı ve Doğu Trakya bizde kalmalı idi. Edirne vilâyetinin kuzey sınırları genişlemeli, Arnavutluk bağımsız olmalı, Avusturya - Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan İstanbul'da bir konferansa çağrılmalı idi. Dava milliyet prensiplerine göre çözülmeli, Anadolu kıyılarına yakın adalar bizim olmalı, yabancılara kalan Avrupa Türkiyesi toprakları ile bize kalanlar arasında nüfus değişimi yapılmalı, Anadolu güneyinde ise Hatay, Halep ve Musul bizde kalmak üzere gerisi Araplara bırakılmalı idi.

    İttihat - ve - Terakki ise tam bir kayıtsızlık içindedir. İleriyi gören yok. Hiç kimse toprak fedakârlığı istemez. Mustafa Kemal gibi düşünmek ''vatan hainliği''dir.

    devam edecek...............

  4. #14
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Mustafa Kemal artık İttihat - ve - Terakki toplantılarına katılmaktadır. Akşamları sonradan Hürriyet adı konan meydandaki gazinolarda arkadaşları ile içer ve konuşur. Başlıca tartışma konusu ''meşrutiyet sonrası''dır. Genç subayların çoğu da bu gazinolara geldiği için Mustafa Kemal büyük bir çaba içindedir. Gittikleri belli başlı gazinoların adları Olimpos Palas, Kristal ve Yonyo'dur.
    Bir gün İttihat - ve - Terakki'nin bir gizli toplantısında fikirlerini açıkça ortaya koymak fırsatını buldu. Merkez çoğunluğu onun bu tenkitlerini bir ayrılık gibi sayarak kendisini toplantılara artık pek çağırmaz olmuşlardır. Mustafa Kemal'i ''umumî rehber''lik görevi ile Üsküp merkezine verdiler. İçlerinden Mustafa Kemal'in pek ileri gittiğini söyliyenler ve bunu ona işittirenler olmuştu.
    Ordudan, sarayı zorlayıcı hareketlerde kullanmak için birkaç kişi seçmek lâzımdı. Bunlar ilerde hürriyet kahramanlığı şöhreti kazanacaklardı. En çok işlerine gelen Enver'di. İdealist, cesaretli, toy ve kibirli bir subaydı. Mustafa Kemal durumu kavramıştı.
    Bir akşam Olimpos'ta toplanmışlardı. Aralarında Fethi (Okyar) ve Ali Fuad (Cebesoy) da vardır. Konu döndü dolaştı, İran olaylarına geldi. İran'da hürriyet savaşına atılanlar büyük başarı kazanmışlar, Muzafferiddin Şah parlâmentoyu açmak zorunda kalmıştı. Venizelos da Girit'te adayı Yunanistan'a katmak için savaşta idi.
    Ali Fethi:
    - Bizde neden böyle adamlar çıkmaz? diye öfkeli bir çıkış yaptı. Masada bir susma. Mustafa Kemal derin bir düşünceye dalmıştı. Biri neden sonra ona döndü:
    - Ben senin ne düşündüğünü biliyorum: Neden ben çıkmayayım, diyorsun.
    Mustafa Kemal birden atıldı:
    - Evet böyle düşünüyorum. Neden bir Mustafa Kemal çıkmamalı?
    Pek de ciddî idi. Yüksek sesle söylemişti. Biraz sonra, belki de çekinerek, masada bulunanlardan çoğu ayrılıp gittiler.
    - Evet neden bir Ali Fethi, bir Mustafa Kemal çıkmaz?
    Fethi:
    - Biraz da Yonyo'ya gidelim, dedi.
    Maksadı bahsi değiştirmekti. Konu orada da aynı... Fethi:
    - Çok iyi söylüyorsun ama, bir parça da eğlenerek... Politikayı bıraksak... diyordu.
    Mustafa Kemal durmadan konuşmak istiyordu:
    - Hem ihtilâlden söz ederiz, hem İstanbul baskısı altında korkuyoruz. Sonra da İran'daki, Girit'teki hareketlere imreniyoruz. Ben baş olabilirim, diye biri ortaya çıkınca herkes susuyor. Yok öyle şey. Hemen toplanmalı, karar vermeliyiz.
    Hikâyenin altını Cebesoy'dan dinlemiştim: Fethi, Yonyo'dan bir kadınlı danslı bir yere gitmeği teklif eder. Üçü de gitmişler. Fethi zevkine dalmıştır. Mustafa Kemal, Ali Fuad'ı gene bırakmaz:
    - Niçin çıkmamalı?
    Bu millet Yunanlılardan da mı cansızdır, İranlılardan da mı düşüktür? Giderek sabahlamışlardır. Ortalık ağarmak üzere. Erkenden görevleri başında bulunacaklar.
    Fethi kendi evine döner. Ali Fuad'ın evi uzakçadır. Mustafa Kemal:
    - Sen bize gel. Anam bir şeyler hazırlamıştır. Kahvaltı eder, yıkanıp tıraş olur, daireye gideriz, der.
    Anası pek sevdiği oğlunu bekliyerek sanki hiç uyumamıştır. Vurulur vurulmaz kapıyı açar:
    - Bu kadar geç kaldığına göre iyi eğlenmişsinizdir... Oh... Oh... Ne iyi ettiniz, der.
    Ali Fuad:
    - Aman teyze sormayın. Fethi Bey'le beraberdik.
    - Fethi ile mi? Akıllı çocuktur o...
    - Oğlun birahanede bir bahis tutturdu, bir türlü arkası gelmez, Fethi haydi gidelim de eğlenelim, dedi.
    - Ya... Fethi öyledir, akıllıdır.
    - Gittik ama, oğlunun bahsinden kurtulursan kurtul, gene konuştuk, durduk.
    - Fethi ne yaptı?
    - O eğlenecek bir şey buldu...
    - Dedim ya... Akıllıdır Fethi...
    Daima sofrasının başı idi. Kendine alabildiğine güvendiği ve büyük sergüzeştler için bir ruh hazırlığı içinde bulunduğu görülür hâlde idi. Bir akşam sofrasındaki arkadaşlarına makam dağıtırken Nuri'ye (Conker):
    - Seni de başvekil yapacağım, der.
    - O birader, beni başvekil yapmak için sen ne olacaksın?
    - Bir adamı başvekil yapabilecek adam!
    Bu fıkrayı cumhurbaşkanlığı devrinde Nuri Conker bir iki defa anlatmıştı.
    Mustafa Kemal için içki, kadın, buluşma, eğlence, hepsi kafasından gönlünden bir türlü kopup ayrılmıyan büyük kaygının ve bir şey yapmak, bir şey yapabilecek otoriteyi avucu içine almak hırsının gölgesi altında idi.
    Onu dinlemiyecekler ve lider de yapmıyacaklardı.



    devam edecek............

  5. #15
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    1908 - 1914
    Meşrutiyet

    Hürriyet için ayaklanma artık önlenemiyecek olgunlukta idi. Mustafa Kemal'in kaygısı ondan sonrası içindi. Hâlâ bir kuvvetli teşkilât ve bir program ve ihtilâli temsil edecek bir lider de yoktu. Serez'deki bir hürriyetçiyi İstanbul'a haber vermişlerdi. Soruşturma yapmak üzere yollanan Yarbay Nazım, Enver'in eniştesi idi. Öldürmeye karar verdiler. İlk vurulan odur. 7 Temmuz 1908'de dağa çıkan Niyazi ve arkadaşlarını yakalamak için İstanbul'dan gelen Şemsi Paşa Manastır telgrafhanesinden çıktığı sırada Teğmen Atıf tarafından öldürülmüştür. Kavaklı Fevzi (Çakmak) da Şemsi Paşa ile birlikte idi. Tuhaftır ki aynı Fevzi, paşa olarak, saray hesabına Mustafa Kemal'i tutup İstanbul'a götürmek için Kuvay-ı Milliye'nin ilk zamanlarında Anadolu'ya gelecek ve General Kâzım Karabekir'in yardımını istiyecektir.

