Merhaba


Novalis [Georg Friedrich Freiherr von Hardenberg]


Sümbül ile Gül’ün Öyküsü

Çeviren: Leman TOYKAN (c) 2007
(“Die Lehrlinge aus Sais” adlı yapıttan alınmıştır)


Uzun zaman önce uzaklarda batıya doğru bir yerde bir delikanlı yaşardı. Çok iyiydi, ama aynı zamanda aşırı ölçüde tuhaftı. Sürekli olarak bir hiç uğruna üzüntüye kapılır, sessizce kendi içine kapanır, başkaları neşe içinde oynarken o tek başına oturur, acayip şeyleri aklına takardı. Mağaralar ve ormanlar en sevdiği sığınaklardı, sürekli olarak hayvanlar ve kuşlarla, ağaçlar ve kayalarla insanı gülmekten öldürecek denli anlamsız sözcüklerle konuşurdu. Ama hep somurtkan ve ciddi idi, üstelik sincabın, uzun kuyruklu maymunun, papağanın ve şakrak kuşunun onu oyalamaya ve ona doğru yolu göstermeye çalışmalarına karşın. Kaz masallar anlatırken, dere arada bir şırıldayarak ezgisini söylerken, büyük ve ağır bir taş oğlak gibi güldürücü sıçrayışlar yaparken, gül arkasından yanaşarak lülelerinin arasında dolaşır ve sarmaşık kaygılı alnını okşardı. Ama somurtkanlık ve ciddiyet onu terk etmemede diretirdi.

Anne ve babası çok üzgündü. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sağlıklı ve iştahlıydı, onu bir kere bile olsun incitmemişlerdi, birkaç yıl öncesine kadar hiç kimsenin olmadığı kadar mutlu ve neşeliydi. Her oyunda önde oynar, tüm kızlar tarafından beğeniyle izlenirdi. Gerçekten çok güzeldi, bir tablo gibiydi ve çok güzel dans ederdi.

Kızlardan biri, tatlı, tablo güzelliğinde altın ipek saçları, kiraz kırmızısı dudakları, kuzgun karası gözleriyle taşbebek gibiydi. Öylesine sevimliydi ki, onu kim görse güzelliğinin karşısında eriyip giderdi. O zamanlar Gül — ki adı buydu — tablo kadar güzel Sümbül’e — ki adı buydu — güzel duygular besler ve Sümbül de onu ölesiye severdi. Öteki çocuklar bunu bilmezlerdi. Bunu onlara ilk kez bir menekşe söylemişti; ev kedicikleri de bunu görmüş olmalıydılar, çünkü ailelerinin evleri yan yanaydı.

Sümbül ve Gül gece pencerelerinin önünde dururken, kedicikler de fare avlamak için ortalıkta dolanırken, ikisini de uyanık görürler ve kimi zaman öylesine sesli kıkırdayıp gülüşürlerdi ki, onlar bunu duyar ve kızarlardı. Menekşe güvendiği için bunu çileğe söylemişti; o da arkadaşına, yeşil frenk üzümüne; ve o da Sümbül yoldan geçerken onu iğnelemeden yapamaz oldu. Böylelikle çok geçmeden tüm bahçe ve orman bunu öğrendi ve Sümbül evden dışarı her çıktığında her yandan şu sesleri duymaya başladı: Gül benim sevgilimdir!

Şimdi Sümbül kızgındı, ama yine de birden kertenkelenin gelip sıcak bir taşın üstüne oturarak ve kuyruğunu sallayarak şarkı söylemesine tüm yüreği ile gülmeden edemezdi:

Gül, iyi çocuk,
Aniden kör oldu
Sandı Sümbül’ü annesi,
Atladı boynuna sarılmak için;
Ayrımsadı ama yabancı yüzü,
Düşündü yalnızca, hiç ürkmedi,
Hiçbir sözcüğü anlamazken,
Sürdürdü hiç aralıksız öpmeyi
.

