Merhaba

Türkiye’nin Dan Brown’ı
Şebnem Pişkin
Kırklar Diyarı'na Yolculuk

Yazmak benim için hem öğrenmek hem de paylaşmak anl***** geliyor. Hayatımı kitap ve kalem olmadan sürdürebileceğimi düşünmüyorum. Önce öğreniyorum, sonra öğrendiklerimi yazarak başkalarıyla paylaşıyorum. Bu benim hayatı yaşama şeklim. Dolayısıyla yazmak vazgeçilmezim.



Öncelikle, okurlarımızdan sizi tanımayanlar için, kendinizden biraz bahsetmeniz mümkün mü?

1978 Sarıkamış doğumluyum. Babamın görevi nedeniyle çocukluğum birkaç farklı şehirde geçti. Ortaokul döneminde İstanbul’a gelip yerleştik. İstek Vakfı Acıbadem Lisesi’nde ve daha sonra da Kadıköy Kız Lisesi’nde okudum. Ardından Marmara Üniversitesi İşletme bölümünden 1999 yılında mezun oldum. Yazmaya ilkokul sıralarında başlamıştım. Okul dönemim boyunca çeşitli kompozisyonlarım ve şiirlerim edebiyat yarışmalarında dereceye girdi. Üniversite döneminde, yazmayı bir süreliğine bıraktım ve kendimi tam manasıyla okumaya ve araştırmaya adadım. Var oluş meselesini kendi zihnimde aydınlatabilmek için felsefe ve metafiziğe yöneldim. Bir dönem boyunca Merkez Bilgi Alanı Vakfı’nın düzenlediği haftalık felsefe sohbetlerine katıldım. Bu toplantılardan çok şey öğrendim fakat öğrendiklerim zihnimdeki büyük soru işaretlerini kaldırmaya yetmedi. Daha sonra Mevlâna’nın Mesnevisi ile tasavvuf deryasına daldım. Hâlâ bu kıyısız denizde yüzmeye devam ediyorum. Zihnimdeki sorulara yanıt buldukça, bulduğum yanıtları diğer insanlarla da paylaşmam gerektiğini anladım. Çünkü aslında herkes benim sorduğum soruları soruyordu. Böylece yazarlığa başladım. 2006 senesinde; insana, yaşama, zamana, var oluşa ve ölüme dair bir düşünce kitabı olan ilk kitabım BİR yayınlandı. Aldığım olumlu tepkiler bana doğru bir iş yaptığımı gösterdi. Ardından yazmaya devam ettim. Bugüne kadar dört kitabım yayınlandı. Yaşama dair sorular ürettiğim sürece, bulduğum yanıtları paylaşacağım. Yani yeni kitaplar yazmaya devam edeceğim.



Son romanınız Kırklar Diyarı’nı tek kelimeyle tanımlamam gerekse ‘masalsı’ derdim galiba. İsminden de anlaşıldığı gibi, bu roman okuru masalsı bir diyara, hatta belki de ‘diyarlara’ sürüklüyor. Kırklar Diyarı’nda ‘diyar içinde diyar’ durumu var gibi. Her kapı, kahramanımızı bambaşka bir atmosfere taşıyor; ama her biri masalsı, her biri renkli, her biri keyifli. Romanda tanık olduklarımız arasında, siz en çok hangi kapının ardındakileri seviyorsunuz?

Tanımlamanız çok doğru. Kırklar Diyarı kırk kapının ardındaki kırk sırrı masalsı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Öğrendiğimiz her sır gerçekten çok değerli ve bildiğimiz şeyler olmasına rağmen üzerinde çok da fazla düşünmediğimiz ve hayatlarımızda pek fazla uygulamadığımız şeyler. Şimdi sıra kırk birinci kapının peşine düşmeye geldi. “Kırk birinci kapı da neymiş?” diye sorarsanız, “Kırk kapıdan geçerek öğrendiğimiz sırları, şimdi hayata geçirmenin ve o sırları yaşamanın zamanıdır,” diyebilirim.

