Merhaba

Bu hikâyemiz de geçen tarih ve isimler hayal ürünü benzetmelerden hareket edilerek ve ülkemizin geçirdiği siyasi evreler göz önünde bulundurularak düşünülmüştür. Buna göre:
Cumhur Dede: Cumhuriyeti.
Türker Bey: Kendini Türk olarak tanımlayanları.
Kürtşah Ağa: Kendini Kürt olarak tanımlayanları.
Lazım Bey: Lazları ve Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ı
Ali Amca: Kendilerine Alevi yakıştırması yapanları
Cafer: Caferileri ,
Azer: Azerileri
Çerkezer: Çerkezleri
Turgut Bey: Kürtşah beyin oğlu kimliği ile Rahmetli Turgut Özal’ı
Atiye Hanım: Cumhuriyet''in ilk kurulduğu yıllardaki yani 1921 yılı öncesi düşünceyi ve Müslüman’ca duruşu.
Avrupaye: Cumhuriyetle birlikte ve 1924 anayasası gereği Ülkemizin yüzünü batılılaşma adına Avrupa’ya dönüşünü
Amira : Amerika’yı temsilen kullanılmıştır.
Osman Efendi ile ise; OSMANLI kastedilmiştir.
Ayrıca; Dedem 3 Kasım 1839 doğumlu derken: Cumhuriyetin temellerinin atıldığı Tanzimat fermanının tarihini
19 Mayıs 1919’da buluğa ermiş derken: Atatürk’ün Samsuna çıkış harekâtını,
29 Ekim 1923 den sonrada çiftliğin tüm yükünü üzerine almıştır denilirken: Cumhuriyet’in ilanı kastedilmiştir.
Atiye hanımdan boşanması 20 Nisan 1924 Anayasasını ifade eder.
Birde, 780 bin m2 ile ülkemiz kastedilip, gölet benzetmesi ile de denizlerimiz ifade edilmeye çalışılmıştır.
Son zamanlarda düşünceli ve asabiyet dolu, ürkek bir hale girmişti. Ne yaptığını bilmez haller sergiliyordu. Dile kolay neredeyse tam bir buçuk asırlık ömre yaklaşıyordu. İçten içe hesaplar yaptığı her halinden belliydi. Bazen istem dışı konuşmaları, bazen de birden parlayan agresif davranışları oluyordu.. Dolayısıyla yüzüne birden bire oturan asabiyet, yanına yaklaşanlara korku salıyordu. Gözlerinden nurlu ışıklar yerine, ateşli kıvılcımlar fışkırıyordu. Sanki yüreğinin tam ortasında patlamak üzere olan bir volkanik dağ vardı. Lavlar, ha fışkırdı ha fışkıracak gibiydi.

Dedemi, son zamanlardaki bu ruh haliyle görmeye hiç alışık değildim. O hep içine kapanık, kararlarını başkaları ile paylaşmayan ve yaptıklarına eleştiri kabul etmeyen bir kişilikti. Çok düşmanımız var deyip kendince bir takım önlemler sıralıyor ve bunları uygulamada hiç tereddüt etmiyordu. Bazen çiftliğin sınır telleri üzerine bir tel daha çeker, bazen de bunları da yeterli görmeyip taştan duvarlar yaptırdığı dahi olurdu. Bir keresinde ördüğü taş duvar dibine, hendekler dahi kazdırmıştı. Yok komşunun ineği, yok komşunun köpeği geçer diye neredeyse ömrünün çoğunu, çiftliğin sınırlarını kollamakla geçirmişti. Hatta bir defasında bizim çiftlik tarafına komşunun tavuğu geçmişti de, sırf bu yüzden komşularla nizalaştığı için, tam on iki yıl boyunca küs kalmıştı.

Yok yok… Tüm bu anlattıklarıma rağmen dedemi hiç böyle görmemiştim. Bir yolunu bulup onu konuşturmalı ve derdinin ne olduğunu anlamalıydım. O inatçı ve cesur duruş gitmiş, yerine sanki acizlik ve miskinlik oturmuştu. Kafasında neler dolaşıyor bilinmez amma, görünen köy kılavuz istemez derler ya işte öyle bir şey. Dedem mutlaka bir muhasebe içindeydi. Vicdani bir rahatsızlık çekiyor gibiydi. Adeta diken gibi olmuş ve sözleriyle insanlara batıyor, genelliklede kimselerle konuşmuyordu.
O, bahçıvan tulumunun askısına asılmışta, adeta ayakta durmasını o sağlıyormuş gibi, tam havuzun kenarında ayakta duruyordu. Pür dikkat, kış boyunca havuzun içine dolan ağaç parçalarının, yaprak ve poşetlerin kirlettiği havuzdaki balıkları izliyordu. Bu kirlilikler içinde kendini gösteren balıklara rastladıkça hafifçe kıpırdıyor, yüzünde; bundan başka da bir hareket esemesi okunmuyordu. Ara sıra başını kaldırıp, ya dumanlı dağlara bakıyor ya da gökteki hızla seyreden kara bulutlara. Son zamanlarda her gün olduğu sinekkaydı tıraşını da olmadığı için, ellerini kaşınma kastıyla çenesinde dolaştırdığında, kirli sert sakallarının hışırtısı ondan, beş altı metre uzakta olmama rağmen bana kadar geliyordu.

Dedem 3 Kasım 1839 doğumlu olup,19 Mayıs 1919’da buluğa ermiş ve 29 Ekim 1923 den sonrada çiftliğin tüm yükünü üzerine almıştı. Bu yük neredeyse koca yüz yıl boyunca onun omuzlarındaydı. Babası Osman Efendi’nin isteği ile ilk evliliklerini, çocuklarının annesi olan Atiye Hanımefendi ile yapmıştı. Daha sonraları Avrupaye adında batılı bir hanım ile evlenmiş olsa da, yine kıtalar ötesinden Amira adlı bir bayan ile de flört ettiği herkesçe bilinmekteydi. Yalnız, Osman Efendi zamanında yaptığı ve çocuklarının annesi olan Atiye Hanım’dan, 20 Nisan 1924 de boşanmıştır.