Ahh! Bu harikuladelik ne çabuk geçti. Yabancı ülkelere giden bir adam geldi, görülmedik duyulmadık uzak yerlere yolculuklar yapmıştı. Uzun sakalı, derin gözleri, korkunç kalın kaşları, üzerinde alışılmadık betilerle işli ve çok bol olan tuhaf bir elbisesi vardı. Sümbül’ün ailesine ait olan evin önüne oturdu. Sümbül merak ettiği için ekmek ve şarap alarak yanına gitti. Adam beyaz sakalını ayırdıktan sonra gecenin derinliğine kadar anlattı, ve Sümbül hiç gevşemeden, kıpırdamadan ve dinlemekten yorulmadan onu dinledi. Sonradan öğrenildiği kadarıyla adam yabancı ülkelerden, bilinmeyen yerlerden, hayranlık verici olağanüstü şeylerden söz etmiş ve orada üç gün kalmış, Sümbül ile birlikte derin kuyuların dibine doğru sürünmüşler.

Gül bu usta büyücüyü çok lanetledi, çünkü Sümbül’ün kafası bütünüyle onun konuşmalarıyla dolu olduğu için hiçbir şeyle ilgilenmiyor, kendine seyrek olarak çok az yiyecek bir şey alıyordu. Adam en sonunda ayrıldı, ama arkasında hiç kimsenin okuyamadığı bir kitapçık bıraktı. Sümbül de onun yanına yemiş, ekmek ve şarap verdi ve çok uzaklara dek ona eşlik etti. Çok dalgın olarak döndü ve yepyeni bir yaşam-dönüşümü başladı. Gül öfkelenmede haklıydı, çünkü o andan itibaren Sümbül onunla çok az ilgilendi ve hep tek başına kaldı.

Ve olan oldu, bir keresinde Sümbül eve geldiğinde yeni doğmuş gibiydi. Büyüklerinin boynuna atlayarak ağladı. “Yabancı ülkelere gitmeliyim,” dedi, “ormandaki yaşlı tuhaf kadın bana nasıl iyileşebileceğimi anlattı, kitabı ateşe attı ve size gelip sizden beni kutsamanızı istememi söyledi. Belki çok yakında dönerim, belki de hiç dönmem. Gül’e selam söyleyin. Onunla konuşmak isterdim; bana neler olduğunu bilmiyorum, bir şeyler beni gitmeye zorluyor; ne zaman eski günleri düşünmek istesem hemen güçlü düşünceler araya giriyor, yürek ve sevgiyle birlikte huzur da kaçıyor. Onları aramaya gitmeliyim. Nereye gideceğimi size söylemek isterdim, ama bunu ben kendim de bilmiyorum — bir yer ki orada her şeyin annesi olan peçeli genç kadın yaşar. Yüreğim onun için yanar. Elveda.”

Oradan güçlükle ayrılarak yola çıktı. Büyükleri acılar içinde feryat edip gözyaşı döktüler, Gül odasından çıkmadı ve gözlerinden kan gelinceye dek ağladı. Sümbül, vadilerden ve yabanıl topraklardan, dağlardan ve nehirlerden geçerek gizemli ülkeye doğru yürüyebildiği kadar yürüdü. Her yerde tüm insan ve hayvanlara, kaya ve ağaçlara, kutsal Tanrıçayı (İsis) sordu. Kimileri güldü, kimileri sustu, hiç birinden yanıt alamadı. Başlangıçta dağlık taşlık yabanıl topraklardan geçti, sis ve bulutlar kendilerini onun yoluna attılar ve fırtına dinmek bilmedi; sonra gözlerden uzak bir kum çölü, ateşli topraklar buldu, ve dolaştıkça yüreği de değişti, zaman ona uzun gelmeye başladı ve iç huzursuzluğu hafifledi. Daha yumuşak oldu ve içindeki zorlu itki yerini sessiz ama tüm erincini dağıtan güçlü bir akıma bıraktı. Arkasında kaç yıl bıraktı.