Masalsılıktan bahsetmişken sormamak olmaz. Masallar hakkında ne düşünüyorsunuz ve favori masalcılarınız kimler, favori masallarınız neler?

Bence masallar insanı beş duyu sınırlandırmasından kurtaran ve her şeyin mümkün olduğu bir dünyanın kapılarını açan müthiş bir yazı türü. Hem yazar hem de okuyucu masalın içindeyken tüm düşünce ve hayallerini özgür bırakıyor. Bilincindeki bütün sınırlamalardan kurtuluyor. Çünkü masallarda imkânsız diye bir şey yok. Kırklar Diyarı’nın da masalsı oluşu tam olarak bu nedenle aslında. Çünkü algılanması zor konular masal olarak anlatıldığında daha rahat anlaşılıyor. Normal zamanda ağır gelecek olan bilgiler masalın tozpembe dünyası içinde okuyucuya sunulduğunda daha kolay yerini buluyor. Herkes gibi ben de masallarla büyüdüm. Hepsinin bende ayrı bir yeri var. Şimdi birini daha çok sevdiğimi söylesem diğeri darılır. Hiçbirini gücendirmeyelim.

Romanlarınızı yazmanız ne kadar sürüyor? Uzun soluklu bir süreç mi oluyor, yoksa tam tersi kısa sürede, hikâyeden kopmadan, hızlıca mı tamamlıyorsunuz eserlerinizi?

Yazma sürecim tamamen romana göre değişkenlik gösteriyor. Aslında bu süreçte hiçbir şeyi ben kendim planlamıyorum. Ben sadece akışa uyuyorum. Ama şu ana kadar yazdığım kitaplardaki yazma sürecine bakacak olursak, yirmi gün ile iki ay arasında değişiyor diyebilirim. Bu süreç boyunca bazen günde sekiz-on saat yazdığım oluyor.

İlhama inanır mısınız? Yoksa düzenli ve disiplinli bir çalışmanın başarının anahtarı olduğunu mu düşünürsünüz?

İlhama kesinlikle inanırım. İnsan olarak hepimiz, bir yönümüzle fiziki olduğumuz kadar bir yönümüzle de ruhsal varlıklarız. Elbette fizik tarafımız düzenli ve disiplinli bir şekilde çalışmak zorunda. Ancak ruhsal olarak beslenmezsek tam anlamıyla başarı elde etmemiz mümkün olmaz. İlham dediğimiz şey de aslında ruhsal yönümüzle kurduğumuz bağlantıdır.

Size örnek olan, edebi anlamda katkı sağlayan, saygı duyduğunuz yazarlar var mı, varsa kimler?

Sadece edebi yönden değil, hem edebî hem de ilmî yönden bana katkı sağlayan o kadar çok yazarın o kadar çok sayıda eseri var ki… Bazen bir yazarın tek bir cümlesi bile beni baştan aşağıya değişime uğratabiliyor. Bu nedenle isim vermek gerçekten zor. Ama, “Yeni kitabı çıksa da okusam,” dediğim yazarlardan biri İskender Pala’dır. Yabancı yazarlardan ise Dan Brown’ın kitaplarını takip ediyorum.

Yazmak, sizin için tam olarak ne ifade ediyor? Bazılarında olduğu gibi hayatınızın vazgeçilmezi mi, yoksa yaşamınızı sürdürürken yürüttüğünüz çalışmalar arasından herhangi bir tanesi mi?

Yazmak benim için hem öğrenmek hem de paylaşmak anl***** geliyor. Hayatımı kitap ve kalem olmadan sürdürebileceğimi düşünmüyorum. Önce öğreniyorum, sonra öğrendiklerimi yazarak başkalarıyla paylaşıyorum. Bu benim hayatı yaşama şeklim. Dolayısıyla yazmak vazgeçilmezim diyebilirim.

Ne tür müzikler dinlersiniz? Ve yazarken müzik dinler misiniz?

