Merhaba!

1660, Londra. Münzevi kitapçı Isaac Inchbold'un yaşamı, aldığı esrarengiz bir mektubun ardından altüst olur. Kent dışındaki bir malikânenin sahibesi, Alethea Greatorex onu gizli kalmasını istediği bir görüşmeye çağırır. İç Savaş'ta yağmalanıp hayli zarar görmüş bu malikânenin kütüphanesinde, Isaac Inchbold'a kayıp bir parşömenin -Dünya Labirenti- izini sürmesi görevi verilir. Ne var ki bu görevin boyutları hiç de kahramanımızın sandığı gibi değildir.

NONSUCH KİTAPLARI
Her Türden Cilt Alınır ve Satılır
Isaac Inchbold, Mal Sahibi

Ben Isaac Inchbold’um, mal sahibi. 1660 yazı geldiğinde, Nonsuch Kitapları’nın sahibi olmamın üzerinden aşağı yukarı on sekiz sene geçmişti. Zemin katındaki dopdolu rafları ve helezoni merdivenin bir tam dönüş yukarısındaki sıkış tıkış odalarıyla kitapçı dükkânı, bundan epey daha uzun bir süredir, neredeyse kırk yıldır Londra Köprüsü üzerinde –ve köprünün en dikkate değer binası olan Nonsuch House’un bir köşesinde– durmaktaydı. Babam veba salgınında öldükten ve onun borçlarıyla baş başa kalan annemin kendine bir fincan zehir ikram etmesinden sonra, 1635’te, on dört yaşındayken oraya çırak verilmiştim. Ustam Mr. Smallpace’in ölümü –ki yine sebebi vebaydı– tam da benim çıraklığımın sonuna ve hür bir adam olarak Kırtasiyeciler Grubu’na katılmama rastladı. Böylece, o çok mühim günde Nonsuch Kitapları’nın sahibi oldum, o günden beri de maroken ve tela ile ciltlenmiş birkaç bin dostumun oluşturduğu düzensiz yığınla birlikte, orada yaşıyorum.

Benimkisi, ceviz ağacından yapılma raflarımın arasında geçen, sessiz bir tefekkür hayatıydı. Tevazuyla sürdürdüğüm, hiç bozulmayan bir dizi rutinden oluşuyordu. Kendini ilime ve irfana adamış bir adamdım ben –ya da en azından öyle düşünmek hoşuma gidiyordu– ama dünyevi deneyimim kıttı. Kitaplar hakkında her şeyi biliyordum ama itiraf edeyim ki yeşil kapımın ardında telaş içinde akıp giden dünya hakkında pek az şey biliyordum. Dönen tekerlekler, yükselen duman ve koşuşturan ayaklardan oluşan bu yabancı dünyaya, şartlar ne kadar az gerektiriyorsa o kadar seyrek çıkıyordum. Sene 1660 olduğunda, Londra kapılarının on iki fersahtan ötesine adım atmamıştım henüz; ayrıca mecbur olmadıkça Londra içinde de pek dolanmıyordum. Basit getir götür işlerini yaparken köprünün kuzey kapısının yirmi adım ötesinde başlayan kalabalık ve pis sokakların oluşturduğu labirentte fena halde kafam karışıyordu ve rafları dolduran kitaplarıma doğru ağır ağır ilerlerken kendimi sürgünden dönüyormuş gibi hissediyordum. Sanırım bütün bunlar –üstüne üstlük miyopluk, astım ve bana yamuk bir yürüyüş veren yumru ayak– beni vuku bulacak olaylar için pek beklenmedik bir vasıta haline getiriyor.

Benim hakkımda bilmeniz gereken başka ne var? Fazlasıyla rahat ve memnundum. Kırkıncı yaşıma girerken benim eğilimlerimdeki birinin isteyebileceği hemen hemen her şeye sahiptim. Gayet iyi giden bir işin sahibi olmamın yanı sıra dişlerimin yarısı hâlâ ağzımda ve saçımın büyük bölümü hâlâ kafamdaydı; dahası, her akşam saatlerce, at kılından yapılma, en sevdiğim koltuğumda otururken kitabımı yaslayabileceğim, itinayla bakılmış bir göbeğim vardı. Her akşam Margaret adında yaşlı bir kadın bana yemeğimi yapıyordu ve haftada iki kez, Jane adında başka bir yoksul kadıncağız, kirli çoraplarımı temizliyordu. Bir eşim yoktu. Gençken evlenmiştim ama karım Arabella yıllar önce, bir kapı mandalı parmağını sıyırdıktan beş gün sonra ölmüştü. Dünyamız tehlikeli bir yerdi. Çocuğum da yoktu. Üzerime düşeni yaparak dört çocuk sahibi olmuştum ama hepsi şu ya da bu hastalıktan dolayı ölmüştü ve şimdi St Magnus-the-Martyr Kilisesi’nin bahçesinde, annelerinin yanında yatıyorlardı. Her hafta çiçekçiden aldığım bir buketle orayı ziyaret ediyordum. Yeniden evlenme yönünde umudum da, beklentim de yoktu. Sürmekte olduğum hayat, ender görülür şekilde uyuyordu bana.