    Niyazi'den sonra Kolağası Eyüp Sabri, Yüzbaşı Bekir ve daha bazı subaylar birlikleri ile ayaklanmıya katılmışlardı. En sonra dağa çıkan Enver'dir. Fakat ilk hürriyet türkülerinde de yalnız Niyazi ve Enver'in, ara sıra da Fethi'nin adı geçer. Bilinen şartlar içinde en sonu Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe konmuş, meşrutiyet ilân edilmiştir.

    Meşrutiyet ilân olunduktan sonra Mustafa Kemal'in bütün korkuları çıktı. İttihat - ve - Terakki orduya dayanan bir gizli komite niteliğinde kalıp, devlet idaresini Sait ve Kâmil paşalar gibi eski Osmanlı ihtiyarlarına bıraktı. Sanki seçimler olup, Millet Meclisi toplanınca her şey hemen yoluna girecekti. Aslında ise Adriyatik kıyılarından Fars Körfezi'ne doğru bütün imparatorluğun şeriatçı cahil Müslüman halkı halifeye bağlı idi. Uyanık Hristiyan azınlıkların da imparatorluğu parçalıyarak kendilerinin saydıkları bölgelerle ana vatanlarına katılmaktan başka düşündükleri yoktu. İttihatçılar fedayileri İstanbul'da ilk muhalifleri, polis korurluğu altında, öldürme yolunu tutmuşlardı. Mustafa Kemal'in düşündüğünün tam aksine, ihtilâlciler halkı kazanmak için, çoktan kaybettiğimiz Girit'i Yunanistan'a vermemek, Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan geri almak, Bulgaristan'ın bağımsızlığını tanımamak gibi bir irredantizm edebiyatı tutturmuşlardı. Ben okulda iken sokak gösterilerinde Budin (Budapeşte) türküleri bile okuduğumuzu hatırlarım. Hürriyet türkülerinden birinin mısraı şu idi: ''Alalım düşmandan eski yerleri!''

    Ordu politika batağı içinde idi. Teğmen yarbaya selâm vermez olmuştu. Talât (sonradan Sadrazam Talât Paşa...):
    - Vallahi ben de şaştım, kaldım, diyordu.
    Mustafa Kemal:
    - Orduyu hemen politikadan çekmelidir. Bu yapılmazsa ordu bir kuvvet olmaktan çıkar, diye direniyordu.

    Mustafa Kemal'in tenkitleri sertti. Enver bir gün Yüzbaşı Hafız Hakkı'ya (sonradan Genelkurmay Başkanı ve Şark cephesinde Ruslarla dövüşürken ölen ordu komutanı):
    - Mustafa Kemal fazla ileri gidiyor. Buna bir çare bulalım, demişti.
    Bir gece gene Hürriyet meydanındaki gazinolardan birinde tenkitlerde bulunurken, İttihatçı subaylardan biri:
    - Hürriyet mademki bizim eserimizdir, onu korumak da bize düşer, dedi.
    Bir başkası:
    - Ne Sultan Hamid'e, ne vezirlerine güvenilmez, biz muhafız kalmayız, diye aynı fikire katıldı.

    Mustafa Kemal politika içine giren bir ordunun savaş gücünü kaybedeceğini misaller vererek anlatıyordu. Fethi susuyordu:
    - Mustafa Kemal Bey, belki pek doğru söylüyorsunuz. Fakat hürriyeti kaldırmak istiyenlere karşı ne yaparsınız?
    - Cepheye gider gibi üzerlerine yürürüm.
    Yonyo'ya gittiler, gazino subaylarla dolu idi. Fethi, Mustafa Kemal'e şimdilik sert tenkitlerden vazgeçmesini tavsiye etti:
    - Arkadaşlar iyi karşılamıyor, dedi.
    Mustafa Kemal:
    - Bunu senden beklemiyordum.
    Ve sonra:
    - Memleket meçhul bir akıbete doğru sürüklenmektedir, dedi.

    İstanbul'da Meclis açılmıştır. Enver, Fethi ve kalburüstü subaylar ataşemiliterlik almışlardır. Mustafa Kemal'i Selânik'ten uzaklaştırmak lâzım. Enver, bu fikrini Talât'a da söylemiştir.
    1908 sonlarında umumî merkez kendisine, ayaklanmalar olduğu için, Trablus-Garp'a gitmek görevini verir. Mustafa Kemal, bu ayaklanma bölgesine gidecek. Geniş ölçüde yetkisi var. Başkana sebebini sorar, sana güvencimiz, cevabını verir. Bir vapura atlayıp gider. Ayaklanan derebeyleri Mustafa Kemal'i ilk gemi ile geri göndermek kararını vermişler. Çabukça harekete geçer, kargaşalığı bastırır, devlet otoritesini yerleştirir. Bu ayaklananlar meşrutiyetten sonra yalnız kazançlarını kaybetmek korkusuna düşen şeyhler ve nüfuzlu kimselerdi.
    Mustafa Kemal 1909 Ocağında Selânik'e döner. Doğru cemiyete giderek toplantı halindeki üyelerin yüzlerine bakıp:

    - İşte geldim, der.
    Bazıları utançtan başlarını eğerler.

    devam edecek...........

  6. #16
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    31 Mart 1909'da İstanbul'da bir şeriatçılık ayaklanması olmuştur. Kara ve deniz askerleri, subaylarını kovarak ve bazılarını öldürerek medrese hocalarını da saflarına katarak başkenti nüfuzları altına geçirdiler. Ön ayak olanlar Selânik'ten getirilme avcı taburu çavuş ve erleri idi.

    - Mektepli subay istemiyoruz, diyorlardı.
    Süngüleri ile Meclis'e girip:
    - Şeriat kanunları çıkaracaksınız, diye bağırıyorlardı.

    İttihatçı Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey'e benzeterek Adliye Nazırını, ''Tanin''in İttihatçı başyazarı ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahid'e (Yalçın) benzeterek Layikiyya milletvekilini öldürdüler. Hepsi mukaddes halife Sultan Hamid'e bağlı idi. Türk ve Müslüman halk yığınlarının çoğunluğu baştan beri halifeci ve padişahçı idi. Ayaklanma Anadolu'ya hemen bulaştı. Her tarafa yayılmak yolunda idi.

    Ayaklanmayı bastırmak üzere Selânik'ten İstanbul'a yürüyen birliklere ''Hareket Ordusu'' adını veren Mustafa Kemal'dir. Hüsnü Paşa komutasındaki bu birliklere Edirne'den Şevket Turgut Paşa komutasındaki birlikler de katılmıştı. Kendisi der ki: ''İstanbul halkına bir bildiri yazmak lâzım geldi. Bunu ben yazdım. Sonra elçiler için ikinci bir bildiri yazdık. Bunun imzası üstüne ne konulmak doğru olacağını düşündük. Bazı arkadaşlar 'Hürriyet Ordusu' dediler. Hâlbuki bütün ordu hürriyet ordusu durumunda idi. 'Hürriyet ordusunun operasyon kuvvetleri' denmek teklifine karşı ben 'operasyon' kelimesini Türkçeye çevirmeyi uygun görerek 'Hareket Ordusu' deyimini kullandım.''