Bu soruya verdiğim cevap neredeyse her sene değişiyor. Sanırım insan yaş aldıkça ve hayata bakışı değiştikçe dinlediği müzik tarzı da değişiyor. Eskiden keyif alarak dinlediğim müzik tarzları arasında rock müzik başta gelirdi. Ancak artık kafam kaldırmıyor. Şimdilerde Kelt müziğini dinlemekten hoşlanıyorum. Klasik müzik her zaman favorimdir. Ancak klasik müziği de her zaman dinleme havamda olmuyorum. Yazarken ise dünyadan tamamen koptuğum için müzik çalsa da olur çalmasa da. Zaten ben duymuyorum.

Akademik uzmanlığınızın Uluslararası Pazarlama konusunda olduğunu kitaplarınızdaki yaşam öykünüzden biliyoruz. İşletme okuyup, bu alanda bir süre çalıştıktan sonra, sizi edebiyata iten ne oldu?

Edebiyat, hayatımda her zaman vardı. Meslek olarak ne seçersem seçeyim bu yola girmek yazgımdı sanırım. İşletme okumanın avantajlarını iş hayatımda yaşıyorum. Sektörler değişkenlik gösterse de, eğitimini aldığım satış ve pazarlama uzmanlık alanında çalışarak hayatımı kazanıyorum. Yazarlık ise geçim kaynağım değil, ama yaşama amacım, yapmak istediğim tek şey. Keşke bunu yaparken yeterince para kazanabilseydik. O zaman sadece yazarlık yapardım. Ama şimdilik bu mümkün değil ne yazık ki.

Hangi ortamlarda yazarsınız? Çalışma odanız mı var, yoksa farklı farklı mekânları mı tercih ediyorsunuz?

Aslında yanımda bilgisayarımın bulunduğu her ortamda yazabilirim. Çünkü az önce de dediğim gibi, yazarken bu dünyayla olan tüm bağlarım kopuyor. Çevremin farkında olmuyorum. Ama tabii yazdıklarıma tamamen odaklanmak açısından yalnız kalabildiğim ortamları tercih ederim.

Türkiye’de kitap okuma ve kültürlü bir birey olma sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçimden derin bir “aah, ah!” çekmek geliyor. Herkes söylüyor ya, “Eğitim şart,” diye. Önce okullardaki eğitim ve öğretim sisteminin kökten değişmesi gerekli. Okullarda okutulan kitapların, ders anlatım tekniklerinin, sınav sistemlerinin, her şeyin hem de her şeyin sil baştan yenilenmesi gerekiyor. Keşke eğitim-öğretim sistemimizin de bilgisayarlardaki gibi bir ‘reset’leme düğmesi olsaydı da sistemi kapatıp tekrar açsaydık. Çünkü şu anda karmakarışık olmuş durumda. Bu sorun nasıl çözülür bilmiyorum.

Tüm romanlarınızdaki bir ortak payda: ‘Kaybeden’ karakterlerin kendilerini tanımaları, hatalarını görmeleri ve bambaşka, daha mutlu ve daha bilinçli bir insan haline gelmeleri. Tuğra’da da, İsrafil’in Aynası’nda da, Kırklar Diyarı’nda da bunu görüyoruz. Gelecek romanlarınız da bu doğrultuda bir hikâye akışını mı izleyecek?

Aslında “kaybeden” tanımlaması doğru olmayabilir. Şöyle ifade etmeye çalışayım: Nasıl ki altının saflaşması için asit şartsa, insanın da saflaşması yani özüne ulaşması, tekâmül etmesi için çeşitli sorunları ve sıkıntıları aşması şarttır. Sorunsuz bir dünyada insan ruhsal olgunluğa erişemezdi. Bu bakış açısıyla baktığımızda, başımıza gelen sıkıntı ve problemler aslında bizim olgunlaşıp güzelleşmemiz için vardır. Yine bir benzetme yaparsak, her birimiz aslında birer elmas tanesiyiz. Ancak başlangıçta dünyaya kömür olarak geliyoruz. Ne zaman ki yüksek basınç altında kalıyoruz, işte o zaman değişime uğruyoruz ve yavaş yavaş aslımıza, yani elmas halimize geri dönüyoruz. İşte kitaplarımdaki kahramanlar da böyle bir değişim geçiriyorlar.