Başka? Çırağım Tom Monk’ın dışında yalnız yaşıyordum. Monk, işgününün bitiminden sonra Nonsuch House’un en üst katında kalıyor, küçücük bir odada yemeğini yiyor ve yatıyordu. Ama hiç şikâyet etmiyordu. Elbette ben de etmiyordum. Londra duvarlarının içine tıkışmış ya da dışarıda, şehrin eteklerinde yaşayan 400.000 insanın çoğundan daha şanslıydım. İşim bana senede 150£ getiriyordu – o günlerde hatırı sayılır bir miktardı bu, özellikle de ne bir ailesi ne de Londra’da ziyadesiyle sunulan bedensel zevklere merakı olan bir adam için. Ve hiç şüphesiz, sessiz ve kitaplarla bezeli bu idilim böyle sürüp gidecekti; hiç şüphesiz, bu rahat hayatım Arabella’nın yanında bana ayrılmış olan o küçük dikdörtgen parselde yerimi alana kadar hiç bozulmadan, mutluluk verici bir sarsıntısızlıkla devam edecekti... Tabii eğer 1660 yazında dükkânıma ulaştırılan o tuhaf çağrı olmasaydı.

O sıcak temmuz sabahı, girift ve eşsiz bir evin kapısı gıcırtıyla, davetkâr bir şekilde aralandı. Kendini o kadar akıllı ve şüpheci sayan ben, oranın karanlık damarlarında cehaletle ilerledim, bir yere varmayan koridorlarında ve gizli odalarında yolumu bulmaya çalıştım. Bunca sene sonra bile o koridorlarda ve gizli odalarda bir ipucu arıyorum ama nafile. Comenius, bir labirent bulmanın izlenecek bir yol bulmaktan daha kolay olduğunu yazmıştır. Ancak Boethius’un bize söylediğine göre, her labirent başladığı yerde biten bir çemberdir. Bu yüzden geldiğim yolu geri gitmeliyim, yanlış saptığım yerleri bulmalıyım ve arkamdaki bu kelimeler yumağını çözerek bir kez daha, benim için Sir Ambrose Plessington’ın hikâyesinin başladığı yere varmalıyım.

Bahsettiğim olay, temmuzun ilk haftasında, bir salı sabahı vuku buldu. Tarihi gayet iyi hatırlıyorum, çünkü Kral II. Charles’›n, on bir yıl önce Cromwell ve arkadaşları babasının boynunu vurduğunda boşalan tahta oturmak için Fransa’daki sürgününden döneli çok az olmuştu. O gün de başka herhangi bir gün gibi başlamıştı. Ahşap kepenklerimi kaldırdım, yeşil tentemi yumuşak bir esintiye açtım ve Tom Monk’ı Clock Lane’deki Merkez Postanesi’ne gönderdim. Her sabah ocaktaki külleri çıkarmak, yerleri süpürmek, lazımlıkları boşaltmak, lavaboyu silmek ve kömürü getirmek Tom Monk’ın göreviydi. Ama bu görevlerin herhangi birini yerine getirmeden önce gidip mektuplarımı alması için onu Dowgate’e yollardım.

Postam konusunda çok hassastım, özellikle de salıları; çünkü haftanın bu günü posta gemisi Paris’ten mektupları getirirdi. Tom Monk her zamanki gibi dönerken Thames Street’te oyalandıktan sonra nihayet geri geldiğinde, göbeğime Don Kişot’un Shelton tercümesi, 1652 baskısı yaslıydı. Başımı sayfadan kaldırdım ve gözlüğümü düzelterek kapı eşiğindeki surete kısık gözlerle baktım. Hiçbir gözlükçü, gözlerim yarı kapalı bakmama çare olacak kalınlıkta bir çift cam imal edememişti. Sayfada kaldığım yere parmağımı koyup esnedim.

“Bize bir şey var mı?”
“Bir mektup var, efendim.”
“Ee? Alalım, öyleyse.”
“Benden iki peni aldı onun için.”
“Pardon?”
“Posta memuru.” Elini uzattı. “‘Az vergi alınmış’ dedi, efendim. Ücreti ödenmiş bir mektup değilmiş. O yüzden iki peni ödemem gerekti.”
“Pekâlâ.” Don Kişot’u kenara koydum, rahatsızlığımı belli ederek Monk’ı tazmin ettim ve mektubu elinden aldım. “Haydi bakalım. Git kömürü getir!”

Vignon’un Odyssey baskısı için benim adıma açık arttırmaya girme talimatı verilen Paris’teki komisyoncum Mösyö Grimaud’dan haber bekliyordum. Ama hemen fark ettim ki bir şeritle bağlanmış ve mühürlenmiş mektubun üzerinde, Yurtdışı Posta’nın kırmızı pulu yerine Yurtiçi Posta’nın yeşil pulu vardı. Bu tuhaftı; çünkü yurtiçi posta Merkez Postanesi’ne pazartesi, çarşamba ve cuma günleri gelirdi. Ancak o an bu gariplik üzerine pek düşünmedim. Postane de diğer her şey gibi bir keşmekeş içindeydi. Eski postane müdürleri –ki söylentilere göre Cromwell’in en faal casuslarıydılar– makamlarından alınmıştı ve Postaneler Genel Müdürü John Thurloe, Kule’de mahpustu.

Mektubu elimde çevirdim. Üstte, sağ köşedeki damgada “1 Temmuz” yazıyordu, bu da mektubun Merkez Postanesi’ne iki gün önce ulaştığı anl***** geliyordu. Adım ve adresim mektubun üzerine “kâtip” tarzı el yazısı ile yazılmıştı, yana yatıktı ve hızla çiziktirilmiş gibiydi. El yazısı bazı yerlerde mürekkep lekeleri oluşturmuştu. Bazı yerlerde ise silikti; sanki mürekkep eski ve tozlaşmış, kaz tüyünün ucu eğrilmiş ya da aşınıp kütleşmişti. Arka tarafta bir mühür yüzüğünün çıkardığı dikdörtgen iz, üzerinde ‘Marchamont’ yazan bir arma taşıyordu. Saçak saçak olmuş şeridi çakımla kestim, mührü parmağımla kırdım ve katlanmış kâğıdı açtım.

Ross King


http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=1417