Merhaba

Ruhun alem-i hariciden çekilmiştir.Ben uyuyordum; fakat o kendi hazaini,kendi kainatı içinde kimsenin sezemediği zengin kabiliyetli yaşıyordu. Dünya ile revabilim kesildiği zamanları çok severim:Gözlerim ziyalara kapalı,kulaklarım sedalara tıkalı,mevcudiyetim bütün temaslardan uzaktan,yalnızca yaşarım.

İşte öyle bir an idi.Yabancı bir varlığın ipek ihtizazlarla etrafımda dolaştığını duydum. Ruhumda akşamdı:Şimai akşamlarının uzun, renksiz,müphem hayalleri içinde yüzüyordum. Alemde renkenari ,gümüşümsü bir ışık ağaçlardan akıyor,suların yüzünde uzanıyor; yıldızların uzak gözlerinde meyceleniyor;bütün heva-yı nesimide yumuşak,sakit titreşiyordu.Evvela bunu etrafımda ihtizaz eden ateşsiz,parıltısız ziyanın ruhu zannettimdi, fakat bu ihtizazda sükunet'i denizlerin sahilleri yalarken gönderdikleri musikiye benzer bir şey vardı.Halbuki bu ziya dilsizdir.Onun yalnız renksiz gölgeleri veda ilahesiyle hem ahenk hareketleri vardır.

Etrafımda hissettiğim varlık,tebessüme benzer bir sesle dedi ki:

-Beni tanı**madın mı?

Ruhum fısıldadı:

-Hayır!

O vakit daha tatlı:

-Öyle ise bana bak.

Dedi;ve ruhum etrafında ihtiraz eden tayfı gördü.Şafak sislerine benzer şeffaf,pembe kanatlarıyla pür tayeran,pür ihtizaz şekerrenk bir mahlukta, gözleri rüya ziyasının aksiyle açılıyor,gülüyor,hüzünleniyor,daima tahavvül ediyordu.O vakit ruhum onu tanımak arzusuyla müteezzi ve mütehassir,yalvardı:

-Söyle,seni ben ne vakit gördüm?Bana ilk defa ne zaman göründün Havada kaybolan esiri kanatlarıyla çırpınıyordun;sen onun mavi ziyadar gözlerini düşünürken,o coşan hülyalar hep dudaklarından ve gözlerinden dökülen handeler ve giryeler benim sedamın,benim kanatlarımın darbeleriyle hem-ahenkti.Muharrik,ince,sabırsız çalak!Hala bilemedin mi?Ben Suzinak'ım!

İşte o vakit ruhum,ilk hatıratının musikisiyle bihuş,esiri penbe kanatlar arasında ebediyen yaşamak arzusuyla ağladı:

-Şimdi seni tanıdım.Bir gece papatya tarlasının yumuşak,saf kalbinde yatıyor,ilk aşkımı düşünüyordum;gözlerim nihayetsiz bir elmas tarlası gibi başımın üstünde pırıldaşan yıldızların gözlerindeki namütenahi manayı içerken seni gördüm.Çünkü sen,onun Chopin'in ruhunu yaşatan parmaklarından, Chopin'in gamları ısrarla tekrar eden seda darbeleri arasından birdenbire gülüvermiştin.Nasıl en ağır,en muazzam gamlar, sedalar arasında gömülmüş bir hande ile kanatların ruhu okşardı.Fakat çoktan beri sen kıyafetini değiştirmiştin.Seneler,ama seneler var ki, sen tozlu,bayağı,bayat şarkılar arasında yeknesak nağmelerinle beni ta'zib ediyordun.

Ruhumun ilk billur handelerini leziz bir hatıra ile diriltir gibi Suzinak güldü:

-Artık on altı yaşında değilsin,dedi.Şimdi sendeki sesler Hüzzam ve Acemaşiran dostlarımın pest iniltileri,gayesini kaybetmiş yeisli giryeleri ve sendeki renkler kanatlarımın dilber renklerine hiç benzemeyen ebedi kurşunilikleridir.İster misin,seni bütün hayat-ı ruhunun muhtelif lisanları olan makamatın ervahına takdim edeyim.

Fakat beni dinlemedi;kanatlarının iki nağmekar darbesiyle uçtuk ve kendimizi nihayetsiz bir çam ormanının muzlim ve solgun ziyalarla yıkanan kurşuniliğinde bulduk.Hülya perver dallarında renksiz ışıklar akıtan bu levend ve güzel ağaçlar zirvelerini bir tarafa temayül ettirmişler; bütün iğnelerde dolaşan sesi bir ihtizaz-ı lezzetle aralarındaki konseri dinliyorlardı. Bu sahile doğru uzanan ormanlı vadinin ta orta yerinden billur köpükler ve dalgalarla raksan beyaz bir su,yosunların,kayaların,taşların üstünden atlayarak,kayarak terennüm ederek bin dilber akışlarla çağlayarak kendisini dinler gibi uyuyan bir denize akıp gidiyor.Burada öyle gaşy edici bir ahenk,bir ahenk-i ruh vardı ki bütün aşıkların ervahı burada ağlaşıyorlar;bütün tabiatın ağaçları,yaprakları,dağları,suları en güzel mersiyelerini burada ittihad ettirmişler zannediliyordu.Fakat bu nihayetsiz denizlerin hareketsiz sinesine,heva-yı nesiminin en gizli mesamatına uzanan nağmelerle şimal akşamlarının renksiz ziyalarına benziyorlardı. Ateşten,galeyandan,çılgınlıktan,tufandan ari!Hep hüzün,sadegi,gumum ile meşgun ve pest eninler!