Dedem her zaman güçlü kalabilme adına, çok çocuk yaparak çoğalmanın yollarını ön planda tutuyor ve evli olan tüm aile bireylerine de emredercesine çoğalınız nasihatinde bulunuyordu. Ailesinden birçoğunu kurtuluş savaşında kaybetmiş olmasının acısını hiçbir zaman yüreğinden atamamıştı. Onun için kendisi çok çocuk ile övünmekle birlikte, diğer aile bireylerine de çok çocuk yapmalarını tavsiye ederdi. Ara sıra gür sesiyle, babam ve amcamlara seslenirken şu şekilde hitabına çok şahit olmuşumdur.


(1)
___ “Ben, hepinizin büyüğü olarak size derim ki; su uyur, düşman uyumaz. Sakın ola etrafımızdaki komşularınıza güvenmeyin. Bizim bizden başka dostumuz yok. Onun içinde
çoğalın ve gücünüz artsın. Yüz ölçümü, yedi yüz seksen bin km2 olan bu çiftlik bizimdir. Her karışını adım gibi bilirim. Her köşesinde bir anım, bir hatıram vardır. Yüzyıllardır bu topraklarda hüküm sürmüşüz. Her karışı için çok bedeller ödemişiz. Osman dedenizden bize kalan budur. Hatta bu gördüğünüz yerler dahi hacizliydi ve hacizden zar zor kurtarmışızdır. Onun için kıymet bilin, kıymetini bilin…” Diye gürleyip dururdu. Her kalabalık toplantıda, düğünlerde ya da bayramlarda bu konuşma yıllarca dedemin ağzından çıktığı için artık tüm ailenin hafızasına kazınmıştı.

Cumhur Dedem, oğulları içinde kendine en çok benzeyen olarak gördüğü büyük oğlu Türker Bey’i hep yanında ve kendine yakın tutardı. Çiftliğin kâhyalığını da genelde hep ona yaptırmaya özen gösterirdi. Türker beyden bir küçüğü olan Kürtşah Ağayı ise; O, Osman dedesi kılıklı deyip daha geri planda tutardı.

Türker Bey, dedemi çok anımsatıyor ve görenler, tıpkı o diyerek dedeme benzetiyordu. Hep geniş fötr şapka takar, askılı kemerine göğsünün üstünden asılarak tutmaktan büyük zevk alırdı. Neredeyse yatarken dahi çıkarmayı aklına getirmediği kravatını ise, hiç boynundan çıkarmazdı. Bu yüzden ona bey derlerken, giyim ve kuşamda kendine özen göstermeyen ve daha çok Osman Dedemiz zamanının kıyafetleri gibi giyinmeye özen gösteren Kürtşah amcam da sert görünümlü ve celalli bir fıtrattı. Bu yüzden ona da Ağa diye hitap ederlerdi. Bunlardan başka diğer amcalarda vardı. Ama onlar yıllardır dedemin de desteği olan Türker Amcamla iyi geçinmeye özen gösterip, onu ağabey olarak görmüş ve hiç öne çıkmamışlardır. Hatta bu amcamlardan biri olan Lazım Bey, hem Türker Beyin, hem de Kürtşah Ağanın sevgisini kazanmış olup, ikisinin de güvenini almış tek kardeşleriydi. Lazım Beyden başka Ali, Cafer, Azer, Çerkezer isminde dört amcam daha olup, bunlarda etliye sütlüye karışmayanlardandı. Yalnız Ali Bey, zamanıyla Kürtşah Ağa gibi dik durmaya kalkışmışsa da, dedemden çok sert şekilde karşılık görerek, derslerini almışlardı. Dedem onları çiftliğin güvenlikçilerine, çil yavrusu gibi sağa sola dağıttırmıştı. O gün bu gün Ali Bey, hep Türker Bey ile hareket eder ve hatta Kürtşah Ağa, Ali Beyle bu yüzden hiç anlaşamazdı. Birde çiftlikte zamanla hizmet için kalıpta, daha sonra Cumhur Dedemin gönüllerini alma kastıyla, genelde düğün hediyesi olarak birkaç dönümlük yerler verdikleri yarıcılar vardı. Bunlarda Cumhur Dedemin sözünden çıkmazlar ve ondan çok korkarlardı.

Çiftlik, verimli toprakları, üç tarafı büyük bir gölle çevrili olması ve bol su kaynakları nedeniyle herkesin gözünün olduğu bir konuma sahipti. Ayrıca diğer çiftliklere giriş çıkışlarda bağlantı noktası olması nedeniylede oldukça stratejik bir konumdaydı. Dedem çiftliğin neredeyse üç bir yanını oluşturan gölet etrafını Türker Beye ve birazına da Lazım Beye tahsis etmişti. Dedemle anlaşmada sıkıntı çeken Kürtşah Ağayı ise; hadi git gözüm görmesin dercesine, kendinden daha uzakta kalan, kışları soğuk, yazları sıcak diğer topraklara yerleştirmişti. Kürtşah Ağaya tahsis ettiği alan büyük bir arazi olmasına rağmen, Kürtşah Ağanın birazda eski kafalı olması hasebi ile oralar daha bir tembellik kokan arazi görünümündeydi. Ara sırada olsa, yazları ziyaret kastıyla oralara gittiğimde, durumu bu şekilde müşahede etmişimdir. Aslında çok misafirperverlerdir. Yemezler yedirirler, içmezler içirirler. Bize şehirli diye takılmaktan zevk alırlar. Az sohbet koyulaşınca “biz dağlıyız gardaş, biz anlamak” deyip işin içinden çıkmaya çalışırlardı.
(2)
Dinlerine bağlı olmaları ilk göze çarpan özellikleri olup, çok yardım severdiler. Ama ne hikmetse üzerlerinde Kürtşah Ağanın baskıları neticesinde oluşan, emirsiz iş yapmama alışkanlıkları oluşmuştu. Daha doğrusu üzerlerine tembellik denilen bir toprak atılmış gibiydiler. Lazım Bey, sahip olduğu o engebeli arazisindeki dağları bile aşarak yollar yaparken, onlar ise yollarına ecnebi icadı diye kaç yıl araç sokmamışlardı. Lazım Bey dağları bağ, bahçe ederken, onlarda sanki yan gelip yatmanın yollarını aramışlar gibiydiler. İnanç yönünden zaafları olanlar gayri meşru yollara başvurup, dedemden gizli olarak sınır komşularla gizli gizli alışverişlere dahi başvururlardı. Bu gizli alıverişler, Kürtşah Ağanın oğullarından biri olan; Turgut Beyin, dedemin güvenini kazanıp, onun gönlünü almayı başardığı sıralar daha da çoğalmıştı.

