Hermann Hesse'nin psikanalitik temeller üzerine oturtup yazdığı muazzam romanı üzerine acizane bir inceleme.

Hermann Hesse hakkında çok kısa bir bilgi verme ihtiyacı duyuyorum öncelikle. Yaşadığı travma sonucunda Freun'un öğrencisi Jung'un yetiştirdiği önemli bir psikatr olan Lang'dan psikanaliz tedavisi gördü ve psikanalizmden çok fazla etkilendi. Aynı zamanda doğu mistizminden de inanılmaz derecede etkilenmiştir. Ki ileride göreceğimiz Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli yapıtında da yazarın aynı itkilere sahip olduğunu göreceğiz.

Narziss ve Goldmund isimli romanın temelinde yatan psikanalizmdir. Bunun ispatlarını vererek ve kitaptan yapılacak alıntılarla konuyu derinleştirmek istiyorum müsaadenizle;

Sayfa 46 ;

".... Örneğin bir insanı başkalarından ayıran özellikleri belirlemek, o insanı tanımaktır."

Sayfa 47;

"... Benim bütün söylemek istediğim, senin benden farklı oluşundur."

Bu iki bölümde de görüldüğü gibi psikanalizmin, analitik çözümlemeciliğinin her iki cümlede de birbirinin benzeri ama farklı yapılarda işlendiği görülmektedir. Ki devamında yapacağım alıntılar bunun bir sav olmaktan öte su götürmez bir gerçek olduğunu da yineleyecektir.

Sayfa 49'da çok önemli iki cümle var. Aynen aktarıyorum ;

"...benim için yeterince kendin değilsin, o kadar."

"Sen çocukluğunu unutmuşsun"

Esasında bu iki cümle birbirini tamamlamaktadır. Ayrı ayrı bölümlerde söylenmesi onun bir bütünün parçalarını teşkil etmesine engel değil bana göre. Peki "Kendilik" hali nedir? Nasıl oluyor da birisi "yeterince kendisi" olamıyor? Bunun nedenlerini Freud id-Ego-Süperego terimleriyle açıklar. İd, ego ve süperego insan bilincinin katmanlarıdır. Bu katmanlar birlikte yer almalarına karşın farklı düzlemlerde fonksiyon görürler.
ID, zevk temelli bir istekler ve aşırı ısrarcı temel enerjinin çıkış noktasıdır. Temel ve en ilkel benliktir. Ana kaynağı cinsellik, açlık gibi ihtiyaçların en bencilce doyurulmasıdır
EGO; ise id nin bu isteklerini gerçeklikle karşılayan kısımdır. Çeşitli savunma mekanizmaları ile idi dengeler. İd ve süperego arasında dengeleyici unsurdur. Temel görevi kişisel güvenlik sağlamak ve idin bazı isteklerine izin vermektir. Freud ilerki yıllarda gerçekliği test etmek, savunma, bilgi sentezi ve zeka fonksiyonları ile hafızayı bu merkeze bağlamıştır
Süperego baba figürünün ve kültürel adetlerin içselleştirilmiş bir sembolüdür. Id nin ihtiyaç ve talepleriyle çatışma halindedir. Id ye karşı saldırgandır. Tabuları ayakta tutar. Odipus kompleksinin çözümü için baba figürünün içselleştirilmesi sonucu okulda, dinsel eğitimle ve otorite baskısıyla oluşur. Kısacası toplumsal benliktir.

Aynı zamanda bu "Kendi olamama" halini yabancılaşma teorisiyle de açıklayabiliriz. Ama o zaman romandan uzaklaşmış oluruz.

Asıl önemli cümle "Sen çocukluğunu unutmuşsun"dur. Peki neden bu kadar önemli? Çocuklukta bilinçaltımıza ya da bilincimize yerleşen kavramlar yaşam deneyimleriyle birlikte gün yüzüne çıkar. Çocukluğunu unutmuş birisinin biliçaltından yapabileceği yaratımlar ve çağrışımları d yoktur demektir.