    Enver ve arkadaşları Avrupa'dan koşup gelmişlerdi. Hareket Ordusu'nun başına da Mahmut Şevket Paşa geçerek, birkaç gün içinde Selânik'ten gelenler ve bunlar arasında Mustafa Kemal gölgede kalmıştır. Zafer gene İttihat - ve - Terakki'nin ve onun tuttuğu askerlerindi. Bilindiği üzere Yeşilköy'de toplanan Millî Meclis Şeyhülislâm'dan fetva alarak Sultan Hamid'i tahtından indirmiş ve onun yerine Sultan Reşad'ı halife ve padişah yapmıştır.

    Mustafa Kemal Selânik'e döndü. Politika ile, gelecek parti kongresine kadar ilgisini keserek kendini askerliğe verdi. Tatbikatlara, manevralara katılmakta, askerî kulüpte konferanslar vermekte idi. Bu arada Türkiye hizmetinde bulunan Mareşal von der Golç garnizon tatbikatı yaptırmak üzere Selânik'e gelecektir. Büyük komutanlık kurmayında talim ve terbiye masası şefi olan Mustafa Kemal, mareşal gelmezden önce, Selânik çevresinde tatbikini uygun gördüğü bir meseleyi hazırlamaktadır. Paşalara bunu haber verince hepsi şaşırır: ''Golç buraya bizden ders almak için değil, bize ders vermek için geliyor,'' derler. Mustafa Kemal: ''Türk kurmay ve kumanda heyetinin, kendi vatanlarını nasıl savunmak lâzım geldiğini gösterebilmeleri elbette önemlidir. Biz de buraya yorgun gelecek olan mareşale fazla külfet de yüklememiş oluruz,'' cevabını verir.

    Mareşal Selânik'te Splandit Palas'tadır. O günün gecesinde Mustafa Kemal'e mareşalin yanına gitmek üzere bir davet gelir, kendini karşılıyan kurmay başkanı Mustafa Kemal'e müjdeyi verir. Mareşal plânını çok beğenmiştir. Ancak bazı açıklamalarda bulunması için kendisini davet etmiştir.

    Masa üstünde büyük bir harita var. Sonunda Mustafa Kemal plânının uygulanmasına karar verilmiştir.Ertesi gün Vardar Nehri çevresinde tatbikat başlamış, Mustafa Kemal mareşalin yanında bulunmuş, toprağa yabancı olan mareşale yardım etmişti.

    1909 İttihat - ve - Terakki kongresine Bingazi delegesi olarak katılmıştır. Cumhuriyet devrinin uzun müddet dış bakanı Tevfik Rüştü Aras hatıralarını anlatırken diyor ki: ''Selânik'te toplanan kongre olup bitenleri gözden geçirerek yeni bir çalışma yolu çizecekti. Toplantı Ramazan ayına rasladığından akşam yemeğinden hayli sonra buluşuyorduk. Kongreye ben umumî kâtip seçilmiştim. Başkanlık görevi için her toplantıda yeni bir üye seçilirdi. Kongreye katılanlardan üç kişi bir iki toplantıdan sonra herkesin dikkatini çekmişti. Biri sonradan İstanbul temsilcisi olan Kara Kemal, ikincisi Ziya Gökalp'tı. Fakat bütün kongrenin dikkatini devamlı olarak üstünde toplıyan Mustafa Kemal'dir. Cemiyet onu zaten tanıyordu. Ancak ortaya attığı tez kongrenin başlıca uğraşma konusu olmuştu.

    Merkezcilerden birtakımı ona karşı idi. Görüşmeler çok sert geçiyordu. Mustafa Kemal diyordu ki: 'Askerler cemiyet içinde kaldıkça ne partimiz, ne de ordumuz olacaktır. Subaylarının çoğu cemiyetten olan üçüncü ordu modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan cemiyet de millet içinde kök salmamıştır. Cemiyet içinde kalmak istiyenleri ordudan çıkaralım. Bundan sonrası için de kanunî hükümler koyalım.' Çetin tartışmalardan sonra, ordu içindeki arkadaşlarımızın da ne düşündüklerini bilelim, dediler, kongreden bir heyet Edirne'de ikinci orduya gitti. Getirdiği bilgilere göre hepsi Mustafa Kemal'in düşüncesinde idi. Kongre büyük bir çoğunlukla Mustafa Kemal'in teklifini kabul etti.''

    Mustafa Kemal'in kongredeki bu çalışmalarını içlerine sindiremiyen ve orduyu bırakmak istemiyen komite takımı onu öldürmeye karar verdi. İlk teklif fedayilerden Yakup Cemil ve Hüsrev Sami'ye yapılmıştır. İkisi de Mustafa Kemal'i sevdikleri için reddetmişler, Yakup Cemil üstelik Mustafa Kemal'e tedbirli olmasını söylemiştir. Ondan sonra aynı görevi Enver'in amcası Halil (sonradan ordu komutanı) ve Abdülkadir (sonradan Kuvay-ı Milliye devrinde Ankara valisi ve İzmir İstiklâl Mahkemesi kararı ile idam olunan) üstlerine almışlardır. Mustafa Kemal geceleri, parmağı silâhın tetiğinde, köşeleri açıktan dolaşarak, her an vuruşacakmış gibi evine giderdi. Bir gidişinde evin ileri köşesinde ikisinin de gölgesini görmüş ve hemen silâhına davranmıştı.

    devam edecek...................

  7. #17
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Aradan yirmi, yirmi beş yıl geçtikten sonra Halil Paşa'yı Cumhurbaşkanı Atatürk'ün sofrasında hanımı ile birlikte görmüştüm. Halil Paşa ilk meşrutiyet yıllarında, İttihatçıların fedayilerinden idi. İstanbul'da Şemsettin Paşa'yı o öldürmüştür. Hikâyeyi Kılıç Ali'den dinlemiştim. Kılıç Ali'nin asıl adı Asaf'tır. O vakitler ''kanun zabiti'' denen merkez komutanlığı subaylarındandı. Bir gün kendisine Şemsettin Paşa'yı gecenin geç bir saatinde, Divanyolu ve Cağaloğlu üstünden Bab-ı âli'ye doğru götürmesini söylemişler. Bu suikastlarda usul, her tarafı polis çemberi içine almak ve katili korkusuzca öldürmekte serbest bulundurmaktı.

    Emniyet Sandığı dairesinin bulunduğu sokakta, birdenbire Halil, Kılıç Ali ile paşanın karşısına çıkıyor. Bir tabanca kurşunu ile Şemsettin Paşa yere düşüyor. Sonraları Halil, Kılıç Ali'ye demiş ki:
    - Vakayı şahitsiz bırakmak için seni de öldürmeli idim. Fakat gördüm ki genç bir subaysın, kıyamadım.
    Sofrada konudan konuya söz Selânik olayına geldi. Artık yaşlanan ve bir geçimlik aramak için Ankara'ya gelen Halil Paşa, Atatürk'e de:
    - Sizi sevdiğim ve sakındığım için o vazifeyi almıştım, demesine Atatürk pek kızdı ve çıkıştı idi. Çünkü elinden gelse öldüreceğine şüphe yoktu. Fakat ertesi gün kendisine bir idare meclisi üyeliği de verdirmiştir.

    İttihatçıların ihtiyacı, bağlı ve kapalı kafalara, fakat kendine bağlı ve kendi duvarları içine kapalı insanlara idi. Mustafa Kemal ferman dinlemeyen biri idi.

    Mustafa Kemal İttihatçılara göre artık içtiği için sarhoşun biri, durmadan arkadaşları ile olup bitenleri tenkit ettiği için fırsatçının biri, zevkine düşkün olduğu için belki de ahlâksızın biri, askerlikte değeri varsa da ne verilse doyurulması imkânı olmıyan ''haris''in biri idi.