Suzinak beni ulu ve himayekar bir çamın gölgesine tevdi ederken:

-Şimdi onları göreceksin,dedi.

Gözlerim bu ziyaların mübhem ka'rını delmeğe alıştıktan sonra,ilk gördüğü,ruh suların ortasından yükseliyordu.Evvela ince,yüksek bir taşla onun üzerinde atlayıp giden beyaz bir su zannetmiştim.Sonra gördüm ki,melal içinde inleyen bir tayf,bütün varlığıyla ağlayan ve gözyaşından libasını daima sulara mezc eden ince,uzun bir hayal!

Üzerinde nuşin dalgalarla akıp giden muhayyel,seyyal tülleri altında uzun,narin,nefis azaları vardı.İnce kolları sesinin melalamiz musikisiyle semalara doğru kalıyor,kurşuni ziyanın leventlerine benzeyen uzun saçları seyyal tül libasıyla akıp gidiyordu.Bütün bu giryelerle beraber renksiz ve güzel dudaklarından serpilen nağmeler geçmiş bir acının ebediyyen devam eden hummasıyla sayıklıyordu:

-Muhteşem bir saray,sonra şaşaalar debdebeler, altınlar, zebercetler, yakutlar, ipekler, süsler,hepsinin ortasında o... mehip çehresi,güneşten gözleriyle bakan o... ateş dudaklarının bir busesiyle ruhumu masseden o şehinşah,o ilah!.. Ebediyete kadar rüyalarımda ağlatan bir saatlik hayat! Değil mi ki beni bir saat için sevdi;değil mi ki beni o altuni,ihtişamı itmam eden yüzlerce güzeller içinde güneşten gözlerinin bir lemasıyla çekti, götürdü... Bir saat ziya, renk, hayat, güneş, sonra ebediyyen renksiz gölgeler arasında dolaşan bir enin,bir tayf!.. Bir an için rüyalarıma bile gelmez misin? Bak,kollarım senin için kıyamete kadar güşade bak,gözlerim seni ebediyete kadar bekleyecek birer şefkat!.. Bak, dudaklarım muazzam varlığı oyalamak için ruhumu ebedi bir nağme gibi sana akıtacak!..

Hayretle, gözlerimle o hayali dinlerken Suzinak tiz,kıskanç bir nağme ile dedi ki:

-Bu Yavuz Sultan Selim'in bir saat sevdiği bir kız,Hüseyni'nin anası!Hüznü terennüm eden bir divanedir.Gel,gidelim.

Derenin ucuna doğru büyük beyaz kavuklu,sarı cübbeli,ağır cepheli karışık kaşlı,yeşil gözlü,biri bağdaş kurmuş,elinde tanbur,daima çalıyordu. Bati, azametli, mukanna tek seslerlerle daima söylüyordu.Suzinak:

-Bu musikinin haşmetli bir perisidir.Evc-i ara! Dedi.Biraz ötede bir taşın üzerinde kurşuni,büyük gözleri esrarla perdelenmiş,ismini bilmediğim telli bir saz çalan bir tayf vardı.

Tanıdım,Hüzzam idi.Arkasında Uşşak,Ferahnak ve Yegah hülyalı çehreleriyle onu dinliyorlardı.Uzak ağaçların ortasında küçük gümüşi ziyalı bir meydancıkta Karcığar, Hicaz, Hicazkar siyah saçları,uzun beyaz libasları,gülen gözleriyle müterennim neşedar,raksan bir namenin uçan kahkahalarıyla dönüp oynuyorlardı.

Uzun sikkesinin altındaki şi'r-i hüznle nemlak gözleri,kibar,zayıf vücudunun hayali huhutunu tezyin eden yumuşak abasıyla Saba,büyük bir mevlevinin dualar, vecdler, sırlar içinde tapınan ruhunu terennüm ediyordu.Acemaşiran ve isfahan siyah cübbeleri,büyük kavuklu, muzlim çehreleriyle, hürmetkar,onun etrafında toplaşıyorlardı.

Bu gümüşlü ormanı,billur suyu dolduran bilmediğim kıyafetler,çehreler,mahluklar ve bütün onların manasını sezmek için ruhumun gerildiği mütenevvi,mübhem teraneler vardı.Bütün bu muhtelif seslerin,sazların ittihadıyla aşk ervahının ağlaştığı bir neşide husule geliyordu; onu,iradem yumuşamış,biraz da mahmurlaşmış olduğu halde uzun müddet dinledim. Halbuki tahlil edilirse bir ses yoktu ki ruhumun bir levnini ifade etmesin; bir nağme yoktu ki ruhumun bir safhasını tersim etmesin;bir parça yoktu ki en mühim hayatımın en mühim bir acısını,bir hikayesini terennüm etmesin.Suzinak'ın penbe kanatlarına sokularak dedi ki:

-Beni artık yatağıma götür,bütün ömrümü terennüm eden neşidelerin hayaliyle ebediyyen uyuyayım.

