Merhaba

Kemal Tahir'in tarih görüşüne bir yaklaşım denemesi sayılabilecek bu yazıda, önce, önemli bir noktayı vurgulamam gerekiyor. Bu da, Kemal Tahir'in, tarihe, özellikle Osmanlı-Türk toplumunun tarihine hem kuramsal ve soyut, hem de pratik ve somut bir perspektiften baktığı gerçeğidir. Kemal Tahir, ne tarih teorisini somut gerçekliklerden bağımsız, saf bir teori olarak; ne de somut tarihsel olguları teoriden yalıtılmış ampirik gerçeklikler dizisi olarak algılamaktadır. Osmanlı - Türk tarihinin somut olgularına bakışı, bu bakımdan, hem temellendirici hem de bütünsel bir bakıştır. Kemal Tahir'de teorik, yani soyut olanla, tarihsel ve somut olan, birlikte ve karşılıklı etkileşim bağlamında ele alınır. Bir başka deyişle Kemal Tahir, somut tarihsel gerçekliklerin, somut tarihsel olguların soyut ve teorik şemalara zoraki ve yapay bir tarzda uyarlanmasından yana değildir. Bu anlamda Kemal Tahir tarihsel olguların anlamlandırılmasında, yorumlanmasında kalıplaştırılmış, dondurulmuş şemalara karşıdır. Burada onun, teori ile şema arasında önemli bir ayırım gözettiğini görüyoruz. Kemal Tahir'e göre şema (ya da model), teoriye, somut gerçekliklerden bağımsız bir geçerlik kazandırmak demektir. Şöyle de diyebiliriz: Kemal Tahir için teoriyi şema ya da modellere indirgemek, teoriyi olumsuzlamak anl***** gelir. Ona göre "şemalarla ya da modellerle yetinmek, bir anlamda kendi gerçekliklerinden kaçmak, teoriden kaçmak" demektir.

Kemal Tahir burada, bilimsel maddeci dünya görüşünün bizce büyük ölçüde gözden uzak tutulmuş bir yanını önemle vurgulamaktadır. Bu da, somut gerçeklik ile teori arasındaki ilişkinin tek yönlü bir belirleme ilişkisi olmadığıdır. Kemal Tahir'e göre teori somutu belirlediği ya da dönüşüme uğrattığı ölçüde, somut gerçeklikler de soyut teoriyi dönüşüme uğratır. Kemal Tahir bu konuda şöyle düşünmektedir: "bir toplumu, dış görünüşüyle bir başka topluma benzeterek bundan sosyo - ekonomik sonuçlar çıkarmak, kolaya kaçmaktır. Hele bunu, bir iki köksüz benzerlikten yola çıkarak yapmak düpedüz sahteciliktir".

Kemal Tahir'in soyut teoriyle somut gerçeklik arasındaki ilişkiyi bu anlamda bir karşılıklı etkileşim (interaction) ilişkisi olarak koyması, onun özgüllük (specifite) sorunu üzerinde, niçin bu kadar önem!e durduğunu da açıklar sanıyorum. Madem ki bir ülkenin somut gerçeklikleri onun özgül tarihsel ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı bir durumdur, öyleyse teoriyi o ülkeye özgü somut gerçekliklerin ışığı altında dönüşüme uğratmak gerekir. Kemal Tahir'in yerlilik, ya da özgüllük üzerinde ısrarla durması bundan dolayıdır.

Burada, onun şu sözlerini, bu bağlamda dikkatle okumak gerekir: "Marksizm, toplumumuz gerçeklerine uydurulacak yerde, toplumumuzu kafamızdaki yarım yırtık yani aptallığımızın Marksizm'ine uydurmak istemişizdir. Bunun için gerçekleri kendimize göre değiştirmeye, yanlış görmeye, hiç bir şey görmediğimiz halde uydurmaya kalkışmışızdır. Memleketimizde 50 yıllık Marksizm çabalamaların içine düşürüldüğü rezillik bu aptallığımızdan ve Marksizm'i tersine çevirdiğimizden ileri gelir". (1)