Ayrıca konudan sapmadan kısa bir bilgi vermek istiyorum; Josef Bruer, Freud'un gençlik dönemlerinde birlikte çalıştığı önemli bir psikalogtur. Anna O. Vakası bu anlamda çok önemlidir. Baca temizleme tekniğini kullanarak geçmiş kötü deneyimlerin nasıl silindiğini merak edenler bu konu hakkında araştırma yapabilirler.


Goldmund'un yaşadığı baygınlık hadisesini romanı okuyanlar bilirler.manastırın ilahi heykellerinin bulunduğu odada baygınlık geçiren Goldmund'un bu durumuna dair hayli ilginç bir diyalog var. Aynen aktarıyorum ;

"...Oğlu annesinin işlediği günahın kefaretini ödemek için yaşamını tanrıya adamaya hazırdı."

Peki bu ne demek? Neden oğlu, annesinin kefaretini ödesin? Bu Oedipus kompleksi değil mi? Yani çocukların karşıt cins ebeveynlerine olan ilgileri. Freud cinselliğin ve aşkın ilk kaynağı olarak çocukların ebeveynlerini gördüklerini defalarca yinelemiştir. Ki ileriki bölümde Goldmun'un Lise isimli bayanla yaşadığı ilk cinsel deneyimde bunun izlerini yine sürebileceğiz.

Narziss ile Goldmund'un karşılıklı hararetli bir tartışmaları vardır romanda. Bunun akabinde Golmund heykellerin arasında gezerken baygınlık geçirir. Narziss şu ilginç cümleyi kurar ;

"Çok ateşli ağrılarda bilinç yitirilir bazen"

Peki bu bilinçaltının su üstüne çıkması değil midir? Bilinç ile bilinçaltının savaşı sonucunda insan fizyolojisine yansıyan ağrıların akabinde su üstüne çıkan bilinçaltı, bilincin yitirilmesine neden olur.İşte Narziss ile Goldmund'un tartışmaları sonucunda, Narziss'in büyük yardımıyla Goldmund kendi gerçeğiyle yüzleşme imkanı bulur. Hatta bu yüzleşme baygınlık sonunda şöyle bir cümleyle daha da ilginç bir hale getirilir yazar tarafından ;

"... keşişlik hevesi,kendi Tanrı'ya bütün gücüyle adaması inancı içinde kaybolmuştu."

Yaşanan baygınlığın hemen ardından Goldmund'un yaşadığı bu değişiklik kendisinin bilinçaltında ortaya çıkmayı bekleyen özgür ve sanatçı ruhunun bir ifadesidir.Çünkü Goldmund ömrünü bir manastıra kapanarak geçirebilecek birisi değildir. O özgürlüğü ve yaratmayı sevmektedir. Manastıra gitme nedeni tamamen babasıyken manastırdan ayrılma nedeniyse daha hiç tanışmadığı annesidir. Romanın 68. sayfasında şu ilginç cümleyle bu savım bir anlamda doğrulanmış oluyor ;

"...Us'la aramdaki ilişki, bir zaman babamla aramda varolan ilişkiye benziyor.Bir zaman babamı çok sevdiğimi sanır, kendisine benzediğime inanırdım. Ancak annem yeniden çıkıp geldiğinde (Rüyasında annesiyle karşılaşıyor) sevginin ne olduğunu öğrendim. Annemin görüntüsünün yanında babamınki ansızın küçüldü,yitirdi değerini,sevimisiz,asık surtalı, neredeyse iğrenç bir nitelik kazandı."

Yani Goldmun'un yukarıda tüm sözlerinin özünde yatan ana fikir şudur; Ussal olan babadır, duygusal olan annedir. Bununla birlikte Oedipus kompleksinin anneye duyulan duygusal yakınlık ve hatta aşk boyutunu da işlemiş oluyor yazar.