    Mustafa Kemal İtalya'nın Libya'ya saldırışı üzerine Afrika'da Türkiye toprakları için çarpışmıya gidinceye kadar ordu içinde çalıştı. Yenilenen teşkilâtta Selânik kolordusu Kurmay Heyetine küçük rütbede bir subay olarak girmiştir. Henüz kolağası idi. En çok uğraştığı ordu eğitimi idi.
    Köprülü taraflarında Cumalı'da süvari alayları arasındaki tatbikat talimlerini denetlemek için giden ordu kurmay başkanı Ali Rıza Paşa'nın yanında idi. Yıllardan beri bir süvari tugayının toplandığı görülmemişti. Görülmiyen başka bir şey de ordu komutanlarının kurmay başkanları ile manevralarda bulunuşu idi. Mustafa Kemal gördüğü yanlışlar üzerine ağır tenkitler yaptı. Bir mektubunda diyordu ki: ''Cumalı manevralarında rütbem ve yetkim elverişli olmadığı hâlde aşırı yanlışlar karşısında dayanamadım. Paşayı subaylar yanında tenkit ettim. Hoş görmedi, ama gücenmedi de! Hareketim belki disipline aykırı idi. Fakat Almanya'da çalışan bu paşa da komutanlık sanatını edinmezse ötekiler ne yapacaklar? Tümen komutanlarının görevlerinden haberleri yok!''

    Mustafa Kemal, Cumalı ordugâhını ''özlemekte olduğu askerlik hayatı''nın başlangıcı saymıştır. On günün hatırası olarak tuttuğu notları bastırıp ''Asker hediyesi asker olanlarca makbule geçer,'' diyerek silâh arkadaşlarına dağıtmıştır. Mustafa Kemal'in bundan başka ''Takımın Muharebe Talimi'', ''Bölüğün Muharebe Talimi'' adlı General Litzmon'dan çevirme iki eseri daha vardır. Biri 1909, biri 1910 tarihlidir.

    Mustafa Kemal'in Cumalı'da ağır tenkit ettiği komutan Hasan Tahsin Paşa'dır. Bu adam Balkan Savaşında Selânik'i 60 bin askeri ile birlikte Yunanlılara teslim edecektir.

    O tarihlerde kendisini yakından tanıyan Kılıçoğlu Hakkı, bana yazdığı mektubunda şöyle der: ''Toplantılarda en çok o konuşurdu. Biz dinlerdik. Eskiden 'mir-i kelam' dedikleri güzel söyleyicilerdendi. Ama neye yarar ki rütbesi kolağası idi. İttihatçılar onun yerine Enver'i tutmuşlardı. Çünkü Enver daha önce Makedonya'da bulunmuş, Bulgar çetecileri ile savaşmış, yararlık göstermiş ve adı çıkmıştı. Fakat büyük askerî birlikler yönetecek yeterlikte olmadığı Birinci Dünya Harbinde apaçık görülmüştür. İttihatçılar Enver yerine Mustafa Kemal'i tutsalardı işin rengi çok değişeceğini sanıyorum. Mustafa Kemal daha Suriye'de iken ben gizli gizli İttihat - ve - Terakki'ye girmiştim. Askerlerin bu gibi işlere karışmasına karşı idim, ama son kurtuluş çaresini de bunda görmüştüm. Kolağası Mustafa Kemal de İttihatçı oldu ise de Selânik'teki cemiyet kodamanları onu ne sevdiler, ne de çekebildiler. Çünük hepsinden yüksekti. Onu yükseltmek, kendilerini küçültmek ve silik duruma düşürmek olacaktı. Mustafa Kemal hepsini tenkit ederdi. Bir defa bir Rum tiyatrosunda yapılan cemiyet toplantısında söz aldı ve hepsini hiç etti.

    Ondan sonra Mustafa Kemal'in notunu verdiler. Onu öldürmek de istedikleri duyulmuştu. Mukadderat denen bir şey var mı, yok mu bilinmez. Fakat Mustafa Kemal'i yok etmek istiyenler, o hayatta iken memleket dışında birer birer öldürülmüşler, birtakımı da suikast yüzünden asılmışlardır. Mustafa Kemal'de dinmiyen bir yükselme hırsı vardı. Nereye kadar yükselecekti? Belki hükümdarlığa kadar! Mustafa Kemal'in askerî kabiliyetini Selânik'te kışın harita ve yazın da arazi üzerinde idare ettiği harp oyununda görmüştüm. Kolorduda çok değerli subaylar vardı. Komutan da Ferik Tahsin Paşa idi. Büyük genelkurmayın emrettiği bir harp oyununun idaresini hiçbiri üstüne alamadı. Mustafa Kemal, ben yaparım, dedi. Üstüne aldı ve büyük başarı ile yaptı.

    Başarısı ötekileri daha çok ürküttü. Oyunun ikisinde de bulundum. Yalnız askerlikteki yeterliğini değil, yüksek bünye dayanışını da gördüm. Akşamüstü karargâha geldiğimiz vakit birkaç kişi ile içki masası kurulur, gece yarısına kadar içilir, herkes yorgun ve bitik yatağına çekilip gider, Mustafa Kemal tek başına kalıp bir yandan içkisine devam eder, öbür yandan ertesi günü herkese vereceği görevleri hazırlayarak pek az uyur, en önce toplantı yerine gelir, hepimize görevlerimizi yazılı olarak verir ve hemen hareket başlardı. Hareket sonundaki tenkitleri ne kadar canlı idi. Bir kurmay albayı bir defa öylesine haşladı ki adamcağız eridi: 'Bileğinizde saat, belinizde harita çantanız ve pergeliniz vardır. Bunları kullanmak hatırınıza gelmedi mi? Yarın harp meydanında böyle mi hareket edeceksiniz? Yok olmuştur o birlik!' Arazi üzerindeki bu tatbikat bir ay sürdü. Serez'de başlayıp Cuma-i Bala'da bitti. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Selâhattin bir puttu sanki! Ama Mustafa Kemal bir hayli daha kolağasılıkta kaldı.

    ''Güçlüklerden bıkıp usandığı da olmuştur, sanıyorum. Akşamları evine giderken kolordu karargâhı yolumun üstünde olduğu için arada bir attan iner, Mustafa Kemal'in yanına gider, lâf atardık. Bir defasında onu yapyalnız buldum. Nuri (Conker) ve İzzettin (Çalışlar) gitmişlerdi. Beni dostça karşıladı: 'Siz şöyle buyurunuz, benim bitirilmesi gereken bir işim var, sonra beraber çıkarız,' dedi. Çok sürmedi, birlikte çıktık. İki yolun kavşağındaki bir çeşmenin yanında birden durdu: 'Hakkı Bey ben askerlikten çekileceğim, bir yere mutasarrıf olup gideceğim,' dedi.

    Dona kaldım: 'Aklınızı mı kaybettiniz? Olacak iş mi bu? Ben şahsınızda büyük bir kumandan görmekteyim,' deyince, kaba bir küfür savurarak: 'Ben bu heriflerle anlaşamıyorum, onlarla yapamıyacağım,' dedi. 'Biraz sabırlı olun. Onların ömürleri uzun değildir. Her şey düzelecek,' cevabını verdim. Beyazkale bahçesine girdik. İçerken hep aynı sözleri tekrarladım: 'Böyle bir şey yapmıyacağınızı söyleyin de evime rahat gideyim,' dedim. Güldü. Yıllar sonra Anafartalar zaferi olunca ona Biga'dan bir telgraf çektim ve şöyle dedim: 'Kehanetimin bu kadar çabuk çıkacağını tahmin etmezdim.