Kemal Tahir, gene bir başka notunda bu konuda şöyle diyor: değişen şartlara göre değişen tedbirler ister. Dogmatizm, değişen durumların karşısına eski gerçeklere göre alınmış eski tedbirlerle çıkmaktır. Dünyada değişmez gerçek yoktur. Bir vakitler yapılmış araştırmaların vardıkları kesin sonuçlar değişiyorsa, temel gerçekleri toplumlara, batılı toplumlara benzemeyen doğulu toplumlarda durum daha da çapraşık sayılmalı, kesinliklerden, genellemelerden büsbütün kaçınılmalıdır. Bir durumun değiştirilebilmesi için onun genel gerçeklerini bilmek hiç bir işe yaramaz; özelliklerinden yola çıkılmadıkça hiç bir durum değiştirilemez". Burada Kemal Tahir'in teoriyle eylem arasındaki bütünlüğü de, somuttan yola çıkarak kurduğunu görüyoruz. Teorinin ya da felsefenin dünyayı dönüşüme uğratması, ancak o teorinin ya da felsefenin, somut gerçekliklerden yola çıkması mümkündür. Görülüyor ki Kemal Tahir, bir eylem felsefesinin, ancak somut gerçekliklerden yola çıkıldığı takdirde, dönüşüme uğratıcı bir yapı kazanabileceği düşüncesindedir. Bu son derece önemli bir noktadır; çünkü Kemal Tahir teori, eylem (praksis) ve somut tarih arasındaki bütünselliği bu yolla gerçekleştirmektedir.

Kemal Tahir Osmanlı - Türk toplumunun tarihine işte bu perspektiften bakıyor. Ona göre, teoriyi, yani Marksist tarih teorisini, Osmanlı-Türk toplumunun kendine özgü tarihsel ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı somut gerçeklikler, bize özgü somut gerçeklikler açısından, yeniden ele almak gerekir. Kemal Tahir'de bu alanda son derece özgün bir metodolojinin temellerini görmek mümkündür. Bu metod şudur: Kemal Tahir, Marksist teorinin kavramsal yapısına bütünüyle bağlı kalmış, ancak, bu yapı içinde bir teorik kavramların eklemlenmesinde değişiklikler yapmıştır. Bence bu, Kemal Tahir'in Marksist teoriye getirdiği önemli bir katkıdır.

Burada şu noktayı kesinlikle gözden uzak tutmamamız gerekir: Kemal Tahir, Marksist teorinin yapısını bozmuş, bu yapıyı niteliksel bir dönüşüme uğratmış değildir. Onun tarih sorunlarına derinlemesine ve irdeleyici bakışı, doğulu toplumların, batılı toplumlardan farklı bir gelişme gösterdiği gerçeği üzerinde yoğunlaşır. Doğulu Asyatik devletlerin tarihsel ve toplumsal gelişmesi batıdan köklü bir biçimde yapısal farklılıklar gösterdiğine göre, teorinin de bu yapısal farklılıkları gözönünde tutacak biçimde dönüşüme uğratılması kaçınılmaz olur. Bu yüzden doğulu toplumların bu yapısal özgüllüğünü bütünüyle açıklayabilecek bir yaklaşım gereklidir. Bu yaklaşım da Marksist teorinin teorik kavramlarının eklemlenmesinde bir değişiklikle gerçekleştirilebilir. Kemal Tahir'in yaptığı işte budur.

Şimdi, kısaca da olsa Kemal Tahir'in teorik kavramlar arasındaki eklemlenmede yaptığı değişiklik üzerinde duralım. Burada ilk göze çarpan, Kemal Tahir'in `talan' kavr***** tanıdığı teorik öncelik oluyor. Hepimizin bildiği gibi 'talan' kavramı, Marksist teorinin, özellikle asyatik doğu toplumlarının tarihinin açıklanmasında kullanılan teorik araçlarından biri. Gene biliyoruz ki Marks, özellikle Hindistan'daki İngiliz Yönetimini incelediği makalelerinde, genel olarak Asya'da hükümetlerin üç bölümden oluştuğunu belirtir ve bunları iç talan (yani maliye), dış talan (yani savaş) ve kamu işleri olarak sınıflandırır [2). Demek ki Marks'a göre talan, devletin artık - ürüne el koyma yöntemidir. İç talan yani Maliye, yağma biçiminde ganimet olacağı gibi, aslen vergi biçimindedir.