Çevresi yeniden zenginleşti ve çeşitlendi, hava ılık ve mavi oldu, yol daha düzleşti, yeşil fundalıklar onu çekici gölgeleriyle coşkulandırıyor, ama o onların dilini anlamıyordu, onlar da konuşuyor gibi görünmüyor ama yine de onun kalbini yeşil renklerle ve serin, sessiz varlıklarla dolduruyorlardı. İçindeki o tatlı özlem her geçen gün daha da büyüdü ve yapraklar her geçen gün daha da genişleyip yumuşadı, kuşlar ve hayvanlar hep daha sesli ve neşeli, meyveler hep daha tatlı, gökyüzü daha koyu, hava daha ılık ve sevgisi daha sıcak oldu, zaman hep daha hızlı geçti, ona nerdeyse hedefine yaklaşmış gibi geldi.

Günlerden bir gün, bir vadinin göğe yükselen siyah sütunları arasından aşağı doğru gelen kristal bir kaynak ve bir demet çiçekle karşılaştı. Onu bilinen sözlerle dostça selamladılar.

“Bu ülkenin sevgili insanları,” dedi, “İsis’in kutsal evini nerede bulabilirim ki? Buralarda bir yerlerde olmalı ve belki de siz burayı benden daha iyi biliyorsunuzdur.”

“Biz de buradan yalnızca geçiyorduk,” diye yanıtladı çiçekler; “bir ruh ailesi yolculuğa çıktı ve biz onların yol ve konaklama yerlerini hazırlıyoruz, kısa bir süre önce karşılaştığımız bir yerde onun adını söylediklerini duyduk. Dosdoğru bizim geldiğimiz yöne git, orada daha çok şey öğrenebilirsin.”

Sümbül onların öğütlerini yerine getirdi, sora sora en sonunda uzun zamandır aradığı, palmiyelerin ve daha başka değerli bitkilerin arasında saklı olan konuta geldi. Yüreği sonsuz bir özlemle çarpıyor, bu tatlı çarpıntı, öncesi ve sonrası olmayan zamanın konakladığı bu konutta her yerine yayılıyordu. Göksel hoş kokular altında uykuya daldı, çünkü yalnızca düş onu en kutsal olana eriştirebilirdi. Gizemli bir biçimde, düş onu tuhaf eşyalarla dolu sonsuz sayıda odadan çekici tınılara ve sürekli değişen uyumlara ulaştırdı. Her şey ona çok tanıdık ama gene de hiç görmediği bir güzelliğe bürülü göründü; son dünyasal gölge de havada uçarcasına yitip gitti ve Sümbül Tanrıçanın önünde durdu, onun hafif, pırıltılı peçesini kaldırdı ve Gül onun kollarına gömüldü.

Uzaktan bir müzik sevgililerin yeniden buluşmasının gizini, özlemlerinin giderilmesini kuşattı ve bu olağanüstü yeri yabancı her şeye kapadı. Sümbül daha sonra uzun yıllar Gül ile ailesinin ve dostlarının yanında yaşadı ve sayısız torun gizemli yaşlı kadına öğüdünden ve ateşinden ötürü teşekkür etti, çünkü o günlerde insanların istedikleri kadar çocukları olurdu.

Novalis - dea Yaynevi


Vor langen Zeiten lebte weit gegen Abend ein blutjunger Mensch. Er war sehr gut, aber auch über die Maßen wunderlich. Er grämte sich unaufhörlich um nichts und wieder nichts, ging immer still für sich hin, setzte sich einsam, wenn die andern spielten und fröhlich waren, und hing seltsamen Dingen nach. Höhlen und Wälder waren sein liebster Aufenthalt, und dann sprach er immerfort mit Tieren und Vögeln, mit Bäumen und Felsen, natürlich kein vernünftiges Wort, lauter närrisches Zeus zum Totlachen. Er blieb aber immer mürrisch und ernsthaft, ungeachtet sich das Eichhörnchen, die Meerkatze, der Papagei und der Gimpel alle Mühe gaben ihn zu zerstreuen, und ihn auf den richtigen Weg zu weisen. Die Gans erzählte Märchen, der Bach klimperte eine Ballade dazwischen, ein großer dicker Stein machte lächerliche Bockssprünge, die Rose schlich sich freundlich hinter ihm herum, kroch durch seine Locken, und der Efeu streichelte ihm die sorgenvolle Stirn. Allein der Mißmut und Ernst waren hartnäckig.

