Divan edebiyatının mihenk taşı: Urfalı Nabi
Kurtoğlu, divan edebiyatımızın önemli şairi Nabi'yi çok yönlü okuma fırsatını okuyucuya yeni kitabı 'Urfalı Nabi'yle veriyor





Divan Edebiyatının büyük şairlerinden Nabi'nin hayatının anlatıldığı, Mehmet Kurtoğlu'nun kaleme aldığı 'Urfalı Nâbî' okuyucuyu 16 ve 17. yüzyıla götürüyor.

Halep'ten ayrılıp İstanbul'a yerleşen Nâbi ardında büyük eserler bıraktı. Divan edebiyatı geleneğinin en vurucu beyitlerine sahip Nabi'ye farklı perspektifden ele alma şansı veren kitap, Nabi'nin şiirinin derinliğine, düşünce zenginliğine, serüvenine ışık tutuyor.

1642'de gözlerini Nabi'nin Urfa'da doğması yazarın bu anekdotu kitabın başlığına çıkarmasını sağlamış. Nabi'nin doğduğu kent Urfa'nın musiki hayatına kattığı beyitlerine, günümüze kadar devam eden sıra gecelerinde bulmak da mümkün. Divan Edebiyatı şairi Nabi bu yönüyle bir medeniyetin canlılığını günümüze kadar taşıyabilmiş ender bir şair…

Nâbî'nin izinde bir yazar Mehmet Kurtoğlu

Bizlere Yusuf Nâbî'nin hayatını kaliteli bir dille anlatan Mehmet Kurtoğlu da tıpkı Nâbî gibi Urfa doğumlu. Öğrenimini Urfa İmam Hatip Lisesi'nde tamamlayan Kurtoğlu ayrıca HRÜ Meslek Yüksek Okulu İnşaat Bölümü'nü ve A.Ü Sosyal Bilimler bölümünü bitirdi. Yerel ve ulusal gazetelerde ayrıca dergilerde yazıları yayınlandı. Şiir ve gazetecilik dalında birçok ödülün sahibi olan yazarın yayınlanmış eserleri olarak, Bana Kendini Anlat, Hafızasını Kaybeden Şehir, Gurbeti Olmayan Diyar, Çağa Küsen Leyla'yı gösterebiliriz.

Nâbî hakkında anlatılan en ilginç hikâye

Şair Nâbî, IV. Mehmet döneminde hacca gitmek üzere birçok devlet erkânının da bulunduğu kafileyle yola koyulur. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, uyuyamaz. Öbür tarafta ise paşa ayaklarını kıbleye doğru uzatmış uyumaktadır. Bu durum Nâbî'yi müteessir eder. "İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?" diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.

Sakın terk-i edebten kûy-ı mahbub-ı hudâdır bu

Nazargâhı ilâhîdir, makâmı Mustafâ'dır bu...

('Burası Allah'ın sevgilisinin beldesidir. Cenâb-ı Hakk'ın nazar buyurduğu Hz. Muhammed Mustafâ'nın (s.a.v) makamı Ravza-i Nebî'dir')

Nâbî farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz daha yükselir bu da uyuyan paşanın uyanmasına neden olur.

Nâbî'ye dönerek, "Ne söylüyorsun?" diye sorar.

Nâbî de cevap olarak. "Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları dile getirdim" der.

Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler. Mescid-i Nebevi'nin minarelerinden biraz evvel Nâbî'nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğuna şahit olurlar.

Her ikisi de şaşkın ve acele bir şekilde minarenin kapısının önüne gelirler. Müezzin minareden inince, "O söylediklerin neydi ve neden böyle bir şeye söyleme gereği duydun?" diye sorarlar.

Müezzin ise rüyasını anlatmaya başlar: "Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v)'i gördüm. Bana dedi ki; Benim ümmetimden bana âşık bir zât benim kabrimi ziyarete geliyor. Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir. İşte bu cümlelerle minareden onu karşıla" diye buyurdu.

Ben de hemen kalktım "Peygamberimizin iltifatına mazhar olan âşık acaba kimdir?" diye düşünerek minareye koştum. Öğretildiği gibi okudum.

Nâbi bu sözler karşısında duygulanır ve nemli gözlerle sadece şu sözleri mırıldanabilir: "Resülullah benim için ümmetimden mi dedi?"

Dünya Bülteni - Kültür/ Sanat