Romanın asıl kırılma noktası Goldmund'un Lise isimli bayanla tanışması ve onunla ilk cinsel deneyimi yaşamasıdır. Bu cinsel deneyimin hemen sonunda Goldmund, Lise isimli bayandan hoşlanır. Ve şimdi sıkı durun asıl sarsıcı bölüm geliyor. Goldmund bu ilk cinsel deneyimi yaşadığı bayanı annesine benzetiyor. Romandaki cümlelerle bu durumu aynen aktarayım ;

"...sanki annem gelmiş de beni alıp götürmek istiyor gibi bir his uyandı içimde."

Daha sonra şunu ekliyor Goldmund ;

" ...O ana dek içimde hissettiğim btün özlem, bütün düş ve tatlı korkular, yüreğimde o ana dek uykuya yatmış tüm gizler gözlerini açtı birden, her şey bana değişik görünmeye başladı, bir büyüselliğe büründü her şey, bir anlam kazandı. "

Peki neden Goldmund, Lise isimli bayanı annesine benzetiyor? Temelindeki mantık çok basit aslında: annesinden şefkati göremeyen bir çocuk olan Goldmund ilk defa koynuna girdiği bir bayanı annesi sanıp cinsellikten öte sıcaklığını sevmesi ve her şeyin birden anlamlanması Goldmund'un hayatındaki büyük bir boşluk olan annesinin maddi boşluğuna Lise'yi oturtması pek de şaşılacak bir şey değil.

Cinselliğin hayvani güdülerine dair sayfa 88'de ilginç bir gönderme var. Aynen aktarıyorum ;

"Nasıl da hayvanlar gibi sesler çıkartıyor, birbirimizi bulmaya çalışıyoruz."

Cinselliğin hayvani içgüdüler temelli olduğu savının bir yansımasıdır bu cümle. Hayvanların çiftleşme öncesinde kur amaçlı seslerini kendi çıkarttığı seslere benzetmesinin temelinde de yine bu dürtü vardır. Alman Filozof Schopenhauer Aşkın Metafiziği isimli eserinde aşk ve cinsellik üzerine şu iddialı cümleleri kurar ;

Gerçekten de en incelmiş, yücelmiş bir aşk bile, kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur. Daha doğrusu, her aşk daha belirlenmiş daha özelleşmtirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak. ( Aşkın Metafiziği. Çev: Selahattin Hilav. Sosyal Yayınları. Sayfa 12)

Eğer bir romanın temelinde yatan psikanalitik yöntemse "Öteki" kavr***** rastlamamız bir rastlantı olmayacaktır. Hermann Hesse de bu bilinçle Sayfa 170'de şu cümleyi kuruyor ;

"...İşin başında dikilen ve kendi istemiyle ağaçtan bir heykeli oyan Goldmund'un kendisi değil daha çok "ötekisi", Narziss'di.

Cümlenin içindeki "Ötekisi" sözcüğünü tırnak içine ben aldım. Böylece neden önemli olduğunu anlatmak için bir yol oluşturmuş olacak kendimce. Freud bir defasında şöyle yazmıştı ;

"İki kişilik bir ilişkide en az dört kişi vardır.