Seine Eltern waren sehr betrübt, sie wußten nicht was sie anfangen sollten. Er war gesund und aß, nie hatten sie ihn beleidigt, er war auch bis vor wenig Jahren fröhlich und lustig gewesen, wie keiner; bei allen Spielen voran, von allen Mädchen gern gesehn. Er war recht bildschön, sah aus wie gemalt, tanzte wie ein Schatz.

Unter den Mädchen war eine, ein köstliches, bildschönes Kind, sah aus wie Wachs, Haare wie goldne Seide, kirschrote Lippen, wie ein Püppchen gewachsen, brandrabenschwarze Augen. Wer sie sah, hätte mögen vergehn, so lieblich war sie. Damals war Rosenblüte, so hieß sie, dem bildschönen Hyazinth, so hieß er, von Herzen gut, und er hatte sie lieb zum Sterben. Die andern Kinder wußten’s nicht. Ein Veilchen hatte es ihnen zuerst gesagt, die Hauskätzchen hatten es wohl gemerkt, die Häuser ihrer Eltern lagen nahe beisammen.

Wenn nun Hyazinth die Nacht an seinem Fenster stand und Rosenblüte an ihrem, und die Kätzchen auf dem Mäusefang da vorbeiliefen, da sahen sie die beiden stehn und lachten und kicherten oft so laut, daß sie es hörten und böse wurden. Das Veilchen hatte es der Erdbeere im Vertrauen gesagt, die sagte es ihrer Freundin, der Stachelbeere, die ließ nun das Sticheln nicht, wenn Hyazinth gegangen kam; so erfuhr’s denn bald der ganze Garten und der Wald, und wenn Hyazinth ausging so rief’s von allen Seiten: Rosenblütchen ist mein Schätzchen!

Nun ärgerte sich Hyazinth, und mußte doch auch wieder aus Herzensgrunde lachen, wenn das Eidechschen geschlüpft kam, sich auf einen warmen Stein setzte, mit dem Schwänzchen wedelte und sang:

Rosenblütchen, das gute Kind,
Ist geworden auf einmal blind
Denkt, die Mutter sei Hyazinth,
Fällt ihm um den Hals geschwind;
Merkt sie aber das fremde Gesicht,
Denkt nur an, da erschrickt sie nicht,
Fährt, als merkte sie kein Wort,
Immer nur mit Küssen fort.

Ah! wie bald war die Herrlichkeit vorbei. Es kam ein Mann aus fremden Landen gegangen, der war erstaunlich weit gereist, hatte einen langen Bart, tiefe Augen, entsetzliche Augenbrauen, ein wunderliches Kleid mit vielen Falten und seltsame Figuren hineingewebt. Er setzte sich vor das Haus, das Hyazinths Eltern gehörte. Nun war Hyazinth sehr neugierig, und setzte sich zu ihm und holte ihm Brot und Wein. Da tat er seinen weißen Bart von einander und erzählte bis tief in die Nacht, und Hyazinth wich und wankte nicht, und wurde auch nicht müde zuzuhören. Soviel man nachher vernahm, so hat er viel von fremden Ländern, unbekannten Gegenden, von erstaunlich wunderbaren Sachen erzählt, und ist drei Tage dageblieben, und mit Hyazinth in tiefe Schachten hinuntergekrochen.

Rosenblütchen hat genug den alten Hexenmeister verwünscht, denn Hyazinth ist ganz versessen auf seine Gespräche gewesen, und hat sich um nichts bekümmert; kaum daß er ein wenig Speise zu sich genommen. Endlich hat jener sich fortgemacht, doch dem Hyazinth ein Büchelchen dagelassen, das kein Mensch lesen konnte. Dieser hat ihm noch Früchte, Brot und Wein mitgegeben, und ihn weit weg begleitet. Und dann ist er tiefsinnig zurückgekommen, und hat einen ganz neuen Lebenswandel begonnen. Rosenblütchen hat recht zum Erbarmen um ihn getan, denn von der Zeit an hat er sich wenig aus ihr gemacht und ist immer für sich geblieben.

