Merhaba



Bir medeniyetin, kendine olan güvenini yitirmesi, hiç kuşku yok ki o medeniyet’in temsil ettiği dünya-görüşü’nün artık savunulamaz bir hâle geldiğini ve bu nedenle de zevâl bulmaya başladığını gösterir. Medeniyetlerin kendilerine güven duygularını yitirip umutsuzluğa kapılmaları, bir sebep değil, bir sonuç olduğundan, kendilerinin askerî ve iktisadî bakımdan en güçlü gibi göründükleri dönemler, aslında fikren ve ahlâken en zayıf oldukları, dolayısıyla yavaş yavaş çöküş işaretleri vermeye başladıkları dönemlerdir. Çünkü bir medeniyetin kendisine güvenini yitirişinin ve umutsuzluğa kapılışının en dakîk göstergelerinden biri, o medeniyeti içten içe kemirmeye başlayan Sofizm ‘in, toplumun fikir hayatını engellenemez bir biçimde sarması ve bilim’den felsefe’ye, edebiyat’tan sanat’a düşünce hayatının tüm katmanlannda hızla yayılma ve yaygınlaşma emareleri göstermesidir.

Sofizm toplumsal tefekkürün —ilkeleri ve hedefleri bakımından— kendine güven duygusunu, İstikrarını ve gelişme kabiliyetini kaybettiği dönemlerde ortaya çıkar; hakikatin birliğine, kesinliğine, mutlaklığına ilişkin yüksek perdeden dile getirilen görüşler, bu tür toplumlarda artık işitilmez olur; öyle ki birlik-büiünlük veya kesinlik-mutlaklık iddiası taşıyan her görüş, ‘hayal mahsulü fanteziler’ ya da ‘felsefî bakımdan naiv yaklaşımlar’ olmakla suçlanır. Ortada savunulacak, başkalarına telkin ve tebliğ edilecek bir hakikat kalmadığı için, herkesin kendi elindeki hakikatle yetinip başkalanna telkine kalkışacağı âlem-şümul fikirlerden söz etmemesi, netice itibariyle düşünsel ahlâkın standartlarından biri haline gelir.

Sofizm’le malul toplumlarda hakikatin birliğinden sözetmek tahakküm, mutlaklığa olan inanç safsata, ilkelere dayanmak ise tek kelimeyle taassub demektir. Sofizm böylesi ortamlarda varlığını sürdürür; fikir hayatını iğdiş etmeye başladıkça güçlenir, güçlendikçe yayılır ve yaygınlaşır. Ancak çok ilginçtir ki yayılma süreci, bir noktadan sonra Sofizm’in zayıflamasına müncer olur; onu vareden eden sebepler, bu sefer garip bir biçimde gücünün azalmasına yol açar; toparlayıcılığından eser kalmadığı gibi, tabiatı gereği mutas yona uğrar; topluluklar tarafından değil, diyalektiği güçlü bireylerce savunulur; en nihayet küçülür ve bu safhada bir fantezi olmakla kendisi suçlanmaya başlar.

Sofizm kendine güvenin yitirilişi, umudun yokoluşudur; kısaca umutsuzluğun ideolojisidir Sofizm! Çünkü Sofizm’e yol açan temel zaaflar, öznelcilik (subjektivizm), görecelilik (relativizm) ve kuşkuculuk (skeptisizm) gibi birbirine yakın ve fakat esasen farklı akımlar içerisinde varlık bulduğundan, sofistler son tahlilde öznelcidirler, zira başkalarına telkin ve tebliğ edebilecekleri bir hakikate mâlik değillerdir; görececidirler, zira hakikati birlik ve bütünlük içerisinde görecek ve dolayısıyla böylesi bir bütünlüğe sahiplenip onu ifade edecek bir güçleri kalmamıştır; daha da önemlisi kuşkucudurlar, zira hiçbir şeyden emin olmadıkları gibi, neyin kesin olup olmadığını artık kendileri de bilmemektedirler. Bu zaaflarla malul olması nedeniyle Sofizm, mensuplannı önce umutsuzluğa, sonra bir “düşünsel kekemeliğe” sürükler, ardından da kendisi acı bir sükut ile fenâ bulur.

Şimdi bilemiyorum.
Yirmili yaşlarımda, birçok konuda teoriler öne sürer ve bunları ke-sinlikle diye başlayan heyecanlı cümlelerle savunurdum. Şimdi kesinlikle sözünü kesinlikle kullanmıyorum. Çünkü dünyada herşeyin görece olduğunu, hiçbirşeyin kesin sayılamıyacağını öğrendim.