Turgut Beyden de çok bahsederler. Ona bir Ağa oğlu olmasına rağmen, bey denmesinin de bir hikâyesi vardı. Giyimiyle, kuşamıyla hatta konuşmasıyla tam bir dedem görünümüne sahip olması neticesinde bu lakaba layık görülmüştü. Yazları kısa şortla dolaşması, siyah güneş gözlüğü takıp, renkli tişörtlerle etrafta hava atarcasına olan davranışları hatta kapalı olan hanımını boşayıp modern denilen kadınlardan birini kendine hanım yapması, dedemi mest eden davranışları olmuştur. Turgut Bey, üslubu ile de çoğu dedemgillere taş çıkartırdı. İşte ne olduysa Turgut Beyin, dedeme kendini sevdirmesiyle olmuştu. Dedem, daha önceleri Kürtşah Beylerden değil birilerini yanına yanaştırmak, bahçelerde dahi çalışmasına izin vermezdi. Turgut Bey zamanında ise, önceleri çalışıp hizmet etmelerine göz yummuş, sonraları onlarında sahil kenarlarında iş güç sahibi olmalarına izin vermişti. Tabii ki izin vermesine izin vermiş ama hep dedemin dedikleri olacak şekilde izin vermişti. Giyimlerini kuşamlarını, gelenek ve göreneklerini geldikleri topraklarda bırakmaları şartıyla onlara müsaade etmiş idi. Birçoğu da Kürtşad Ağanın baskısından bunaldığı için seve seve dedemin emirlerine riayet ediyor ve hiç ses çıkartmadan işine gücüne sarılarak günden güne Türker Amcamlara benzemeye başlıyorlardı. Dedem bunu gördükçe Kürtşah Ağaya inat, onlara daha da çok kucak açıyordu. Bundan dolayı, birazda terk edilmişliğin telaşıyla dedemi filan bırakan Kürtşah Ağa, iyiden iyiye Türker Bey ile sürtüşmeye başladı. Dedemle kardeşi arasında kalan Türker Bey, her geçen gün sıkıntıdan patlayacak duruma düşüyordu. Lazım Beyin araya girmesiyle işleri geçiştirmeye çalışıyor, ya sabır çekip aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık deyip duruyordu. Lakin işin iyiden iyiye kötüye gideceğini gören Türker Bey, kendini hep geriye çekmiş ve işleri Lazım amcama devretmiş gibi görünüyordu. Bu duruma rağmen yinede büyük sorunlar yaşanmaya ve bu sorunlar tüm çiftlik yaşayanları tarafından da hissedilir olmuştu.

Başta da söylediğimiz gibi Cumhur Dedem, güvenliğe çok önem veriyor ve çiftlik sınırları iyi korunsun diye Türker Beyden, çiftliğin etrafında eli silahlı, kendileri gibi düşünen, sağlam, cesur adamlar bulundurmasını tembihliyordu. Türker Beyde, dedemin isteği yerine gelsin diye bu güvenlikçilerin sayısını her geçen gün biraz daha da artırıyordu. Bu sayede de etrafımızdaki tüm komşularımızdan daha fazla eli silahlı güvenlikçilere sahip olmuştuk. Sahip olmasına olmuştuk ama Lazım Beyin, pozitif ve sıcak yaklaşımıyla komşularla da dostane ilişkilere girdiğimizden dolayı, bu denli fazla güvenlikçilere pekte ihtiyaç yok gibi görünmeye başlamıştı. Dedem her fırsatta Lazım Beye, komşularla girdiği bu ilişkiler nedeniyle bir takım atıflarda bulunarak çıkışlar yapıyor, Lazım Beyde bir yolunu bulup, dedemin bu saltolarına karşı yumuşak pikeler yaparak, onu ikna etmede zorlanmıyordu. Lazım Bey, barışçıl olduğu kadar, zeki ve cesur davranışlar da sergilerdi. Onun içinde dedem ile diyalog kurmada zorlansa da her geçen gün iyiden iyiye dedemi bir yolla da olsa ikna edip, erinde geçinde dediğini yaptırıyordu. Hatta dedeme rağmen komşuların düğünlerine katılıyor, onlara bayramlarında tebrikler yolluyor, ziyaretlerde bulunuyordu.
(3)

İşte tüm bu gelişmelerden rahatsız olan iki grup vardı çiftlikte. O da, iyiden iyiye her geçen gün bütün caydırıcı güçleri ellerinde tutan güvenlikçiler ve dedemin hışmına uğrayan dağdaki eşkıyalardı. Güvenlikçiler, birazda dedemin şımartmaları sonucunda kendilerini çok beğeniyor, ukala zengin çocuğu tiplemelerine özenerek, herkesten üstün olduklarını düşünüyorlardı. Bazıları ise sadece kibirlenmekle yetinmeyip, serserice yaşama ve menfaatlerine göre hareket etme sorunları yaşıyorlardı. Güvenlikçiler içindeki bu menfaatçi ve serseri grup, Lazım Beyin diğer komşularla kurduğu iyi dostlukların neticesinde, çiftlikte kendilerine gerek kalmayacağını ve her geçen gün azaltılıp küçültüleceklerini fikir ediyorlardı. Bu düşüncede olanlar, kendilerine olan muhtaçlığın devam etmesi için, bazı tehlikeli oyunlara girerek, gözlerini kırpmadan bir takım tezgâhlar düzenleyerek, çiftliğin karışması için ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlardı.