Kırklar Diyarı’nda, ana karakterimizle köpeği Mahsun arasında ilginç bir ilişki var. Sizin de evcil hayvanınız var mı (var mıydı), ya da gelecekte olmasını arzu ediyor musunuz?

Bütün hayvanları seviyorum. Ama evimde beslemiyorum. Hiç evcil hayvanım olmadı. Seviyorum, ama uzaktan.

Yazar olmasanız, hangi mesleği icra etmek isterdiniz?

Piyano görünce hep aklım başımdan gider. Küçüklüğümden beri piyanoya ve piyano sesine karşı bir hayranlığım var. Piyanist olmayı çok isterdim.

Gördüğüm kadarıyla, romanlarınızda hayata dair mesajlar vermek istiyor ve hikâyeyi buna göre şekillendiriyorsunuz. Fazla didaktik olmaktan korkmuyor musunuz?

Hayır, hiç böyle bir çekincem yok. Çünkü yazdıklarımı, “Ben yazdım,” diye sahiplenmiyorum. Ben sadece kalem görevi görüyorum. Ama kalemi tutan bir el var ve ben sadece bir aracıyım. Yazılması gereken şey ne ise onu yazıyorum.

Romanlarınızın etkileyici kapak tasarımlarına sahip olduğu görülüyor. Bilhassa Kırklar Diyarı’nın kapağı göz alıcı bir çalışma. Siz kitaplarınızın kapaklarından memnun musunuz, en sevdiğiniz hangisi? Ve tasarım sırasında önerilerde bulunuyor musunuz?

Evet, kitaplarımın kapaklarından çok memnunum. Kitap kapağında kullanılacak resmi mutlaka kendim seçerim ve tasarımcımla paylaşırım. Kapak görsellerim benim isteğim doğrultusunda hazırlanır. Tabii ki tasarımcımın yaratıcılığı ve becerisi yadsınamaz. Muhteşem bir eser yazmış olabilirsiniz ama dikkat çekmeyen bir kapak görseliyle okuyucuya kitabınızı satın aldıramazsınız. Kitabı yazarken gösterdiğiniz özeni kapak görselini seçerken de göstermeniz gerekir. Kurgu ve anlatımınızla okuyucuyu etkilemeden önce kapak tasarımında kullandığınız resim ve renklerle dikkatini çekmelisiniz.

Kitaplarınızda sıkı bir dini altyapı da görüyoruz. Dinle aranız nasıl?

Mona Lisa’ya sormuşlar: “Da Vinci hakkında ne düşünüyorsun?” diye. Mona Lisa cevap vermiş: “Da Vinci de kim?” Bunu neden anlattım, hemen açıklamaya çalışayım. Biz insanlar ve içinde olduğumuz tüm evren muazzam güzellikteki birer sanat eseri gibiyiz. Ve bu muhteşem eserin bir de müessiri yani eser sahibi var. Eğer sorunuza, “Benim dinle falan işim olmaz,” diye yanıt verirsem ben de Mona Lisa’nın durumuna düşmüş olurum. Beni yaratan eser sahibini tanımamış, tanıma gayretinde de bulunmamış olurum. Oysa din, insanın kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gideceğini, var olma amacını ve Yaratıcısını tanıma, bilme ve sevme yoluna verilen isimdir. Din insana güzel ahlak sahibi olmanın yolunu gösterir. İnsan olmanın anlamını öğretir ve insan gibi insan olmaya doğru yükselmenizi sağlar. Yani bize öğretilenin aksine din, takke ile takunya arasına sıkışmış bir kurallar mekanizması değildir. Tam tersine, insanı özgürleştiren bir yaşam tarzıdır. Din aslında bilmektir, yani ilim sahibi olmaktır. Ben bu muhteşem eserin sahibini tanımak ve bilmek gayreti içindeyim. Bu anlamda dinle aram iyi.

Sizce dini bir konu, sembol veya imgenin bir romanda bulunması kitabı nasıl etkiler? Dinle edebiyat arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz?