Kemal Tahir, Asya toplumlarının tarihinde 'talan' kavramının teorik bir araç olarak önemini ön plana çıkarır. Ona göre "merkezi bürokrat despotik doğulu devletle kişilerde biriken zenginlikler arasında sürekli bir çelişki vardır. Bu çelişki tehlikeli bir duruma gelince devlet güçleri ağır basar. Bu ağır basmayla da halkın bir kısmı despotluktan yana olur. Buna karşılık talana heveslendirilen öteki yarısı da devletin karşısına dikilir". Kemal Tahir bu durumu böylece belirttikten sonra diyor ki: "burada görülen çelişme üretim güçleriyle mülkiyet ilintisinden gelmez, talan biçiminden gelir". Demek ki Kemal Tahir, asyatik doğulu toplumlardaki sınıf mücadelesinin temelin de, talanı görmektedir. Aslında bu varsayım, Marksist tarih görüşünde içsel olarak vardır. Her ne kadar Marks (3) genel olarak talan usulünün üretim tarzı ile tayin edildiğini söylerse de, Hindistan'da toprağı tasarruf biçimlerinden söz ederken bunların, temelde iç talanın değişik biçimleri olduğunu da önemle belirtir (4). Kemal Tahir, burada Marks'ın Hindistan için getirdiği teorik çözümü temellendirmekte sınıf mücadelesi ile üretim tarzı arasındaki eklemlenmeyi, "talan" kavramı aracılığı ile gerçekleştirmektedir. Bu eklemlenme Asya topraklarının, temelde, talan ekonomisine bağlı olduğu düşüncesine (5) teorik bir açıklık kazandırmaktadır.

Aslında, bir teorik kavram olarak talan'ın doğulu asyatik toplumlar (özellikle de Osmanlı-Türk toplumu) için temelli bir nitelik taşıdığı, Kemal Tahir'in sömürü ve yabancılaşma olgularının doğu ülkelerindeki görünümlerine ilişkin olarak söylediklerinden de çıkarmak mümkündür. Kemal Tahir sömürüyü de talan biçimiyle açıkladığı bir notunda şöyle demektedir: "Bir toplumda sömürülenlerle sömürenlerin bulunması, o toplumun mutlaka batıdaki toplum şemasına uymasına yetmez. Burada önemli olan sömürü değil, sömürünün özellikleridir". Kemal Tahir, yabancılaşma konusunda da şöyle diyor: "Genelleştirilmiş kölelik, aslında üretimin sonucu değil, artı - ürünün paylaşılması alanındaki özelliğinin sonucudur. Bu açıdan buradaki yani doğudaki yabancılaşma başka karakter taşır."

Kemal Tahir'in gerek sömürüden gerekse genelleştirilmiş kölelikten söz ederken bunların özelliklerini vurgulaması boşuna değildir. Gerek sömürü ve gerekse yabancılaşma Asya toplumlarının temel teorik karakteristiğini ortaya koyan "talan" kavramıyla açıklanmaktadır. Bilindiği gibi, Asya toplumlarında, dolayısıyla Osmanlı toplumunda birey toprağın tasarruf hakkına sahip olduğundan sömürünün bireysel değil kollektif olduğu öne sürülmüş (6), genelleştirilmiş kölelik buna bağlanmıştır. Oysa Kemal Tahir, sömürünün kollektif oluşunu emekçinin (bireyin) toprak üzerindeki tasarruf hakkına değil, artık-ürünün çekilip alınmasındaki özelliğe, yani talana bağlıyor. Ona göre, sömürünün kollektifliği sonucunda ortaya çıkan genelleştirilmiş kölelik, Osmanlı toplumunda bireyin toprak üzerindeki tasarruf hakkından değil, doğrudan iç talandan yani devletin artık-ürüne el koyuştaki özellikten gelmektedir.

Görülüyor ki Kemal Tahir, Marksist tarih görüşüne azımsanması mümkün olmayan katkılarda bulunmuş Türk düşünürüdür. Onun tarihimizin somut gerçekliklerinden yola çıkarak, şemalardan ve modellerden uzak, kendimiz için bir öğreti üretme çabalarını saygıyla anmak gerekir. Bir notunda Kemal Tahir "bizdeki doktrin düşmanlığa gerçek doktrine karşı değil, kendimiz için doktrin meydana getirecek bilimsel yeterlikten yoksun oluşumuzdan gelir," diyordu. Onun bu aydınlık yaklaşımı, sanıyorum bize olduğu kadar gelecek kuşakların da düşüncelerine ışık tutacaktır.

Toplum ve Bilim-1977
Üç Aylık Dergi, Yaz,