Turgut amcam zamanında çiftliğin her imkânından yararlanmaya başlayan Kürtşah Beyin çocukları, artık sadece çiftliğin işlerin de çalışmakla yetinmeyip, mal mülk sahibi olmaya başlamışlardı. Çocuklarını üniversitelerde okutup, çiftlikte daha da çok söz sahibi olmaya gayret ediyorlardı. Buralarda okuyan çoğu gençler, birazda gençliğin verdiği etki ile daha fazla hak hukuk aramaya başlayıp, Cumhur dedeme içten içe diş biliyor, onun miras da, kendilerine haksızlık yaptığını düşünüyorlardı. Bu düşüncelerini de her yerde haykırarak savunmaya başlamışlardı. Bunlardan bazıları dedemin hışmından kendini dağlara sığınarak kurtarıyordu. Dağlarda yaşamaya başlayan bu eşkıyalara, zaman içinde oralara ulaşarak, destek olanlar vardı. Bunlar, Osman Efendi zamanından beri düşman olan, komşu bildiğimiz diğer çiftliklerdi. İşte Cumhur dedemin her zaman tedirgin olduğu ve tembihlediği “su uyur, düşman uyumaz” dediği bunlardı. Bu dağ yolunu seçenler, artık yaşlanan Kürtşah Ağayı dahi dinlemez olmuşlar, onun sözlerine itaat etmiyorlardı. Kürtşah Ağa artık otoritesini yetirmiş hale gelmiş, etliye sütlüye karışmaz bir ruh haline bürünmüştü. Olan olaylar karşısında sessizliği tercih ediyor ve çiftliğin güvenlikçileri ile dağdaki çocukları arasında geçen olaylara sessiz kalmayı tercih ediyordu. Sessiz kalmayı tercih etmekteki sebebin nedeni de artık söz geçiremediği bu dağ eşkıyalarının, onun can güvenliğini dahi tehdit edecek kadar ileriye gitmiş olmalarındandı. Bu gözü dönmüşler artık Kürtşad Ağanın gücünden çıkıp, kendi güçlerini kurduklarına inanıyor ve her planlarını Cumhur Dedemi yok etmeye göre yapıyorlardı. Nasıl bir yılanla çuvala girdiklerini dahi görmek istemiyorlar ve Cumhur Dedemin devamla uyardığı düşman komşularla haşır neşir oluyorlardı. Bunu fırsat bilen güvenlikçiler de, bunlarla didişerek, kendilerine olan ihtiyacın devam etmesi hesabı ile yer yer ve olmadık zamanlarda çatışmalar çıkartarak fırsata dönüştürüyorlardı. Öyle olmuştu ki çiftliğin gelirinin en önemli miktarı güvenlikçilerin bu çatışma harcamalarına ayrılır olmuştu.
Tabiî ki bu paydan kendileri içinde pastalar çıkartıyorlar dolayısıyla da bu kavga bitmesin istiyorlardı.

İşte bu durum yıllarca böyle sürmüş ama son zamanlarda iyiden iyiye azarak son haddine ulaşmıştı. Bu çatışmaların, Türker Bey ve Kürşad Ağanın arasında olmasını planlıyorlar, bunun bir kan davasına dönmesi için çabalıyorlardı. Türker Bey, Lazım Beyi öne çıkartıyor ve olayların içine onu itiyor, Kürtşah Ağa ise olaylar yatışsın diye kılını dahi kıpırdatmıyordu. Bu durumda yine Cumhur Dedemden kaynaklanıyordu. Çünkü Lazım Bey bu işleri çözmek için gizli gizli yaptığı görüşmelerde Kürtşah Ağa ile değil de, dağdakilerle kanka olmuş yabancı kişilerle yürütüyordu. Kürtşah Ağa ise medrese olarak gördüğü camisine çekilmiş, kimselerle görüşmüyor, kimselere de karışmıyordu. Sanki işin ucu nereye gidecek diye bekliyor gibiydi. Lazım Bey, Dedemin geri kafalı dediği, medreselerde beyinleri sulanmış olarak gördüğü Kürşad Ağa ile diyaloga girmekten çekiniyordu.
(4)
Onunla bir araya geldiğinde, Dedemin hışmına uğrayıp “sendemi gerici oldun” saldırısına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını biliyordu. Ama yinede Lazım Bey, Kürtşah Ağanın aşiretinden evli olması nedeniyle, Ağanın taraftarlarınca çok sevilir ve de güvenilir olmasından istifade ederek, aracılar vesilesiyle de olsa onunla, gizliden gizliye görüş alış verişinde bulundukları aşikârdı.

Çiftliğin üzerinde dolaşan kara bulutlar her geçen gün daha da artıyor, fırtınanın kasırgaya dönüşüp, hortumlar üretmesinden korkuluyordu. Ortalık yerde ve her kesin gözü önünde olan bu olaylar, Lazım Beyin tek başına halledebileceği bir sorun olmaktan çıkmıştı. Bu yüzden Cumhur Dedem, bir şeyler yapamamanın sıkıntısını yaşıyor, onun içinde tüm çiftlik bireylerinin köşkte toplanması çağrısını yaptırmıştı. Anlaşılıyordu ki; Cumhur Dedem, bir şeyler hakkında açıklama yapacaktı. Çünkü ortada ne düğün vardı nede bayram. Bu tür toplantı çağrıları düğün ve bayramlarda dahi yapılmıyordu. Herkes Cumhur dedemin gelenekselleşmiş konuşmalarına aşina olmuş ve o günlerde isteseler de, istemeseler de zaten bir araya geliyorlardı. Bu çağrı kesinlikle öyle bir şey değildi. Her kes birbirine acaba ne olacak ya da ne söyleyecek diye soruyordu. Ortalıkta bin bir çeşit senaryolar konuşuluyor ve yarın ki toplantı için tahminlerde bulunuyorlardı. Ama bu tahminler varsayımdan öteye gitmeyip, esas netice yarınki toplantıda belli olacak ve dananın kuyruğu o vakit kopacaktı.