Peki bu üçüncü ve dördüncü kişiler kimdir? Freud'a göre bunlar ötekiliğimizdir. Öteki: Bilinenden sözü edilenden ayrı, öbür, sözü edilen ya da benzer iki nesneden önem ya da konu bakımından uzakta olandır. Resimde ki öteki herkesin ilgi duyduğu, günlük hayatın dışındaki model-manken bayanlardır. Giyinişleriyle saç modelleriyle konuşmalarıyla gençleri etkileyerek onları ötekileştiriyorlar. Bizleri, hayatımızda esaslı değişiklikler yapmamız, karakterlerimizi tamamen değiştirmemiz gibi psikososyal sorgulamalara zorluyorlar. Yani değişmemizi istiyorlar. Dışardan bakıldığında sade görünebilen bir kişi, aslında onlar gibi olmak için, içsel çalkanışlar yaşıyorlar. Ötekileşme Dostoyevski’de felsefi yaşamsal bir boyutlamadır. Teklifsizce yalnızlaşmadır. Resimlerde konu edilen figürlerde yalnızlık içindedirler. Özel hayatları, dostları yoktur. Çünkü hepsi birbirlerinin rakipleridir. Birbirlerini yerlerinden etmeye çalışırlar. Ötekileştirmek bir soyutlama bir kavram bulma, bir dil gücü bir kullanım kolaylığı verir. Çözümleyici olan politikaya, toplum bilimciye, sanatçıya… Resimlerdeki öteki her şeyi güzel olmak adına yapıyor. Böyle dikkat çekiyor. Sayılamayacak kadar estetik operasyonlar, soleryumda yanmalar gibi yapılan şeyler akıl alır gibi değildir. Ancak bu onları iyilik ve güzellik adına yapıyor. Kendisi de çevresinden daha önce gördüklerini uygulamaktadır. Yaptıklarının doğru olduğuna kendini inandırmıştır. O’da ötekileşmiştir. Varlığını toplumsal ilişkilerin bilincinden soyutlamıştır. Yalnızlaşmıştır.

Bilge Karasu'nun "Öteki Metinler" isimli eserinde "Öteki" kavr***** neden önem verdiğini şöyle anlatmaktadır usta ;
"Yirminci yüzyıl, ondokuzuncu yüzyılın kalıtını yüklenirken, geçmişin yanlışlarını bulup göstermiş, eleştirmiş, 'tanıma'yı, tanımanın yollarını yeniden düşünmeğe, irdelemeğe çalışmış pek çok insanın konuşup yazdığı bir yüzyıl olmasına olmuştur ama, ne yazık ki, bu son yıllarına varasıya 'öteki'ne karşı davranışın en acımasız, en kanlı, en çılgınca örneklerini art arda sergilemekten başka bir şey yapamamış görünüyor. 'Gelişen teknoloji', en yararlı göründüğü alanlarda bile, ötekini ezmenin, ona usa sığmaz acılar vermenin bir başka adı olabiliyor.
Bu yazılarda, anlamağa çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum. 'Beriki' de, 'öteki' de benim, biziz, hepimiziz. 'Biz'i anlamağa çalışıyorum. 'Biz'i 'öteki'nden ayıran durumu anlamağa çalışıyorum. O kadar."

Psikanalizm'de rüyaların yorumu çok önemlidir. Bunlar bilincin bir anlamda ortaya çıkışını imler. Romanda çok çarpıcı bir alıntı yapmadan önce Nietzsche'nin rüyalara dair düşüncesini paylaşmak istiyorum ;

"Günlük yaşam içinde yaşadıklarımız birer vitaminse veya birer proteinse eğer biz bu günlük yaşamda alamadığımız vitaminleri ve proteinleri rüyalar yoluyla telafi ederiz ama tam emin değilim"

Bu kısa ve bir o kadar da ilginç bilgiyi verdikten sonra romanın 187. Sayfasına bir göz atalım ;

"Suya bayılıyor, gördüğü her su onu kendi içine çekiyordu."

Öncelikle belirtmeliyim ki bu cümle görülen bir rüyayı anlatmıyor. Goldmund'un Niklaus ustanın yanından sıkılıp kendini çok sevdiği ırmağın kenarında bırakıp,düşünürken ki halinin tasviridir.Ama bence çok önemli. Cümlenin yapısında bulunan "Çekme" yüklemi bu anlamd çok önemlidir.Çünkü, Psikanalitik yönteme göre "Su" yüzleşmek demektir.