Din kavramını önceki sorunuzda verdiğim din tanımı çerçevesinde düşünmeliyiz. Yani din hayatı yaşama biçimidir. Kendinizi tanıma yolunda sorduğunuz her soru, bulduğunuz her yanıt aslında bir anlamda dini bir konudur. Ben tüm kitaplarımda bu soruyu ve bulunan cevapları konu ediyorum. Tabii ki dini hâlâ takke ve takunyadan ibaret sayan zihniyet yazar olarak beni ve kitaplarımı bir kategoriye sokmaya çalışıyor. Bunu yapmak doğru değil. Zamanla bu yanlıştan kurtulacağımıza inanıyorum. Din, yaşamın dışında bir şey değil, yaşamın ta kendisidir aslında.

Şu ana kadar sizden bir kişisel gelişim kitabı ve üç roman okuduk. Öykü de yazıyor musunuz, ileride sizden öykü kitabı da okuyabilecek miyiz? Yoksa hep romanla mı devam etmek niyetindesiniz?

Öykü yazıyorum. Ama bir öykü kitabı çıkarmayı şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Ama olabilir tabi, neden olmasın?

Romanlarınızın pek de hacimli olmadığını görüyoruz. En uzun eseriniz Kırklar Diyarı bile 210 sayfa. Bunu bilinçli bir tercih doğrultusunda mı yapıyorsunuz yoksa hikâyenin istediği gibi akmasına izin mi veriyorsunuz? İleride daha uzun (mesela üç yüz-dört yüz sayfalık) eserlerinizi de okuyabilecek miyiz?

Bu bilinçli bir tercih değil. Hikâye bitmesi gerektiğine kendisi karar veriyor. Eğer kendime sayfa kısıtlaması koyarsam, bu akışa müdahale etmek demek olur. Yani bir anlamda daha kalın bir kitap olsun diye zorlarsam, bu hikâyeyi bozacaktır. Zaten devam etmesi gerekiyorsa hikâye akıp gidiyor. Yok bitmesi gerekiyorsa da, mümkün değil daha fazla uzatamıyorum.

Farklı koldan akan hikâyelerin sonradan eksiksiz-noksansız birleşmesi, hatta bunun da ötesinde, birbiriyle alakasız zannedilen olay ve karakterlerin doğal ya da doğaüstü biçimde zaten alakalı olduğunun ortaya çıkması gibi, post-modern de denebilecek yöntemler kullanıyorsunuz. Özellikle ilk iki romanınızda ağırlıklı olarak rastlıyoruz buna. Okumasının daha keyifli olduğu kesin, ama bir de perde arkasını soralım: Böyle yazması, düz bir akıştan daha çok haz verdi mi size?

Bunu planlayarak yapmıyorum. Roman yazma sürecim kesinlikle bir plan program dâhilinde olmuyor. Yazarken bir sonraki sayfada neler olacağını ben de bilmiyor oluyorum. Ama düz bir akıştan ziyade okuyucuyu düşünmeye sevk edecek karmaşık kurguları daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Romanlarınızı yazarken en çok mesai harcadığınız, hikâye mi oluyor, kurgu mu, karakterler ve diyaloglar mı, yoksa üslup mu? Yoksa hepsi üzerinde dengeli mi çalışıyorsunuz?

Bu sorunuz beni de düşündürdü. Ama verebileceğim net bir cevabım yok. Yazmaya başlamadan önce, yalnızca belli başlı birkaç kavram zihnimde beliriyor. Hikâyenin o kavramlar üzerine kurulacağını biliyorum ama nasıl ve ne şekilde olacağını baştan kestiremiyorum. Mesela Tuğra’yı yazmaya başlarken aklımda sadece “antikacı dükkânı”, “zaman”, “mercan tespih” ve “II. Abdülhamit” kavramları vardı. Hikâye, kurgu ve karakterler bu kavramlar çevresinde oluştu. Ben akışa teslim olurken hem yazan oluyorum, hem romandaki kahramanlar oluyorum hem de okuyucu oluyorum. Bu epey ilginç bir süreç.