Çiftlik, belki de böyle aniden yapılan toplantılı bir güne yıllardır tanık olmamıştı. Dedemin kaldığı köşkün önü mahşer yerini andırırcasına kalabalıktı. Orta yerde kurulan masalar çiftliğin ileri gelenlerince çoktan doldurulmuş olup, çoğu ayakta kalmış çiftlik sakinleri ile dolup taşmıştı. Etraftaki yemek kokuları sanki bir kutlamanın habercisi gibi akıllarda yeni yeni pencereler açmaya başlamıştı. Kazanlar kaynıyor, masalar donatılıyordu. Bu kalabalığa rağmen, hengâmenin asıl kahramanı olan Cumhur Dedem ortalıklarda görünmüyordu. Dışarıdaki soğuğa rağmen bu kalabalık buraya gelmişse mutlaka Dedem de oraya teşrif edecekti. Ama sanırım bir sorun var diye düşünüyorduk ki! Köşkün kapısındaki hareketlilikle bu düşüncelerden aniden sıyrılıverdik.

Dedemin kafasından geçenleri çok merak ediyordum ama, bu merakımı yenmek için kendimde cesaret bulup da, ona bir türlü soramamıştım. Sanki kafamdan geçenleri anlamışçasına bu toplantıyı düzenleyen Dedem, birkaç dakika sonra her şeyi anlatacak gibiydi. Bu durum, Kendinden emin dimdik duruşu ve dışarıdaki kalabalığı gördükçe parlayan gözlerinin ışıltısından anlaşılıyordu. Son zamanlarda ara verdiği tıraşını dahi olmuş, neredeyse on, onbeş yıl daha genç bir görünüm almıştı. Kendinden emin gurur dolu adımlarla yürürken yine ceketinin altından tuttuğu pantolon askısına sıkı sıkıya sarılmayı da ihmal etmiyordu. Bütün giysisi tıpkı eskisi gibiydi. Ama eskisi gibi olmayan bir şey çok dikkat çekiyordu. Her zaman kırmızı üzeri beyaz çizgili kravatı yerine, şimdi beyazların kenarlarına koyu yeşil çizgiler sıralanmış kravatı boynunda asılıydı. Bu değişiklik dedemi yakından tanıyan tüm oradakilerce hemen anlaşılmış ve merak konusu olmuştu bile. Kalabalığın içindeki yerine doğru yaklaştıkça, yıllardır yüzünde görünmeyen tebessümü, orada bulunanlara büyük bir özenle göstermeye gayret eder gibiydi. Belli ki dedemden bu sefer farklı bir nutuk dinleyecektik. Yaklaştığı her masa sanki bir emirle ayağa kalkıyor, dedemde onları selamlayıp yerine varıncaya kadar bu hareketlilik devam ediyordu. Çiftlik çığırtkanları sanki emir bekliyormuşçasına her zamanki yerlerinde hazır kıta duruyorlardı. Nitekim o emir gelmiş ve ortalığı davul ve zurna sesleri ile inletiyorlardı. Tüm toplantıya icabet edenlere hoş geldiniz deniliyor ve ikramları afiyetle yemeleri için davetler yapılıyordu. Ardından konuşma yapması için dedemi kürsüye çağırıyorlardı. Bulunduğu masanın etrafına, sağ tarafına Türker Bey, sol tarafına Kürtşah Ağa ve diğer amcamlar oturmuşlardı.
(5)
Yalnız aralarında Lazım Beyin olmayışı benim gibi dikkatlice etrafını süzenlerce hemen anlaşılabiliyordu. Hâlbuki Lazım Bey bu tür toplantıları hiç kaçırmazdı. Belki de toplantıya sonradan katılacaktı. Çünkü masada iki sandalye boş duruyordu. Biri Lazım Bey için ayırtılmışsa diğeri kim içindi! O’da bende ayrı bir merak uyandırmıştı

Dedem konuşmasını yapmak için oturduğu yerden kalktığında masada bulunan ve yıllardır bir arada bulunmamak için özen gösteren Türker Bey ve Kürtşah Ağa sanki bir - iki - üç deyip aynı anda ayağa kalkmaya özellikle dikkat etmiş gibiydiler. Dedem, ayağa kalktığında etrafa hem bir göz atmak, hem de selam vermek kastıyla şöyle bir bakış attı. İki elinin havada olmasının yanında, davul ve zurna seslerinin de tüm çiftlikte duyulurcasına yankı yapması, bir şeylerin kutlamasının arifesi olduğuna işaret eder gibiydi. Konuşacağı kürsüye vardığında o kalabalıktan çıkan uğultu benzeri sesler, sanki kablosu varmışta fişi çekilmiş gibi anında kesilmişti. Her kes pür dikkat dedemin iki dudağı arasından çıkacak kelimelere kulak kesilmişti.

Dedem her zamanki duruşunun aksine bir tavırla konuşma yapacak gibiydi. Gerçi kürsüye hâkim tavrı her zamanki gibi olsa da, çehresine bürünmüş sevgi dolu mütevazı görünümü etrafa bir sıcaklık veriyordu. Bu toplantı kış mevsiminin bitip, bahar mevsiminin girdiği bir döneme rastlamasına rağmen oldukça soğuk bir günde yapılıyordu. Güneş kendini gösterse de, sıcaklığı insanlara ulaşmıyordu. Buna rağmen dedem, ceketinin üzerine palto türü bir şey giymeyip, sadece ceketi ile konuşma yapmasının nedeni daha genç görünme ihtiyacına binaen olduğu da aşikârdı.

İki eliyle kürsüyü kavrayıp ilk sözlerine kâğıt üzerine döktüğü konuşmasına bakmaksızın hitap etmeye başladı.

___ “Sevgili ailem, canım çocuklarım ve çok kıymetli torunlarım. Hepinize öncelikle buraya geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Biliyorum acaba dedem bize ne anlatacak diye merak ediyorsunuz. Elbette ki sizleri önemli bir husus olmasaydı güneşli bir hava olmasına rağmen soğuk bir günde burada toplamazdım. Konunun çok önemli olması nedeniyle beni çok iyi dinlemenizi isteyeceğim.

Bu gün sizlerle paylaşacağım konu hepinizin malumu üzeri son yıllardaki aile içi kopukluğumuzdur. Bu sıkıntılı dönemi atlatırken birbirimize kenetleneceğimiz yerde içine düştüğümüz ayrılık ve gayriliklerdir.