Romanda Goldmund'un sevdiği kadınlardan birisi olan ve "Sosis ve Jambon prensesi" diye seslendiği Kathrin'in acaba Katharsis yöntemiyle bir bağı var mı? Antik dönemde, dinsel inisiyasyon sürecinde ruhun arındırılması anlamında (Aristo) ve daha sonra klinik psikoloji alanında, önce hipnoz sırasında duygu ve heyecanların boşaltılması (Breuer) anlamında ve ardından psikanaliz ve çeşitli psikoterapilerde kullanılan katarsis terimi, sosyal olguların analizinde de az çok benzeri bir anlamda kullanılmıştır. Genel olarak belirli bir arınmayı, temizlenmeyi ifade eden katarsis kavramı, çok çeşitli türden gerilimi sona erdirme, rahatlama, boşalma süreçlerine işaret edebilmektedir.

Katarsis terimine, sosyal psikoloji literatüründe, özellikle saldırganlık konusunda rastlanmaktadır. Burada katarsis, saldırganlığın önceden ifade edilmesinin, saldırgan duygulan ve davranışları azaltması, hatta silmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamıyla şiddet içeren filmlerin etkileri konusundaki tartışmalarda, canlılığını korumaktadır.

Ve niyahetinde romanın son kısmında artık doruk noktaya ulaşan yoğunluğun dışa vurulduğu cümleleri aynen aktarmak istiyorum. Goldmund annesine dair şu ilginç cümleyi kuruyor sayfa 317'de ;
"...Birinde çingene Lise olarak çıktı karşıma,birinde Niklaus ustanın güzel Meryem Ana'sı ( Heykel). Hayat olarak birinde,sevgi,gençlik,şehvet,aynı zamanda korku,arzu,açlık,içgüdü olarak. Şimdi ise ölüm kılığında dikiliyor karşımda, parmaklarını göğsümden içeri daldırmış."

"...benim ellerim anneme biçim verecek,onu yaratacakken,annem beni biçimlendiriyor ve yaratıyor. Kalbimi avuçlaış,söküp alıyor yerinden,içimi boşaltıyor. Beni baştan çıkartıp ölmeye ayarttı..."

Bu arada "Anne" kavramının önemine dair saptamalar var. O kadar ki annesinden aldıklarının yaşamının biçimlenmesinde etken olduğu ve kendisini yarattığı fikrini öne sürüyor. Tat alabildiği herşey daha doğrusu hayat içinde karşılaştığı her şeydir anne Goldmund'a göre. Ve Narziss'e şu ilginç soruyu soruyor sayfa 318'de ;
"Peki sen bir gün nasıl öleceksin, Narziss, bir annen yok çünkü. Annesiz insan nasıl sevebilir,annesiz nasıl ölebilir?"

Şimdiye kadar ağırlıklı olarak Goldmund üzerinde durdum. Ama Goldmund'un içindeki sanatçı yanı keşfetmesinde aynı zamanda bir filozof olan Narziss'in payı çok büyüktür. Narziss romanda us'u temsil etmektedir. Goldmund'sa duyguları. Ama Goldmund sevgili dostu Narziss'e "nasıl öleceğini" sorarken geçmişi unutmuş görünüyor. Romanın baş taraflarınd Narziss şu ilginç cümleyi kurar ;

"Sen kızları seversin bense oğlanları"

Bu cümleden yapılacak olan çıkarsama Narziss'in bir eşcinsel olduğudur. Bunun sonucundaysa Narziss'in içindeki kadın ortaya çıkar. Yani Narziss'in annesi kendisidir. Onun annesi içinde kalan yanıdır. Nasıl Goldmund'u annesi terkedip gitti ve Goldmund annesinin yarım kalan işi yani özgürlüğünü aramaya gittiyse Narziss de kendi annesinin yarım kalan görevi olan birilerine birşeyler öğretmek ve birisini deli gibi sevebilmek eylemini Goldmund'a olan aşkı ve manastırdaki göreviyle tamamlamış oldu bence.