İlk kitabınız “Bir”, ilginç bir kişisel gelişim kitabıydı. Basmakalıp örneklerin aksine, daha farklı, daha güçlüydü, hatta biraz da mistik bir havası vardı. Üstelik bütün romanlarınızın hamuru galiba o kitapta yatıyor. Dönüp baktığınızda, bize “Bir” hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kitabın genişletilmiş baskısının Astrea’dan yayınlanacağını söylüyordunuz; bu plan da sürüyor mu?

Bu analiziniz için çok teşekkür ederim. “Bir kitabın kaderi okuyucunun zekâsına bağlıdır,” diye bir söz vardır. Siz bu analizinizle benim bütün kitaplarımın ana fikrini çözmüş olduğunuzu gösterdiniz. “Bir” sadece ilk kitabımın ismi değil aynı zamanda bütün yazılarımın teması ve ana fikridir. Sizin de dediğiniz gibi bütün romanlarımın hamuru o kitapta. Kitabın genişletilmiş ikinci baskısı Crea Yayınlarından çıkacak. Astrea da zaten Crea Yayınlarının alt markası. Bu plan devam ediyor. Sanırım önümüzdeki aylar içinde piyasaya çıkacak.

Kırklar Diyarı’nda bir tür ‘oyun’ ve ‘bilmece’ atmosferi mevcut. Karakterimiz yabancı olduğu bir diyarda kırk sırrı bulmaya çalışıyor; bunu, yer yer bilmecelerle süslenen kritik bir oyun tadında izliyoruz. Günlük yaşamınızda ne tür oyunlardan ve bilmecelerden hoşlanırsınız?

Bilgisayar oyunlarından tamamen uzağım. Yıllar önce scrabble (kelime oyunu) oynamayı severdim. Ama artık ona da zamanım yok. Neyse ki küçük bir yeğenim var da onunla birlikte bütün çocuk oyunlarını oynama şansım oluyor.

Kırklar Diyarı’nda zor bir konuda muvaffak oluyorsunuz: Koca romanı bir erkeğin gözünden anlatmak. Buna karar verirken zorlandınız mı? Karakteri kadın mı yapsam diye tereddüde düştünüz mü hiç? Ve yazarken nasıl hissettiniz, kolay mıydı zor mu?

Empati yeteneğimin güçlü olduğuna inanıyorum. Kadın ya da erkek fark etmeden romanımı her ikisinin gözünden de rahatça anlatabilirim. Aslında özellikle erkeklerin gözünden anlatmaktan daha çok hoşlanıyorum. Çünkü aksi takdirde okuyucu romandaki kahramanla yazar arasında ilişki kurmaya çalışıyor. Ve ben bundan hoşlanmıyorum. Okuyucu kitabı okurken yazarın şahsiyetini tamamen unutmalı diye düşünüyorum. Belki de bu yüzden hep erkek kahramanlar gözünden hikâyemi anlatmayı seçiyorum.

Tuğra’dan sonraki romanlarınızda birinci tekil şahıs anlatımı görüyoruz. Sizce hangisi daha avantajlı: Üçüncü tekil mi, birinci tekil mi? Ve en çok hangisini yazmaktan keyif alıyorsunuz?

İkisinin de kendine göre avantajları var. Üçüncü tekil ile anlatmak daha avantajlı sayılabilir. Hikâyenizi bu şekilde anlattığınızda, okuyucu sizi romanın içindeki karakterlerde aramaktan vazgeçiyor. Ama birinci tekille anlatıyorsanız romanda yaşanan her şeyi bizzat siz yaşadınız ve yazdınız sanıyorlar. Ben her iki şekilde de yazmaktan keyif alıyorum.

Buna benzer bir soru daha soracağım: Romanlarınızın büyük kısmı ‘şimdiki zaman’la anlatılıyor. Özel bir bağlılık duyuyor musunuz bu anlatım biçimine; yoksa hikâyeye bağlı olarak mı seçim yapıyorsunuz?

Tamamen hikâyeye bağlı. Hikâye hangi zaman kipinde anlatılmaya uygunsa o zaman kipini kullanıyorum. Zaten bir iki denemeyle hikâye hangi zamanda anlatılacağını baştan belli ediyor.