Şunu iyi bilesiniz ki burada bulunanları, yani siz çiftlik yaşayanlarınızın her birini bir kitap gibi düşünürsek, bendenizi de o kitapları içinde barındıran kütüphane gibi düşünün. Onun için sözlerimi önemle ve dikkatlice dinleyiniz. Burada söylediklerimi yanlış bulan ya da söylediklerimin bazılarının dahi yanlış olduğunu düşünenleriniz olursa onu, konuşmamın sonunda bana iletmenizi isterim. Kim ki! düşüncem de yanlış bir yer görüyorsa, burada; yani, bizler hep birlikte iken söylesin. Ya da orda burada konuşma yerine, ebediyen sussun. Ama biz isteriz ki konuşsun. Konuşsun ki; var ise bir hatamız bizde bilelim. Paylaşsın ki; yanlış olanı hemen burada halledelim. Halledilsin ki; neredeyse yüz elli yıldır uyguladığımız konuşturmama geleneğimizin bu günden itibaren bittiği anlaşılsın. Özellikle son yirmi hatta otuz yıldır çektiğimiz bu sıkıntıların ana kaynağı, bilgili ve kültür seviyemizin yükselmesine rağmen, sağlıklı iletişimler ve güzel diyaloglar kuramayışımızdan kaynaklanmıştır. Evet, bunda benim suçumun çok olduğuna inanıyor ve sizlere şunu söylemek istiyorum.

(6)

Bundan böyle bir fikri olan, görüşlerini sunmak isteyen ya da söylemek istediklerini paylaşma ihtiyacı olana benim kapım hep açık olacaktır. Ve yine bilesiniz ki, konuşmama, konuşamama ya da konuşturulmama gibi her türlü davranışlar ayaklarım altındadır. Madem biz bir aileyiz o zaman sevincimizi de, sıkıntımızı da, birlikte göğüsleyip, birlikte paylaşacağız. Bundan böyle ayrımız gayrımız yok. Dünyada çoğu ülkeler bile küreselleşme adına, global birliktelik için bir araya gelerek hareket etmeye çalışırlarken ve aralarındaki sınırları kaldırırlarken, bize ne oldu da ayrılık gayrilik içine düştük?

Aslında bu gün diğer günlerden farklı bir konuşma yapacağım sizlere. Nerelerde hatalı olduğumun muhasebesini yaptığım ve son on yıldır içimde taşıdığım, yüreğimi kavuran bu sıkıntılarımı sizlerin de bilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu hatalar belki benim yüzümden olsa da yine bu hatalardan dönüşümüz ancak bizlerin hep birlikte el ele vermemizle mümkün olacaktır. Bir yerden başlamadan geçireceğimiz her an aleyhimizedir. Cesaretli olmalıyız. Hayatımıza geri baktığımız da yaptıklarımız için değil, yapamadıklarımız için üzülmek zorunda kalmamak adına mutlaka bir yerden başlamalıyız. Bunu yarına öteleme yerine bu gün, şu saatte ve hemen harekete geçirmeliyiz.”

Dedem normalde bu kadar uzun konuşma yapmaz ve en önemlisi de kendi duygularını hiç kimseyle paylaşmazdı. Kürsüdeki her halinden de bu anlaşılıyordu. Soğuk bir hava olmasına rağmen dedem ikide bir elindeki mendilini alnına götürüp silmek zorunda kalıyordu. Hep emir verir olma alışkanlığının neticesinde, şimdi ricasını dahi paylaşırken emir telakkisiymişçesine yapıyordu. Bir türlü asıl söylemek istediklerine giremiyor, yinede konuşması gerekliliğine inanarak sözlerine şu şekilde devam ediyordu:

____“Bugün burada söylediklerimi; bu meydanda olanlar, burada olmayanlara da iletsin. Eğer huzur ve güven istiyorsak önce neyi ve kimi desteklediğimizi çok iyi bilmeliyiz. Başkalarının ipine un sermekten vazgeçmeliyiz. Bu çiftliği elde etmek için çok emekler harcadık, çok canlar ve çok kanlar verdik ama tadını çıkarmak için hiç zaman ayırmadık, ayıramadık. Onun için bugün sizleri buraya toplamamın nedeni son zamanlarda birbirimize düşerek, içine düşmüş olduğumuz sıkıntının nedenini açıklamak ve bu sıkıntıdan nasıl kurtulacağımızı bildirmektir.”


Cumhur Dedem konuşması esnasında, ara sıra başını kaldırıp kalabalığın arka taraflarına doğru bakışlar atma çabasına bir yenisini daha eklemişti. Yeleğinin cebinden çıkardığı köstekli saati ikide bir çıkarıp bakması sanki bir şeyler olacağı ya da birilerinin geleceği şüphelerimizi artırıyordu. Yine alnını elindeki mendil ile silerek başladığı konuşmasına şu sözlerle devam ediyordu:

____” Oğullarım, kızlarım, gelinlerim ve torunlarım… Sizlere en büyük vasiyetim şudur ki; Aile kurarken iyi evlilikler hedefleyiniz. İyi bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutmayınız. Birincisi, doğru insanı bulmak; ikincisi ise doğru insan olmaktır. Beni iyi dinleyiniz, iyi kulak veriniz. Siz siz olun sakın bilip bilmeden, bakıp araştırmadan evlilikler yapmayınız. Benim yaşantımı uzun uzadıya anlatacak değilim. Hepinizce aile durumumuz malumunuzdur. Evliliklerimdeki hatalarım neticesinde sizlerin üvey anne eliyle büyümenize neden oldum. Atiye annenizden ayrılmam çok büyük hataydı. Avrupaye denilen kadın beni defalarca aldattı. Ama ben aile bütünlüğümüz adına, küçük düşmeme adına hep dik durmaya çalıştım. Ama bu iş bizim ailemizin parçalanmasına neden oldu.
(7)
Bütün düşmanlarımız arkamızdan keyifle ve sinsice gülüyorlar. Ben onlarla boy ölçüşeyim derken bir başka yılana sarıldım. O da malumunuz Amira adlı soysuz kadındır. Onunda Avrupaye’den farkı yoktur. Bu cilveli yosma da soysuz çıkmıştır. Anladım ki en büyük hata benimdir. Sizleri anasız büyütmekle büyük yanlış yaptım. Onun içinde bu gün bir başka gün olacak. Bu gün artık düşmanlıklar son bulacak. Bu gün benim kendimi değil, sizleri düşündüğüm gün olacak.”