Günlük bir gazetenin “kimliksiz, kişiliksiz, hiçbir yere, hiçbirşeye aidiyeti olmayan, ne istediğini, ne isteyeceğini bilmeyen, artık özgüvenini yitirmiş, dolayısıyla umudu, inancı ve savunacak değerleri kalmamış” köşeyazarlanndan birine ait olan bu sözler, modern insanın içinde bulunduğu psikozu, gayet açık bir şekilde gözler önüne sermektdir: ‘kesinlikle’ diye cümleler kurabilen, ancak elli yaşına merdiven dayadığında, neyin kesin olup olmadığını bilmeyen bir ‘zavallı’!

Aradaki fark nedir? Aradaki fark, sadece yirmili yaşlarda ‘kesinlikle’ demeden hiçbir söze başlamamak, ellili yaşlarına gelince, bu sefer ‘kesinlikle’ demeden ‘kesin’ laflar sarfedebilecek kadar kimliksizleşmek! Sofizm marazı, sadece bireyin değil, medeniyetlerin de yaşlılık dönemlerinde ortaya çıkar. İşte bu nedenle bir maraz olarak nitelenmeye lâyıktır Sofizm…. Bunamanın, bunalmanın yol açtığı bir maraz… iddialar tükendiğinde,kendine-güven (özgüven) kaybolduğunda ortaya çıkan bir maraz…

Yaşlılığa mahsus bir bilgelikle, olgunluk ve temkinle örtülmek istenen bir maraz… Oysa bilgelik, asıl, fikirler sükun ve istikrar bulduğu, tefekkür hayatı kemâle erip ‘kesinlik’ (yakin) kazandığı zaman varolmaz mı? Bizatihi bilgelik kendine-güven duygusuna sahip olanların, binbir tecrübeden, binbir hengâmeden geçtikten sonra kemale ermiş olan asil ruhlann bir vasfı değil midir? Yakîne (kesinliğe) vâsıl olmak, bu asil ruhların, yaş yaşamışların, yaşlı olmuşların şânından değil midir?

“Şimdi kesinlikle sözünü hiç kullanmıyorum.” Bunama, bunalma psikozu, nüfuz ettiği ruhlann ‘kesinlikle’ sözünü kullanmalarına niçin mâni olmakta; bu zavallıları niçin bir düşünsel kekemeliğe maruz bırakmaktadır? “Çünkü dünyada herşeyin görece olduğunu, hiçbirşeyin kesin sayılamayacağını öğrendim.” Bu söz bizzat kendi içinde bir çelişki barındırmıyor mu? Öyle ya, bu durumda “dünyada herşeyin görece olduğu, hiçbirşeyin kesin olmadığı” iddiasının bir hakikat değeri taşıdığı nasıl öne sürülebilir? Bizâtihi bu önerme bir yanılsama ise. bunca tecrübeden (!) sonra bu tecrübelerin sahibi herşeye rağmen yanlış bir yargıya varmış ise, herşey görece ise, hakikat bilinemez ise, daha doğrusu esasen “bilenbilecek olan”, “hakikat olan” birşey yoksa, “hiçbirşeyin kesin sayılamayacağını öğrendim” denilebilir mi? Kesinlik yoksa, birşeyin kesin olmadığına karar verilebilir mi? Kesin olmayan birşeyden sözetmek için, tefekkür dünyamızda yine kesin diye bilinen birşeylerin bulunması lâzım gelmez mi?

Eskilerin tabiriyle söyleyecek olursak, bu söz ya hakikat ifade ediyordur, ya da etmiyordur. Hakikat ifade etmiyorsa ve bir lâf u güzaftan ibaretse, zaten ciddiye almaya değmez. Yok eğer hakikat ifade ediyorsa, o zaman, bu sözün sahibi bize bir kesinlikten söz ediyor demektir ki bu da onun kendi iddiasını nakzeder; zira kesin olmayan birşeye hakikat den(e)mez.
Gençlik cahillikle, yaşlılık ise olgunlukla özdeşleştirilir. Gençler umumiyetle doğmatik, ısrarcı ve herşeyden önce ısrarcı ve her şeyden önce acelecidirler. Kan, damarlannda hızlı akar gençlerin. Bu yüzden mütehakkim ve peşin fikirlidirler. Pek söz dinlemezler, başlarına buyrukturlar, inandıklarından taviz vermek istemezler.

Yaşlılar ise, daha temkinli, daha sabırlıdırlar; zira yıllann tecrübesidir, onları böylesine temkinli davranmaya iten. Doğru bildikleri, doğru diye savundukları çok şeyin zamanla yanlış olduğunu görmüşler, yanlış kabul ettikleri, suçladıkları, tel’in ettikleri pekçok fikrin de yine bir zaman sonra zannettikleri gibi olmadığını anlamışlardır.