    Zaferinizi tebrik ederim.' Artık ordudan ayrılmıştım. Emekli idim. Bana telgrafla cevap verdi, teşekkür etti ve karargâhına davet ederek, Akbaş'a çıkınca bana telefon et, otomobilimi gönderir, sizi aldırırım, diyordu. Çok sevindim. En iyisinden iki binlik rakı ve birçok meze hazırladım. Bir arabaya atlayınca Çanakkale'nin yolunu tuttum. Ama felek yar olmadı, düşmanın attığı bir bombadan ayağım yaralandı. Biga'ya döndüm. Ona emanetleri gönderdim. Bir mektubunu aldım.''

    Bu sıralarda Arnavutluk'ta ayaklanmalar vardır. Bir türlü yatıştırılmaz. İki komutan birbirlerini kıskanmışlardır. Birinin yaptığı ötekine uymaz.

    devam edecek..............

  8. #18
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    İstanbul'dan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın gönderilmesi lâzım gelir. Mustafa Kemal Selânik'te Kurmay Heyetindeki görevindedir. Sanki bir gün bu işi çözmek ona düşecekmiş gibi de Arnavutluk'taki hareketleri inceleyip durur. Her şey kötü gitmektedir. Asker Çilova Boğazı'nı bir türlü geçemez. Hatta Cafer Tayyar (sonra general) Çilova Boğazı'nı geçmek için aldığı emire:

    - İtaat varsa da takat yok, diye o vakit ağızdan ağıza dolaşan cevabı verir.
    Başlangıçta ayaklanmayı ne kadar hafife aldıklarını gösteren bir fıkrayı o vakit orada hizmette bulunan Aziz Samih'ten dinlemiştim. Komutan:
    - Telâş etmeyin çocuklar, demişti, bunlar bir somun ekmeği, biraz kalkandelen dolması, birkaç da fişekle gelirler. Birkaç gün sonra iki bini ekmek ve fişek almak için döner, yarısı geri gelir. Sonra bini gider, yarısı döner. Geri kalanları da ben üç beş altına satın alırım.

    Mahmut Şevket Paşa komutayı almaya geldiği için yanında kurmayı yoktu. Selânik'te kendisine Mustafa Kemal'i verdiler. Daha trene binince, Harbiye Nazırının geldiği belli olması için, emir yağdırma isteği belirir. Mustafa Kemal:
    - Aceleye lüzum yok, bir defa durumu anlıyalım, der, önüne geçer.

    Üsküp'te komutan Şevket Turgut Paşa'yı telgraf başına çağırırlar. Nerede hangi kuvveti olduğundan haberi yok. Kurmay başkanı da öyle. Kurmay Heyetinden Kâzım Karabekir gelir. O da karanlıkta. Fakat karşı taraftan konuşanın yalnız Kolağası Mustafa Kemal oluşu hepsini çileden çıkarır. Hele pek kıskanç olduğu için Kâzım Karabekir ifrit kesilmiştir.

    Mustafa Kemal, Mahmut Şevket Paşa'ya:
    - Durumu görüyorsunuz. Eğer muvaffak olmak isterseniz, Selânik'ten bazı arkadaşları getireceğiz, diyor.

    Nuri, İzzettin gibi yakınlarından bir takım kendilerine katılmıştır. Mustafa Kemal kendini anlıyan bu arkadaşları kuvvetlere dağıtmıştır. Bastırma hareketi başarı ile sona ermiştir. Geçilemiyen boğazda kimsenin burnu bile kanamaz. Başarı Mahmut Şevket Paşa'nındır, ama hareketi Mustafa Kemal ve arkadaşları idare etmişlerdir. Bir veya yukarı rütbede olanlar bunu çekememişlerdir. Mahmut Şevket Paşa'dan Selânik'ten getirdiklerinin orada bırakılmamasını istemişler. Maksat hepsini rütbelerinin yerine oturtmak ve üstlerinden, yahut yan yana bakmak. Mustafa Kemal yalnız kendi gitmekle kalmaz, arkadaşlarını da götürür. Son akşam kurmayların sofrasında:
    - Kalırım, ama hepinize kumanda etmek için kalırım, eğer isterseniz...

    Mustafa Kemal 1910'da bir ara Fransa'da Picardi manevralarına gitti. Topçu Rıza Paşa ve Ali Fethi ile beraberdi. Her akşam harita üzerinde ertesi günkü hareketler üzerine tahminlerde bulunulurmuş.

    Mustafa Kemal sıkılgan mizaçlı idi. İyice açılıp konuşabilmesi için bu sıkılganlığı giderecek kadar sinirlenmeli, ya bir görev heyecanı doğmalı, yahut içki ile silkinmeli idi. Fransızcası da serbestçe konuşabilecek kadar kuvvetli olmamıştı. Mustafa Kemal kalpaklı Osmanlı subaylarını kendilerinden bile saymıyan, parlak üniformalı, iddialı ve gururlu yabancılara biraz ürkerek yaklaşmış, yavaş yavaş farkına varmış ki birçokları hayli basittirler. İtici ve uzaklaştırıcı dekorun altındaki zaafı sezince kendine cesaret geldi. Bir defasında arka arkaya iki üç konyak içerek haritaya yaklaştı. Biraz kendi, biraz arkadaş yardımı ile ertesi günkü hareketler üzerine tahminlerini söyledi ve hareketleri takip etmek için en iyi yerin onlar tarafından seçilen yer olmadığını ileri sürdü. Yukarıdan şöyle bakıştılar ve dağıldılar. Ertesi gün Mustafa Kemal hak kazandı. Sofrada yanına bir miralay düştü. Bir aralık ona dedi ki:

    - Dün akşam sizin dediğiniz herkesinkinden doğru idi, fakat...
    Bir şey söylemekle söylememek arasında duraklama geçirdikten sonra Mustafa Kemal'in başını göstererek:
    - Ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez, der.

    Tenkitlerini hoş görmiyen üstlerince Selânik'te 38 inci piyade alayı komutanlığına tayin edilmesi de mesleğinde ciddî bir adım olmuştur. Hikâyeyi o zaman o aynı alayın birinci taburunun üçüncü bölüğünde takım komutanı bulunan Ziya Kılıç'tan dinliyelim: ''Alay komutanı Miralay (Albay) Sadettin Bey gözlerinden rahatsız olduğu için izin almıştı. Aynı günün akşamı kolordunun günlük emrinde beşinci kolordudan Kurmay Kolağası Mustafa Kemal Bey'in alay komutanlığı vekilliğine tayin edilmiş olduğu bildiriliyordu. O vakit ki alaylar dört taburlu idi. Bu alayın tabur komutanı binbaşı rütbesindedir. Tabiî bir kurmay kolağasının böyle bir alay komutanlığına getirilmesi bütün komutanları şaşırtmıştır.

    Bir gün sonra alay komutan vekilinin alayı teslim almak üzere geleceği haber verildi. Alay kışla meydanında teftiş durumuna girdi. Biraz sonra beyaz ata binmiş, uzunca boylu, gür, dik bıyıklı ve keskin bakışlı kurmay kolağası geldi. Usul gereği en kıdemli tabur komutanı tekmil haberi verir. Mustafa Kemal Bey alaya yaklaşınca gür bir sesle:

    - Merhaba asker, dedi.
    O tarihlerde yoklama ve teftişlerde komutanlar askere:
    - Selâmün aleyküm... derler, asker de:
    - Aleyküm selâm... diye cevap verirdi. Alışmadığı bu tek kelimelik selâm karşısında asker biraz irkildikten sonra aynı kelime ile cevap verdi. İşte o tarihten sonradır ki orduya bu tek kelime ile selâm usulü girmiştir.''