Tam bu sözleri tamamlamıştı ki, dedem sanki ortalığı inleten telefonunun sesiyle sarsıldı. Çalan telefonuna heyecanla sarılıp orada bulunanların huzurunda şu şekilde konuşuyordu:
____ “ Alooo…”

Karşı tarafın ne dediğini anlayamıyor fakat dedemin konuştuklarına tüm çiftlik şahit oluyordu.

____ “ Demek geliyorsunuz… Bizde sizi heyecanla bekliyoruz. Gelin müjdeyi hep birlikte verelim” diyerek telefon konuşmasını bitiriyordu.

Tüm orada olanlar daha da heyecanlanmış, kendi aralarındaki fısıldanmalar adeta konuşmaya dönüşmüştü. Dedem bu esnada, hem sessizliği sağlama adına, hem de insanları biraz daha meraklanmaları adına kalabalığa doğru:

____ “Evet, konuşmamla sizi çok sıktım ama birazdan tüm bu sıkıntılarınıza değecek bir mutluluk yaşayacaksınız. Bundan emin olabilirsiniz” Diyerek tüm orada bulunanlara parıltılı ve sevecenlik dolu bir bakış atarak, tekrar konuşmasına döndü.


____ Evet, bu gün öyle bir gün ki! Benim şu yüz elli yıla yakın ömrümün, sizlerle geçirdiğim bir asra dayanan zamanımın, en kıymetli ve en isabetli kararının verildiği bir günün anısı, hatırası olacaktır. Bu kürsüden, sizlerle paylaşmak istediğim konunun, sizleri çok meraklandırdığına tanık oluyorum. Haklısınız ama, bu heyecanı buraya gelerek birlikte paylaşmak istediklerimiz var. Onlarında aramıza teşrif etmeleriyle paylaşacağım. Onun için bu yaşlı adamın heyecanını ve sizleri bekletmemi mazur görünüz. Göreceksiniz ki, beklediğinize değecek bir duruma şahit olacaksınız.

Cumhur Dedem sözlerini bitirmişti ki peş peşe gelen iki aracın köşkün etrafını saran kalabalığa doğru geldiğini gördük. Araçlar coşku dolu korna sesleri ile yaklaşırken anlıyorduk ki gelenlerde tıpkı dedem gibi bir heyecanı kendi aralarında yaşıyor ve heyecanları dışarı taşıyordu.

Araçlar durduğun da ilk inen Lazım amcamdı. Dedeme doğru bir el sallayıp hemen arka kapının koluna yapışıp kapıyı açtı. Tüm orada olanlar şaşkın bakışlarla Lazım amcamın birazda çocuksu ve sevinç dolu hareketlerini pür dikkatle izliyorlardı.
Lazım amcam:
___Buyur Anneciğim!
Dedikten sonra, eliyle de yere eğilme hareketini yapınca; orada olanların şaşkınlıkları kat kat artarak, olaya ayağa kalkarak şahit olmaya çalışıyorlardı.

Araçtan inen Atiye Annemizin ta kendisiydi. Yıllardır köşke uğramayan ve çiftliğin en atıl yerlerinde yaşayan Atiye Hanım, ayağını yere basar basmaz ortalığı bir uğultu kapladı.
(8)
Adeta alkış tufanı kopuyor gibiydi. Birçok insan, Cumhur Dedem daha açıklama yapmamasına rağmen olayı kavrayıp; birbirlerine sarılıyorlar, silahlarını ateşliyorlar ve mutluluktan o az önceki kasvet dolu ortamı karnaval alanına çevirip adeta bayram coşkusu yaşıyorlardı. İnsanların içinde, gözlerine inanamayıp şaşkınlıktan dili tutulanlardan alında, gözyaşlarına hâkim olamayıp sandalye yerine dizleri üzerine çökmüş olanlar vardı. Gerçekten de müthiş bir gün yaşanıyor ve insanlar coşkularını sanki kusarcasına yaşıyorlardı. Gözler pırıl pırıl, yaşlar berrak ve şelale misali coşkuluydu. Atiye Hanım büyük bir mütevazılıkla sağında ve solunda olanlarla selamlaşıyor, eline sarılanlara elini öptürmeme mücadelesi içinde dedeme doğru ilerliyordu. Bu ilerleme o kadar yavaştı ki, Dedem o gür sesiyle topluluğa bir uyarı atma ihtiyacı duymuş olmalı ki:

____ Evet, çocuklar şöyle müsaade ediniz… dedi. Ama duyan yok gibiydi. “Kime söylüyorum… Müsaade ediniz önce törene geçelim. Sonra hasret giderirsiniz” İnsanlar ancak tören lafsıyla durup yol açtılar. Atiye Hanımın gelmesiyle tüm meraklarını yenen topluluk; dedemin, “tören” sözünü duyunca yeni baştan meraklanmaya başlamıştı. Bu muhteşem kalabalık insanların açtığı koridordan, diğer arabadan inen başka kişilerinde yürüdüğünü, ortalığın biraz sakinleşmesiyle görebildiler. Kıyafetlerinden anlaşılıyordu ki, biri imam diğeri de Devletin nikâh memuruydu. Belliydi ki bir nikâh olacaktı. Ama bu nikâhın kimin nikâhı olacağı dedemin tekrardan kürsüye çıkıp konuşmasını sürdürmesiyle anlaşılacaktı.

Dedem ile Atiye Hanım el ele tutuşup törende kendileri için hazırlanmış masaya yöneldiler. Masada ki boş sandalyenin sahibi şimdi belli olmuş ve tüm sandalyeler dolmuştu. Ortalık biraz daha sakinleşmiş gibiydi. O esnada Lazım Amcam ayağa kalkıp kürsüye doğru ilerledi.
Konuşmasına,“Sevgili Aile Bireylerim” diye giriş yapıp tüm olan biteni anlatıyordu.