Nun begab sich’s, daß er einmal nach Hause kam und war wie neugeboren. Er fiel seinen Eltern um den Hals und weinte. "Ich muß fort in fremde Lande," sagte er; "die alte wunderliche Frau im Walde hat mir erzählt, wie ich gesund werden müßte, das Buch hat sie ins Feuer geworfen, und hat mich getrieben, zu euch zu Gen und euch um euren Segen zu bitten. Vielleicht komme ich bald, vielleicht nie wieder. Grüßt Rosenblütchen. Ich hätte sie gern gesprochen, ich weiß nicht, wie mir ist, es drängt mich fort; wenn ich an die alten Zeiten zurück denken will, so kommen gleich mächtigere Gedanken dazwischen, die Ruhe ist fort, Herz und Liebe mit, ich muß sie suchen gehn. Ich wollt’ euch gern sagen, wohin, ich weiß selbst nicht, dahin wo die Mutter der Dinge wohnt, die verschleierte Jungfrau. Nach der ist mein Gemüt entzündet. Lebt wohl."

Er riß sich los und ging fort. Seine Eltern wehklagten und vergossen Tränen, Rosenblütchen blieb in ihrer Kammer und weinte bitterlich. Hyazinth lief nun was er konnte, durch Täler und Wildnisse, über Berge und Ströme, dem geheimnisvollen Lande zu. Er fragte überall nach der heiligen Göttin (Isis) Menschen und Tiere, Felsen und Bäume. Manche lachten, manche schwiegen, nirgends erhielt er Bescheid. Im Anfange kam er durch rauhes, wildes Land, Nebel und Wolken warfen sich ihm in den Weg, es stürmte immerfort; dann fand er unansehnliche Sandwüsten, glühenden Staub, und wie er wandelte, so veränderte sich auch sein Gemüt, die Zeit wurde ihm lang und die innere Unruhe legte sich, er wurde sanfter und das gewaltige Treiben in ihm allgemach zu einem leisen, aber starken Zuge, in den sein ganzes Gemüt sich auflöste. Es lag wie viele Jahre hinter ihm.

Nun wurde die Gegend auch wieder reicher und mannigfaltiger, die Luft lau und blau, der Weg ebener, grüne Büsche lockten ihn mit anmutigen Schatten, aber er verstand ihre Sprache nicht, sie schienen auch nicht zu sprechen, und doch erfüllten sie sein Herz mit grünen Farben und kühlem, stillem Wesen. Immer höher wuchs jene süße Sehnsucht in ihm, und immer breiter und saftiger wurden die Blätter, immer lauter und lustiger die Vögel und Tiere, balsamischer die Früchte, dunkler der Himmel, wärmer die Luft, und heißer seine Liebe, die Zeit ging immer schneller, als sähe sie sich nahe am Ziele.

Eines Tages begegnete er einem kristallenen Quell und einer Menge Blumen, die kamen in ein Tal herunter zwischen schwarzen himmelhohen Säulen. Sie grüßten ihn freundlich mit bekannten Worten.

"Liebe Landsleute," sagte er, "wo find’ ich wohl den geheiligten Wohnsitz der Isis? Hier herum muß er sein, und ihr seid vielleicht hier bekannter als ich."

"Wir gehn auch nur hier durch," antworteten die Blumen; "eine Geisterfamilie ist auf der Reise und wir bereiten ihr Weg und Quartier indes sind wir vor kurzem durch eine Gegend gekommen, da hörten wir ihren Namen nennen. Gehe nur aufwärts, wo wir herkommen, so wirst du schon mehr erfahren."
Kaynak ve çiçekler bunu söylerken gülümsediler, ona taze içecek sunup yollarına devam ettiler.
Die Blumen und die Quelle lächelten, wie sie das sagten, boten ihm einen frischen Trunk und gingen weiter.

Eine ferne Musik umgab die Geschehnisse des liebenden Wiedersehns, die Ergießungen der Sehnsucht, und schloß alles Fremde von diesem entzückenden Orte aus. Hyazinth lebte nachher noch lange mit Rosenblütchen unter seinen frohen Eltern und Gespielen, und unzählige Enkel dankten der alten wunderlichen Frau für ihren Rat und ihr Feuer; denn damals bekamen die Menschen soviel Kinder, als sie wollten.

Novalis
Die Geschichte von Hyazinth und Rosenblütchen