    Mustafa Kemal iki saat gibi kısa bir süre içinde bütün bölük komutanlarını, bölüklere basit tatbikat yaptırarak, imtihandan geçirmiş. Başarı gösteremiyenleri hemen Selânik'teki talimgâha yollıyarak yeni askerî usulleri öğrenmelerini sağlamış. Kısa zamanda 38 inci alayı kolordu içinde örnek hâle getirmiş. Herkesçe anlaşılmış ki bu 28 veya 29 yaşındaki kolağası, rütbelerin basit sınırları içinde kalacak ve ölçülecek bir kimse değildir. Bir gece tatbikatından sonra Selânik'in doğusunda bulunan Karaburun'a doğru yürüyüş yapıyorlardı. Mustafa Kemal alayın başında idi. Ufuk ağarmış, güneş doğmak üzere... Birden:

    - Çocuklar, dedi, nerede ise şafak sökecek. Yıllarca bu vatanın ufuklarında parlak bir güneşin doğmasını bekledim. Bakalım bu sabaha...
    Güneş doğdu. Fakat geceden kalma bulutlar pırıltısını gölgeliyordu. Mustafa Kemal:
    - Hayır, hayır! Beklediğim bu kara bulutlarla örtülü güneş değildir. Ben bulutsuz, gölgesiz bir güneşin doğmasını bekliyorum ve bekliyeceğim.

    Selânik'te bulunan bütün garnizon birlikleri alayın tatbikatına kendiliklerinden katılmakta idiler. Verdiği konferanslara başka subaylar da geliyordu. Âdeta bütün subaylar onun çevresinde ve çekiciliği altında idi. Bu durumdan hoşlanmıyan üçüncü ordu müfettişi kendisini Selânik'ten uzaklaştırmak için İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığı Dairesine tayin ettirmiştir (13 Eylül 1911).
    Fakat İtalyanlar 27 Eylül 1911'de Libya'ya saldırdıklarında Mustafa Kemal İstanbul'a değil, Afrika'ya gidecekti.

    devam edecek........

  9. #19
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Balkan Savaşında donanmamız yenildiği vakit başında bulunduğu Hamidiye kruvazörü ile denize açılarak Yunan kıyılarını döven, bir hayli zaman yakalanmaksızın Akdeniz doğusunu korkusu altında tutan Rauf (Orbay) ki Birinci Dünya Savaşından sonra İzzet Paşa kabinesinde Bahriye Nazırı olmuş, Mondros Mütarekesi heyetine başkanlık, daha sonra Ankara'da Mustafa Kemal'e başbakanlık etmiştir, saltanat rejimine bağlı ve gelenekçi olduğundan Cumhuriyet devrinde Atatürk'ten ayrılmış ve onunla dargın olarak ölmüştür, kültürü kıt, dünya görüşü dar, fakat namuslu bir adamdı. Nitekim Atatürk öldükten yıllarca sonra Kuvay-ı Milliye devrinin Kâzım Karabekir, Refet Bele ve Ali Fuad (Cebesoy) gibi ''büyük'' tanınmışları ile bir toplantıda:
    - Hiçbirimiz olmasaydık Kurtuluş Savaşını Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık, demek dürüstlüğünü göstermiştir. Mustafa Kemal'in Libya sergüzeşti üzerine onun hatıralarında aydınlatıcı bilgiler vardır.

    Rauf Orbay, Mustafa Kemal'i kendisinin de gönüllü olarak katıldığı Hareket Ordusu İstanbul kapılarına geldiği vakit Mahmut Şevket Paşa karargâhında tanımıştı. Mustafa Kemal, 31 Martta birinci ordu ayaklanması sebeplerini şöyle anlatmıştı:

    - İttihat - ve - Terakki reisleri hükûmet kuvvetini meşruluk prensiplerine aykırı olarak, şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim, durdum, fakat anlatamadım.

    Biraz sonra Harp Divanı'nda görev alan Rauf Bey yargılama sırasında Mustafa Kemal'e hak verdiğini ve artık İttihatçı şahsiyetlere eski yakınlığını kaybettiğini de söyler.
    Hatıralarını anlattığı sırada ben Atatürk'e sormuştum:

    - Afrika'ya gidip İtalyanlarla dövüşmek faydasızdı. Bir başarı umuyor mu idiniz?
    - Hayır... Fakat Enver ve arkadaşları gideceklerdi. Halk gitmiyenleri vatanseverlik görevini yapmamış sayacaktı. Sizin kahramanlığınız lâfta, diyecek olanlar da çoktu.
    Selânik'te sefere hazırlandığı sırasında arkadaşlarına:
    - Trablus dönüşünde gene buralara gelebilecek miyim? Selânik'i Türk elinde görebilecek miyim? diye hayıflanıyordu.

    Arnavutluk hareketleri sırasında kurmay başkanlığı ettiği Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'ya da ordu üzerine fikirlerini söylemiş, sonra:
    - Paşanın da cemiyete söz geçirebildiği yok... demişti.

    İtalya'ya geçmek üzere Mısır'a gitti. Yanında İttihat - ve - Terakki Cemiyetinin miting hatipliğini yapan Ömer Naci ile fedayi subaylardan Sabancalı Hakkı ve Yakup Cemil birlikte idi. Bunlar hem orduda, hem politikada idiler. Mustafa Kemal için hiçbir zaman anlaşmadığı Enver'le işbirliği yapmak da bir fedakârlıktı. Rauf Bey bu subayları yanında görmesine şaştığını söylemesi üzerine Mustafa Kemal:

    - Ömer Naci ile eski dostluğum var. Konuşmaktan hoşlanırım. Ama hiçbiri ile fikir birliğim yok. Ne yaparsınız, zorlayıcı hâller beni yol arkadaşlığına mecbur etti, cevabını verdi.
    Yıllar sonra bana, yetişme yolunda Libya'da savaşında ikinci imtihanını verdiğini anlatmıştı:
    - Orada subay sıfatlı haydutlar vardı. Elleri tabancalarında idi. Fedayi ve kabadayı. Bunlar kızınca öldürmekle tanınmışlardı. Benim için ya ölmek, ya bunlara emretmek lâzımdı. Silâhıma tutundum. Çadır altında şiddet gösterdim. Sert davrandım. Emirlerimi kendilerine geçirdim. En sonunda hepsine hükmettim.

    İlk attığı zar kendi hayatı idi. Böyle İttihatçı fedayilerinin kendi lügatinde karşılığı ''kasap''tı.
    Okurlarım birinci ve üçüncü imtihanlarının ne olduğunu merak edeceklerdir. Sırası değilse de kendinden aldığım gibi anlatayım: "Birinci imtihan Harbiye'de ve subay olduğum sıralarda başımdan geçenlerdi. Üçüncü imtihan, Dünya Harbinde beni Doğu cephesine gönderdiler. Her şey bozuk. Ordu bitkin. Kendi şerefimi ve orduyu kurtarmak lâzım. Uzun bir savaşma ile başardım. Bu tecrübeler bana sabrı, bir fikre bağlanmayı ve o fikirde durmayı ve sonra da insanları öğretmiştir.''

    Sonra bakışları pırıldıyarak:
    - Bir gerçeği de öğrenmiş oldum: Tehlike insandan kaçar!
    Enver Libya'da Bingazi bölgesinin sivil ve askerî idaresini üstüne almıştı. Enver, İttihatçı liderler sırasında idi. Aralarında anlaşmazlıklar çıkacağına şüphe etmiyen Rauf Bey bu şüphesini kendisine sezdirince Mustafa Kemal:
    - Karşınızda düşman var. İtalya orduları ile çarpışmak için yoktan kuvvet var etmek lâzım. Bir de siyasî fikirler yüzünden ayrılığa düşersek sonu bozgundur, dedi.
    Rauf Bey'in belki Bingazi bölgesine gitmemekliğiniz doğru olmaz, demesi üzerine de:
    - Bana verilecek askerî görevleri yerine getirmek ve siyasî tartışmalardan kaçınmak kararındayım. Vakit geçirmeden düşmanla vuruşmaya gidiyorum. Herhangi bir sebeple bunu yapamıyacak olursam dönmeği başka herhangi bir davranışta bulunmaktan daha doğru bulurum, cevabını verdi.