Bu ve benzeri sebeplere binâen gençliğin cahilikle, yaşlılığın ise olgunlukla özdeşleştirilmesi izah edilebilirse de yirmili yaşlarda kesinlikle diye başlayan cümleler kurmanın, yaşlanmaya başlayınca da kesinlikle sözünü kullanmayı bırakıp dünyada herşeyin görece olduğuna, hiçbirşeyin kesin sayılamayacağına inanmanın, bu sebeplerle doğrudan bir alâkası bulunmamaktadır. Karşı karşıya bulunduğumuz meseleleri hangi yaşlarda değerlendirirsek değerlendirelim, mühim olan, o meselelerin, o yaşlarda nasıl bir zaviyeden, ne tür bir açıklama biçiminden hareketle; neye istinaden, neye ve kim(ler)e güvenerek değerlendirildiğidir.
Bu bakımdan yakîn (kesinlik) kavramı, yargıda bulunan öznenin salt yaşıyla ya da mizacıyla alâkalı bir husus olarak görülemez. Çünkü bir ayağı çukurda olmasına rağmen yakîne ulaşamamış, hatta hakikate şahitlik edemeden dünyadan göçmüş nice insanın varolduğu reddedilemez bir vâkıadır. Binaenaleyh ne genç olmak bilgiçliğin ve ukalâlığın, ne de yaşlanmak, yaşlanmaya başlamak, ilkesizliğin, kimliksizliğin ve kişiliksizliğin zorunlu bir sebebidir.

Unutulmamalıdır ki yaşlı Sokrat’ın yârânı gençler, hasımları yaşlılardı. O geçici olanın, herkese göre değişenin, değişebilenin (Sofizm’in) amansız rakibi; sabit olanın, değişmeyenin ise taliplisiydi.

“Hiçbir şeyi bilemeyiz, bilsek bile dile getiremeyiz!” Antik Yunan’da tezahür ettiği haliyle Sofizm’i tanımlayan bu söz, esasen bize düşünce alanında vukû bulan kekemeliğin veciz bir tanımını vermekte, bilmekten de, bildiğini dile getirmekten de ümidini kesmiş zihinlerin, içinde yaşadıklan teşevvüşün boyutlarını gayet mânidar bir biçimde gözler önüne sermektedir.
İşte bugün Batı Medeniyeti’nin adım adım yaşamakta olduğu süreç de —tasvir etmeye çalıştığımız üzre— Sofizm’in bütün bu belirtilerini bünyesinde taşımakta ve Batı toplumu, gittikçe mecalini yitirip iyiden iyiye güçten düşeceği günlere doğru sürüklenmektedir.

Ne var ki İslâm Dünyası’nın bugün bu gelişmeleri yeterince takib ve tahlil edebildiği ve kendi potansiyelini bu gelişmeler muvacehesinde yeniden gözden geçirdiği söylenemez. Batılılaşma ve Modernleşme sürecine girildiği dönemlerde de Batı tefekkürünün geçirdiği istihaleler doğru bir biçimde teşhis edilememişti. Nitekim önceleri Reform hareketleri, daha sonra da Fransız İhtilâli’nin marifetiyle Avrupa’da Kilise’nin otoritesi zayıflayıp Katoliklik ve tabiatıyla Hristiyanlık saldırı oklarına hedef olduğunda, müslümanlar asırlardır kendileriyle savaşmış oldukları hristiyanlann zaafa uğrayışını ve bu çöküşü hızlandıran Aydınlanmacı eleştiriyi takdirle karşılamışlardı; yıkılan, en nihayet bâtıl bir dindi ve müslümanlar da elbette bu bâtıl dinin zaafa uğramasından (!) memnunluk duyacaklardı. Modernist tezlerin İslâm Dünyası’nda hüsn-i kabul görmesi, işte böylelikle mümkün olabilmiş ve herşeyi silip süpüren seyl-i hurûşan’a karşı koymak imkânı kalmadığından (!) en kolay çözüm olarak hâkim modernist söyleme sahiplenilmişti. Netice itibariyle, kendine güvenini kaybetmiş olanlar, kendi düşünce geleneklerine ve kendi tarihlerine sahiplenemediler; sahiplenenler de ancak hâkim söylem’in izin verdiği ölçülerde mâzilerini yorumlayabildiler.