Dedemin bu töreni çoktan beri düşündüğünü ama bir türlü istediği şartların oluşmadığını, o günün bu gün olduğunu belirtti. Ayrıca Lazım Amcam törene gecikmelerinin sebebini de şu şekilde açıklıyordu:

____ “Sevgili Kardeşlerim, sizlerle bu güzel günde bir mutluluğumu paylaşmak istiyorum. Bu gün bir torunum oldu. Aile bireylerimizin sayısına bir erkek evlat daha katıldı. Annem Atiye Hanım ile hastaneden çıkıp ancak buraya gelebildik. Rabbimizin bize bahşettiği bu güzel bebeğe adını koyması için hepimizin büyüğü olan Cumhur Bey’i kürsüye davet ediyorum.

Ortalık tekrardan karışmış, alkış tufanı kopuyordu. Davulların, zurnaların sesi yeri göğü inletirken dedem kürsüye gelmişti bile. Arabanın içinde bulunan bebek oraya getirtilerek, kundak büyük bir özenle Cumhur Dedemin elleri arasına bırakıldı. Bebeği şefkat dolu bakışlarla, alnına bir öpücük kondurdu. Sonrasın da Kürtşah Amcam ve Türker Amcamı da yanına çağırdı. Kürtşah amcam bebeğin sağ kulağına ezan, Türker Amcamda sol kulağına sesli olarak kamet okudular. Zaten yönü kıbleye dönük olan Dedem, çocuğu iki elleri ile göğe kaldırıp, “Senin adın Muhammed Cumhur” diyerek sesli olarak üç defa tekrarladılar. Ve bebeği tekrar alnından öperek Lazım Beye usulca teslim etti.

Bu esnada alkışlar yeri göğü inletircesine tekrardan başlamıştı. Dedem yeni doğan çocuğa “Muhammed Cumhur” ismini takarak Kürtşah amcama adeta jest yapmış, bunun karşılığında da yılların Kürtşah Ağası o kalabalıkta gözyaşlarına engel olamıyordu. Dedem bu tutumu ile aslıma dönüyorum derken, adeta tövbe edercesine hareketler sergiliyordu. Modern görüntümüzle de Müslüman olabiliriz ve İslam dinini yaşayabiliriz derken, İslami görünümle yaşamak isteyenlere de istediği gibi giyinebilir demek içinde;
(9)
Hem Türker Beyin, hem de Kürtşah Ağanın ellerinden tutarak havaya kaldırıyordu. Özlenen bu görüntü karşısında oradaki tüm akrabalar da birbirleri ile kucaklaşıyor bu coşkulu anı barış görüntüleri ile süsleyerek doyasıya yaşıyorlardı..
Lazım Bey:
___ “Bitmedi daha bitmedi paylaşacaklarımız” diye kalabalığı yatıştırmaya çalışıyordu. Kalabalık bir müddet sonra sakinleşince, Lazım Bey tekrardan konuşmasına devam etti:
___ “ Evet sevgili Kardeşlerim, sayın büyüklerim… Dediğim gibi sizlerle paylaşmak istediğimiz bir başka sürprizimiz daha var” diyordu.
Orada bulunanlar bu sürprizin mutlaka bir nikâh olacağını seziyor ama nikâhın kimin nikâhı olacağını doğru tahmin edemiyorlardı. Çünkü en yakın tahminde bulunanlar dahi amca çocukları arasında bir nikâh olabileceğinden öteye gidemiyorlardı. Nikâhın kimin nikâhı olduğu, Lazım Beyin kürsüden ilan etmesiyle ancak anlaşıla bilmişti. Cumhur Dedemizin, üvey hanımlarıyla yaptığı evliliklerinin bir hata olduğunu kabul etmesi gibi, şimdide Lazım Bey, Atiye Annemiz ve Cumhur Dedemiz arasında olacak bir nikâhın yapılacağını bildiriliyordu. Bir kez daha yer yerinden oynuyor, insanlar yıllardır aralarında geçen didişmelere rağmen, sanki hiç böyle günler yaşamamışçasına, birbirleri ile kucaklaşıyorlardı. Çiftlik gerçekten de böyle bir güne şahit olmamıştı. Tüm bunlar, gerçekten de özlenen ve görünmeye değer arzulardı. Bu muhteşem gün, hiç unutulmayacak bir anı olarak hafızalara kazınıp, gönülde denilen kalbin bir köşesinde, çoktan yerini almıştı. Kimse bu günü aklından çıkarmayacak ve bir aile faciası daha önceden sezinlenip, ustaca hatalardan dönülerek bitirilmişti.

Cumhur Dedem, böyle çok sıkıntılara göğüs germesine rağmen, bu seferki sıkıntının diğerlerine benzemediğini kavramıştı. Daha ben yaşarken kardeşler arasında bu ayrılık yaşanıyorsa ben ölürsem bunların hali ne olur korkusunu içinde yaşamıştı. Tüm huzursuzluğunun kaynağının da meğer bu düşünceler olduğu anlaşılıyordu. Kendi kendine yaptığı muhasebeler ve Lazım Beyin ikna kabiliyeti Cumhur Beyin empati yapabilmesini sağlamıştı. Bunun neticesinde, kendinde de çok hataların olduğunu görmüş ve çiftliğin ömrüne yeni asırlar katarken, aslında bir yerde kendi ömrünü de yeni ömürler katmıştı. Nikâhın da bitmesiyle başlayan kurban kesimleri tekbirler eşliğinde bir bir kesiliyor ve ocakta pişen yemeklerden anlaşılıyordu ki, bu coşku ve sevinç kırk gün, kırk gece sürecek gibiydi. “Muhammed Cumhur” çiftliğe hem huzur, hem uğur getirdi diyenlerin coşkusuna davul ve zurna sesleri de eşlik ederken, çiftlikte görülmemiş bir aile saadeti yaşanıyordu.

Bu yorucu günün sonunda dedem, yıllardır huzur içinde ve sırtından hançerlenme korkusu olmadan hemen yanı başındaki kandili söndürerek, Atiye anne ile huzur içinde uykuya dalıyordu.

Hayrettin Apaydın

http://www.hikayeler.net/yazilar/149...iyet-hikayesi/