İlk romanınız Tuğra bir yönüyle tarihi-kurgu sayılırdı. Tarihe duyduğunuz ilgi ne düzeyde? İleride sizden yine tarihi romanlar okuyabilecek miyiz?

Büyük ihtimalle ileride yine tarihi romanlar yazacağım. Çünkü bir şeyler beni geçmişe kuvvetle çekiyor. Tarihi araştırmayı ve o dönemleri öğrenmeyi çok seviyorum. Hatta öyle ki geçmiş dediğimiz zamanların aslında geçmediğini ve her zaman diliminin eş zamanlı olarak var olmaya devam ettiğini düşünüyorum. Tıpkı bir soğanın iç içe geçmiş halkaları gibi yani. Tarihi kurgu yazarken bu halkalar arasında dolaşmak beni çok heyecanlandırıyor.

İsrafil’in Aynası adlı romanınız, tasavvuf konusunu işliyor. Son zamanlarda pek çok yazarımız tasavvufa ilgi duymaya ve kitaplarına konu etmeye başladı. Sizce bu ilginin son zamanlarda artmasının özel bir sebebi var mı?

Aslında tasavvufun başlangıcı ilk insan Hz. Âdem’e dayanır. Yani tasavvuf, insanın var oluşuyla başlamıştır. Çeşitli dönemler boyunca insan kendisinin kim olduğu bilgisinden gittikçe uzaklaştı. Yani tasavvuf hep vardı ama belki daha geri plandaydı. Ne zamanki bilgi çağına girdik, insanoğlu yeniden kim olduğunu sorgulamaya başladı. Dolayısıyla tasavvuf yeniden gündeme geldi. Bence önümüzdeki günlerde daha çok gündeme gelmeye devam edecek. Çünkü zamanımızda daha fazla insan özünü sorgulamaya başlıyor.

Tasavvufu işleyen (hatta ağırlıklı olarak Şems ve Mevlana’yı işleyen) iki roman, Ahmet Ümit’ten “Bab-ı Esrar” ve Elif Şafak’tan “Aşk”, ciddi ölçüde benzerlik taşıyordu. Sizin eseriniz İsrafil’in Aynası ise, daha farklı bir yolla anlatıyor hikâyesini. Bunun için özel bir çaba göstermiş miydiniz?

Bab-ı Esrar’ı okumadım. İsrafil’in Aynası yayınlandığında Elif Şafak’ın Aşk isimli kitabı henüz piyasaya çıkmamıştı. Ama özellikle 2007 senesinin Mevlana Yılı ilan edilmesinden sonra pek çok yazarın Mevlana ve Şems konusuna eğilecekleri belliydi. Ben İsrafil’in Aynası adlı kitabımda açıkça Mevlana ve Şems’i adres göstermedim. Ama bilenler, romandaki Celaleddin’i hemen tanıdılar. Mevlana’nın bende çok derin ve önemli bir etkisi var. İsrafil’in Aynası’nda işlediğim konu “aşk”tı. Bunu işlerken “o çok bilinen ama bir türlü gerçekten idrak edilemeyen” Mevlana ve Şems hikâyesinin etrafında dolaştım. Ortaya çıkan kurgu diğer yazarların bu konudaki kurgularından epey farklı oldu dediğiniz gibi.

Kırklar Diyarı’nda ‘intihar’ kavramı hikâye üzerinde büyük bir öneme sahip. İntihara bakışınız nasıl? Sizce bir intiharın onurlu olabilmesi mümkün mü?

İntihar etmek hiçbir şart altında doğru değil. İnsanoğlu evrendeki diğer varlıklardan üstün olarak yaratılmış. Bu üstünlük yüce Yaratıcının insana kendi ruhundan üflemiş olmasından ve kendinde var olan isimlerden insana cüz’i miktarda vermesinden kaynaklanıyor. Bu ne anlama gelir? Bunun anlamı şudur: İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Tüm evren insana hizmet için var edilmiştir. Eğer düşünürsek bu gerçekten çok yüksek bir makam. Şayet insan sahip olduğu bu makamın farkında olursa hiçbir probleme yenik düşmez ve her sorunun üstesinden gelmeyi başarabilir. İntihar etmek kendindeki bu kudretin farkında olmayanların, kim olduğunu bilmeyenlerin yapacağı bir şey. Ama kesinlikle doğru bir şey değil. Ben kitabımda intihar konusunu işledim. Bundan maksadım ideal olanı anlatırken olmaması gerekeni de göstermekti.