    Mustafa Kemal önce Tobruk'a gitti ve burada komutan bulunan Ethem Paşa'nın kurmaylığını üstüne aldı. Tobruk'taki İtalyan kuvvetlerine karşı saldırışa geçti. 9 Ocak Tobruk Savaşı o çerçevede ilk savaş ve ilk başarı olmuştur. Daha sonra Derne'ye giderek oradaki kuvvetlerin komutasını ele aldı.

    Sonuna kadar Derne bölgesi komutanlığını başarı ile yapan Mustafa Kemal'in gösterdiği yüksek kabiliyet oradaki muhaliflerinin de dikkatini çekti. Mustafa Kemal 25/26 Nisan 328 (1912) tarihi ile ve Derne Osmanlı kuvvetleri komutanı imzası ile yazdığı bir mektupta der ki: ''Bilirsin, ben askerliğin her şeyden fazla sanatkârlığını severim. Burada sanatın bütün gereklerini uygulıyacak kadar zaman ve bu zamanla edinilebilecek vasıtalar olursa, işte o vakit milletin istediği hizmeti yapmış olacağız. Hayatımın bugününe kadar orduya faydalı bir kimse olmaktan başka vicdanımda bir emel beslemedim. Çünkü vatanı korumak ve milleti mesut etmek için, her şeyden önce ordumuzun eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha göstermek lâzım olduğuna çoktan inanmışımdır.

    Bu inanç yüzünden, ihtimal, ifratçı görünmüşümdür. Fakat zaman saf ve temiz kafalardan çıkan hakikatleri -kabul edilmese de- bir gün uygulandırır. Bu gece Derne kuvvetlerimizin bütün kumandanları ve subayları ile bir akşam eğlencesi tertip etmiştik. Mektubumu çadırıma dönüşümde yazıyorum. Bu güzel kalpli, kahraman bakışlı arkadaşlarımın, bu küçük rütbeli, fakat düşmanı titreten büyük kumandanların gözlerinde vatan için ölmek aşkını okuyorum. İçimde büyük bir sevinç ve gurur ile kendilerine 'Vatan mutlak selâmet bulacak, millet mutlak mesut olacaktır.' Çünkü kendi selâmetini, kendi saadetini, memleketin ve milletin selâmeti için feda edebilen vatan evlâtları çoktur.''

    Zaman geçtikçe Mustafa Kemal'e bağlı olanlarla Enver'i tutanlar arasında sürtüşmeler kendini göstermiş ve azmak üzere iken, Balkan Savaşı çıkması üzerine, iki komutan da vatana dönmüşlerdir.
    1911'de Bingazi Savaşında bulunan bir Fransız muhabiri Enver'le Mustafa Kemal arasında şu kıyaslamayı yapmıştır: ''Enver büyük plânlardan, büyük fikirlerden çabuk umutlanır, canlanırdı. Teferruatla uğraşmazdı. Mustafa Kemal realistti. Parlak projeler, göz kamaştırıcı her şey onda bir güvensizlik yaratırdı. Büyük fikirler onu sihirlemezdi. Onun amaçları sınırlı idi. İnce hesap ve uzun yargılamadan sonra karar verirdi. 'Takribî = yaklaşa' ve 'umumî' ile yetinmez, sağlam esaslar ve rakam isterdi.''

    Hekimlerimizden biri de kendisini bir çöl karargâhında nasıl tanıdığını şöyle anlatmıştır: ''Komutan hasta, yataktadır, sizi öyle kabul edecek, dediler. Mustafa Kemal Bey çadırda portatif karyolasında oturuyordu. Eşyası bir portatif masa, iki iskemle, bir de yere serilmiş kurt postundan ibaret. Bir gözünde kan var. Sık nefes almakta. Elini sıkarken ateşi olduğunu da hissettim. Pek güçlükle bir hastanede birkaç gün tedavi olmaya gönderebildik.''

    Balkan Savaşından önce İttihat - ve - Terakki iç kargaşalık ve hoşnutsuzluk yüzünden iktidarı muhaliflerine bırakmıştı. Her türlü gücenmişlerin, bu arada ayrılıkçı Arnavut, Rum, Bulgar, Sırp ve Arap politikacılarının kendileri ile işbirliği ettikleri muhalifler, içlerinde bulunan fesatçı ve Türk olmıyan arka niyetli kimselerin kışkırtması ile Trakya'daki orduyu terhis ettiler. Harbiye Nazırı iken Mahmut Şevket Paşa bu kuvvetleri iyice silâhlamıştı. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan ellerine geçen fırsatı kaçırmıyarak saldırışa geçtiler. Hükûmet ve ordu şaşkına döndü. Koca devletin yıkılacağına hiç ihtimal vermiyen, bilâkis Balkanlı orduların yenileceğini sanan büyük devletler, statükonun bozulmasına izin vermiyeceklerini bildirmişlerdi. Oysa birkaç hafta içinde her yerde yenildik. Avrupa Türkiyesini kaybettik. Bulgar ordusu Çatalca'ya geldi, dayandı. Hiç unutmam, Manastır düştüğü vakit hece vezninde bir şiir yazmıya başlamıştım. Ben şiiri bitirinceye kadar Edirne düştü. Hece sayısı uyduğu için adını Edirne'ye çevirdim. Bu şiirim ''Tanin'' gazetesinin ilk sayfasında çıktı. Artık Edirne'yi de Bulgarlara bırakmayı kabul ederek barış yapmıya karar vermiştik. Büyük devletler biz yenilince statüko antlarını unutmuşlardı.

    Mustafa Kemal 24 Ekim 1912'de İstanbul'a dönmek üzere iken Mısır'da Avrupa Türkiyesini kaybettiğimiz ve Bulgar ordusunun İstanbul kapılarına geldiğini duydu. Avrupa yolu ile Romanya üstünden İstanbul'a geldi. Makedonya ve Selânik artık düşman elinde idi. Bab-ı âli caddesinde ''Meserret'' kıraathanesinde birkaç asker arkadaşına raslamıştı. İstemiye istemiye yanlarına gitti. Selânik'ten söz açarak:

    - Nasıl bıraktınız? Selânik'i bu kadar ucuz nasıl düşmana teslim ettiniz, diyordu.
    O böyle bir felâketin geleceğini bildiği için ordunun politikadan çekilerek onu karşılamaya hazırlanmasını istiyordu. Gerçekten dediği gibi çalışsaydı Rumeli elden gitmezdi. Bunun belgesi şudur ki büyük devletler Osmanlı Devletinin Balkanlıları yeneceklerine inandıkları için statükoyu ortaya atmışlardı.

    Mustafa Kemal'i Gelibolu yarımadasını korumak üzere Bolayır'da toplanan Akdeniz Boğazı Kuvvetleri ''Harekât'' Şubesi Müdürlüğüne tayin ettiler (25 Kasım 1912). Kurmay Başkanı Fethi (Okyar) idi.

    devam edecek.........................

  10. #20
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Rauf Orbay hatıralarında diyor ki: "Bulgarlar Çatalca savunma hattını aşamayınca Gelibolu Yarımadası'na doğru saldırış hazırlıklarına başlamışlardı. Biz de yarımadayı Bolayır tarafından savunmak için Ferik Fahri Paşa komutasında bir kolordu göndermiştik. Bu kolordunun kurmay başkanlığına Trablus'tan dönen Ali Fethi Bey, Harekât Şubesi Müdürlüğüne de Derne'den dönen Mustafa Kemal Bey tayin edilmişlerdi. Kolordu karargâhı Maydos'ta idi. Donanma da Maydos karşısında bulunuyordu. Vakit buldukça Maydos'a gider, ikisini de ziyaret ederdim. Bazan donanma kumandanlığı adına onlarla askerî görüşmeler yapardım. Bu arada bir defa donanma koruması altında denizden asker çıkararak yapılacak bir saldırıya karşı yarımadanın nasıl savunulabileceğini inceliyen kolordu Kurmay Heyeti görüşmelerinde hazır bulundum.