Şimdi ise o mağrur modernizm, tüm haşmetini ve bu arada kendine güvenini kaybetmiş, evrensellik, mutlakiyet, kesinlik, doğruluk iddialarından hemen hemen vazgeçmiş bir halde karşımızda duruyor; artık yanında telkin ve tebliğ edebileceği bilimsel akideler ya da uygarlaşma reçeteleri taşımıyor. Evet şimdi Batı modernizmi diyalog istiyor, farklı din ve kültürlerin yaşaması gerektiğini, birbirlerine tahakküm etmemelerini savunuyor. Hakikatin birliği ve kesinliği iddialarının bir hayal olduğunu, kimsenin elinde böyle bir “mutlak hakikat” bulunmadığını (!), bu bakımdan kimsenin kimseye hakikati telkine kalkışmaması gerektiğini dile getiriyor.

Niçin? Çünkü Batı tefekkürü tek kelimeyle tefessüh etmiş durumdadır da ondan. Artık Batı’da Bacon, Decartes, Leibintz, Spinoza, Locke, Hume, Berkeley, Kant gibi düşünürler yetişmemekte; şimdi üniversiteler, bir yandan Hegelci tarihçilikle, Marksçı materyalizmle, Husserlci fenomolojiyle, Heideggerci varoluşçulukla, Derridacı yapıbozumculukla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan istihbarat servislerinde hizmet verecek akademisyenler veya kamuoyunu yönlendirecek birtakım zeki gazeteciler yetiştirmeyi bir başarı kabul etmektedirler. Sosyalbilimcileri ise Batılı olmayan toplumlara önerebilecekleri bir dünyatasarımları bulunmadığı için, mevcut siyasî ve iktisadî dengelerin korunmasına matuf manipülasyonlarla vakit geçirmekte ve bu arada “insan hakları”ndan (!) söz etmekten de her nedense vazgeçmemektedirler.

Batı’nın bir zamanlar gururla ilan ettiği dünyatasarımının nasıl tefessüh ettiğini yine bir Batılının, hem de mesleği oryantalizm olan bir Batılının ağzından dinleyelim:

• Çağdaş Batı Felsefesinde, bütün bütüne hâkim olduğu söylenmese de sürekli olarak yinelenegelen temalardan birisi, derin bir umutsuzluktur; bu umutsuzluk, yalnızca insan ve toplum konusunda bütün ve doyurucu bir açıklama yapamama değil; hatta aynı zamanda kendisi hakkında bile anlaşılabilir bir açıklamada bulunamama olayıdır. (Binder, 1996: 135)
• Modern Felsefenin adalet, hakikat, iyilik, güzellik, eşitlik, öz- gürlük gibi herkes tarafından kabul edilen düşünceler konusunda sunduğu uygun ama mutlak olmayan açıklamalar, inandırıcı ya da en azından doyurucu olmaktan uzaktır. (1996: 137)

Leonard Binder’in Liberal İslâm adlı eserinde sarfettiği bu sözler, Batı insanının karşı karşıya kaldığı umutsuzluğu dile getirmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı Düşüncesi’nin Hristiyanlığı tasfiye edip Aydınlanma’yla birlikte inşâ etmeye çalıştığı Ben İdrâki’nin çözüldüğünü de gösteriyor. Nitekim Binder’in açıklamaları umutsuzlukla dolu olduğu kadar, açıklamalarına âdeta bir endişe, bir korku da sökün etmiş gibidir:

… Batı, kendi ahlakî üstünlüğünden kuşku duymaya başladığı andan itibaren, Batılı liberal rasyonalite normu, dünyadaki siyasal deneyimler için geçerli bir Örnek teşkil etme özelliğini yitirivermiştir. (…) Bakış açısının bu şekilde değişmesi, müslüman liberallerin geliştirdiği söylemin, “yanlış bir bilinç biçimi”, “egemen seküler Batılı kapitalist ve emperyalist hâkim söyleme körükörüne ve bayağı bir biçimde boyun eğme”, “doğulu bir oryantalizm” ya da “bunun pratik, rasyonel ve özgürleştirici bir seçim olup olmadığı” şeklindeki soruların boy vermesine yol açmıştır. (Binder, 1996: 7)

Binder, islâm Dünyası’ndaki bakışaçısının değişmesiyle, esasında ‘sorulann’ değil, bilakis “itiraz ve eleştirilerin”, hatta “karşı saldırıların” boy verdiğini söylemeye çalışmaktadır. Çünkü Batı Düşüncesi’nin dayandığı aksiyomatik temellerin sarsılmasıyla birlikte, hem Batılı düşünürlerin, hem de —kendi deyimiyle— “müslüman liberaller”in tezleri geçerliliğini yitirmiş, İslâm Dünyası’na hâkim olan savunmacı söylemin yerini daha haysiyetli bir tavır almaya başlamıştır.

Dücane Cündioğlu - Kapı Yayınları

Söz’ün Özü Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair | Biraz Oku Sonra Al