Çok sürmeden çalıların arasında bir potin gıcırtısı işittim,hayret ettim,çünkü bütün ervah ya cedik pabuç giyiyorlar,ya billuri çıplak ayaklarla çam iğneleri üzerinde basıyorlar,ya solgun, ziyadar kanatlarla uçuyorlar,ya rengin ve zarif deniz kızı kuyruklarıyla sürünüyorlardı. Bununla beraber yine döndüm, baktım. Siyah bir cübbenin altına yüksek bir yakalık takmış,şık bir pantolon giymiş. Gözünde bir tek gözlük, gözlük, siyah gözlü,küçük kafalı,mütehalik ve acul tavırlı. Evzaıyla teranelerine can veren bir gençti. Herkesten çok bağırarak, mütekebbir ve müftehir daima söylüyordu.Yanında onun bütün sözlerini dikkatle dinleyen setre ve pantolonlu,züppe tavırlı birisi vardı. Lostirin potinlisi diyordu ki:

-Şimdi Grand Opera'dan geliyorum.Garbın en büyük bestelerine mutlak beni karıştırırlar.Bazen Norveçya'ya kadar gittiğim vardır efendim,Nihavent olmak bütün makamatın şahı olmak demektir.Garbta ne zengin,ne pür-hayat,ne muşaşaa sadalar vardır. Bazen bu efendilerle gelip terennüm ederim.Fakat ben asıl garbın,o büyüklerin malıyım.

Bu sözlere ötekilerin canı sıkılmış gibiydi.Hepsi istihfafkar başlarını çeviriyorlardı.Yalnız Rast homurdandı:

-Maskara,züppe,yalnız kantoya yarar.

O aldırmadı, devam ediyordu:

-Ben bu efendilere söylüyorum.Artık kanunda valsler,santurda galopler,tanburda noktürnler çalınacak zaman geldi.bu semailer, peşrevler, besteler hep size ait!

Yanındaki Hicazkar Kürdi ceketini,boyunbağını düzelterek hep onun dediklerini tekrar ediyordu:

-Bendeniz, acizane o eski,ağır,müziç şeyleri bıraktım,küçük şık şarkılarım var. Güfteler tebni tenlerden artık azade.bir yenilik olsun diye güftelerime birer doktor sıkıştırıyorum.

Bir açık yareye doktor vurulur mu neşter?

Eski tuyuf kendi ahenglerine müstagrak,onu dinlemeğe tenezzül etmiyorlardı. Fakat o an,samedani bir orkestra kemanlarının ilk darbesi gibi muazzam bir sesle hepimiz silkindik. Herkes sahile koşuyordu.Cübbeler,harmaniler,uzun libaslar,kanatlar hep birden dalgalanıyor, çırpınıyor, uçuşuyordu. Sahilde bu ervah-ı makamat dizleri üstüne çöktüler,biraz evvel uykuda görünen renksiz ve sessiz denizler şimdi ulu dalgalar,köpükler ile huruş etmiş akıyor ve altın ve la'l gölgeler bu hareket ve renk deryası üzerinde titreyip uzanıyordu.Sonra bu nihayetsiz yangınlardan,güneşlerden,bulutlardan,toplanmış renklerle yanan bir ufuk vardı. Bu ihtişam-ı rengi gönderen güneşlerin altın,ateş cereyanlarının akışını işitiyorduk ve güneşleri takip eden seyyeratın musikisiyle eziliyorduk.Ya rab! O ufuktan,o denizden,o güneşten insanı ne ağlatıcı,ne harab edici sesler, nasıl bütün varlığı sarsan neşide-i elemler,aşklar akıp geliyordu.Suzinak hayretkar, yaşlı bir sesle bana diyordu ki:

-Bu yıldızların,denizlerin,renklerin terennüm ettiği büyük şeyler neden bizi sarsıyor,eziyor,hiç ediyor,kasırgaya tutulmuş bir çöpe döndürüyorlar, bilir misin? Onlar hep hayatın,yaşayanların,kalblerin lisanını söylüyorlar;ruhların harekette olan anlarını,tabiatın heyecanda olan safhalarını terennüm ediyorlar.

-Ya biz? Dedim.

-Biz gölgeleri,eski insanların sükunette olan kalblerini,eski rüyalarını tekrar ediyoruz.

-Ya kendi tahassürümüz,kendi gözyaşlarımız?

-Hayır.Onları hiç söylemeyiz.Ebediyyen geçmiş hulyaları tekrar eder,kurumuş yaşları akıtırız,hissiyat,hayat-ı hazır garbındır,işte!

Halide Edip Adıvar

Şeker Club Forum