    Yarımadanın batı kıyısında asker çıkarmaya elverişli kumsallar istihkâmlanırsa çıkarmaya engel olacaklarını ileri sürenlere Mustafa Kemal Bey'in karşı koyduğunu iyiden iyiye hatırlıyorum. Mustafa Kemal Bey düşmanın donanma ateşi altında karaya çıkabileceğini kabul etmek gerektiğini, savunma tertiplerinin ancak bundan sonra alınması doğru olacağını söylüyor ve bu fikrine karşı olanlara sinirlenerek:

    - İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım. Karada ilerlemekliğimi önliyecek üstün kuvvet yoksa yarımadayı pekâlâ ele geçiririm, diyordu.

    Mustafa Kemal Bey, Bingazi bölgesinde İtalyanların donanma koruluğu ile karaya asker çıkarmalarından ders almıştı. Oradaki kurmay subaylar arasında donanma top ateşinin tesiri hakkında doğru ve pratik fikri olduğunu gördüğüm ilk şahsiyet Mustafa Kemal Bey'dir. Balkan Harbinde bunu bilmemek yüzünden başarısızlığa uğradığımız bilindiği hâlde ne yazık ki fikirlerini düzeltmiyenlere Birinci Dünya Savaşında da rasladım.

    O günlerde Fahri Paşa kolordusuna karşı Eskâmil tepesine dayanan bir Bulgar tümeni bulunuyordu. Bu sırada Marmara'nın Rumeli kıyısında bir noktaya kuvvet çıkararak Çatalca'daki Bulgar ordusunun çekilme hattını kesip ve onu iki ateş arasında bırakarak yenilgiye uğratmak için hazırlıklar yapılmakta idi. Bu maksatla Ferik Hurşit Paşa komutasında bir kolordu kurulmuş, kurmay başkanlığına da Yarbay Enver Bey tayin edilmişti. Ben düşman kıyılarına akın etmek için Akdeniz'e açıldığım vakit plân uygulanmış, fakat başarı elde edilmemiştir. İki kolordunun hareketlerini idare eden Enver Bey'le Ali Fethi ve Mustafa Kemal beyler arasında anlaşmazlık çıkarak orduda ikilik kendini göstermişti.''

    Bu arada Balkanlı müttefikler birbirlerine girdiler ve Sırbistan, Yunanistan, Romanya birleşerek Bulgaristan'a hücum ettiler ve onları kolayca yendiler. Şimdi fırsattan faydalanarak Trakya üstüne yürümek ve hiç olmazsa Edirne'yi geri almak lâzımdı. Hâlbuki Edirne'yi Bulgaristan'a vermiştik. Büyük devletler, hele Rusya ne de öteki devletler geri almaklığımıza engel olacaklardı. Böyle bir tehlikeyi göze almak için hükûmeti devirmek, Bab-ı âli'yi basmak, belki Harbiye Nazırını öldürmek gerekecekti.

    Hükûmeti devirme hareketinden önce Talât Bey Gelibolu'ya gelerek Mustafa Kemal'i görmüş, sonra birlikte Fethi Bey'in yanına gitmişler. Talât kendilerine gene birlikte çalışmayı teklif etti. Mustafa Kemal bir aralık:
    - Siz partinin başından çekilecek misiniz? diye sordu.
    - Niçin? Beni öldürmek mi istiyorsunuz?
    - Hayır, biz size layık olduğunuz yeri vereceğiz.

    Talât İstanbul'a döndükten sonra Ali Fethi İstanbul'da önemli bir vaka olacağından hemen gelmesini istiyen bir telgraf aldı. Gitti. Yapacaklarını haber verdiler. Nazım Paşa'yı öldürme kararına isyan etti. Yapmıyacaklarını vadettiler, döndü. Mustafa Kemal:
    - Fakat düşündüklerini yapacaklar, dedi.

    Nitekim dediği çıktı. Bab-ı âli baskıncılarının başında Enver vardı. İttihatçılar iktidara gelince orduyu yürüttüler. Enver bir koşu Edirne'ye giderek, savaşsız kansız bir kahramanlık daha elde etti.

    Bir müddet sonra Enver hem paşa hem Harbiye Nazırı olacaktı. 4 Ocak 1914 tarihli gazetelerde, Bingazi'deki hizmetlerinden dolayı zam olunan üç sene kıdemli miralaylığa (yarbay) ve Balkan Harbindeki fedakârlığına mükâfaten üç sene daha zam ile mirlivalığa (tümgeneral) terfi eden Enver Paşa Harbiye Nezaretine tayin edilmiştir, haberi çıktı.
    1908'de Talât onu ileri sürmüştü. Enver düzenli yetişmemiştir. Alay, liva, tümen gibi birliklere sıra ile kumanda etmemiştir. Makedonya'da çete kovalamış, Trablus'ta çete başılığı yapmış ve Balkan Harbinde Bolayır'da birdenbire bir kolorduyu karaya çıkarmak istemiş ve bozulmuştu. Harpte de bir orduya kumanda etmiye kalkarak Sarıkamış bozgununa uğrıyacaktı. Mustafa Kemal bana demişti ki: ''Bu yetişmezlik yüzünden de emir verirken, verdiği emirlerin yapılabilip yapılamıyacağını bilemezdi.''

    İttihatçılar Fethi'yi de Mustafa Kemal'i de artık yadırgıyorlardı. Enver'in Harbiye Nazırlığını orduda içine sindiremiyecekler arasında Fethi'nin de bulunacağına şüphe yoktu. Onu askerlikten alarak parti umum kâtibi yapmayı düşündüler. Fethi'nin bu görevi pek istediği yoktu. Fethi'nin evine yerleşen Mustafa Kemal belki bu yoldan bir şeyler yapılabileceği umuduna kapılarak kabul etmesinde ısrar etti. Fethi umum kâtip olunca ilk iş olarak İttihatçı fedayilerinin maaşlarını kesti. Onun komitecilikle hiç ilgisi yoktu.

    Bütün fedayi takımı ve onları tutanlar aleyhine birleştiler. ''Ne yapacakmışım, partinin parasını onlara mı yedirecekmişim?'' diyordu. Kongre yaklaştığı sırada Fethi ve Mustafa Kemal bir nutuk hazırladılar. Nutkun umumî kâtip tarafından söylenmesi tabiî bir şeydi. Fethi'nin neler söyliyeceğinden şüphelenenler bir oyun tertip etmişler. Şükrü Bey (sonra Maarif Nazırı ve suikastçı) tarafından söylenmek üzere bir nutuk hazırlanmış. Toplantı açılınca Fethi Bey daha yerinden kımıldamadan Şükrü Bey kürsüye çıkmış. Merkezi Umumî'nin resmî nutkunu çekmiş.

    devam edecek................

Benzer Konular

  1. Falih Rıfkı Atayın hatıratından Harf diktası
    neyzen571 Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 27-08-2010, 12:35 AM
  2. Cankaya / Atatürk
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-02-2010, 07:45 PM
  3. Falih Rıfkı'ya Verdiği Mülâkat
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-04-2009, 02:20 PM
  4. Falih Rıfkı ve Mahmut Bey'e Verdiği Mülâkat
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-04-2009, 12:59 AM
  5. Fatih Rıfkı Atay Zeytindağı
    dogangunes Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-06-2007, 12:12 AM
Yukarı Çık