İntiharla yakından alakalı denebilecek bir de ‘ötenazi’ kavramı var. Peki buna nasıl bakıyorsunuz?

Yaşam kutsaldır. Her nefes alış verişimiz bizim için bir şans değerindedir. Ne olursa olsun yaşama son vermek bizim kararımız olmamalı diye düşünüyorum.

Şu anda bünyesinde yer aldığınız Astrea Yayınevi, çok büyük bir kuruluş olmadığı halde, görsel gücü, editoryal başarısı ve sorunsuz dağıtımı ile dikkat çekiyor, okurların ilgisini topluyor. Yayınevinizden memnun musunuz? Ve önceki yayıneviniz Goa’dan ayrılma sebebiniz neydi?

GOA Yayınevi yayın dünyasında ismi bilinen, önemli bir yayınevi. Ama yazar olarak bir yayınevinden beklentiniz, yayınevinin isminin bilinir olmasından daha fazlasıdır. Bir roman yazmak için emek veriyorsunuz, sonra romanınızı yayınevine teslim ediyorsunuz, eseriniz yayınlanıyor. Ama sonrasında eğer romanınızın satış rakamlarını öğrenmekte bile zorlanıyorsanız, ulaşmak istediğinizde yayınevinizde muhatap olacak kimseyi bulamıyorsanız ve yazar olarak o yayınevi tarafından sahiplenilmediğinizi hissediyorsanız o zaman o yayıneviyle daha fazla çalışmanız mümkün olmuyor. Maalesef ben GOA Yayıneviyle bunu yaşadım ve yollarımız ayrıldı. Astrea yayınevi bu piyasada henüz çok yeni, ama sizin de dediğiniz gibi başarılı işlere imza atıyor ve emin adımlarla her yıl daha iyiye doğru gidiyor. Okuyucularımın pek çoğundan neden daha büyük bir yayıneviyle çalışmadığım sorusunu alıyorum. Ben Astrea yayınevi ile birlikte büyüyeceğimize ve yayın dünyasında iyi bir yere geleceğimize inanıyorum. Birlikte çalışmaktan memnunum.

Peki, genel anlamda Türk yayın piyasası hakkında düşünceleriniz neler? Ülkemizde yayıncılık sizce yeterli bir konumda mı?

Beş senedir yayın dünyasının içindeyim. Sonuçta ben de yeni yazarlardan biriyim. O nedenle şimdi yapacağım eleştiri biraz yadırganabilir ama objektif olarak ülkemizdeki yayın piyasasına baktığım zaman herkes yazar olmuş, herkes kitap yazıyor diye düşünmeden edemiyorum. Her gün onlarca yeni kitap piyasaya çıkıyor. Bu iyi bir şey mi yoksa değil mi, bilmiyorum. “Herkes yazar olduysa bu kitapları kim okuyacak, okuyucular nerede?” diye sorasım geliyor. Bu kadar çok kitap piyasaya çıkınca içlerinde gerçekten iyi olanlar kaybolup gidiyor. Çünkü medya belirli bir kesimin elinde ve sadece belirli yazarların eserlerine yer veriyor. Her alanda olduğu gibi medyada iyi bir torpiliniz yoksa bir yazar olarak adınızı duyurmak ve medyada yer almaya çalışmak bir hayli zor. Ama eninde sonunda gerçekten iyi olanların elekten geçip Türk edebiyatında kalıcı isimler olacağına inanıyorum.

Tezgâhta neler var? Yeni romanınızın yazımına başladınız mı ya da üzerinde çalıştığınız farklı projeleriniz var mı?

Bu sene içinde yayınlanması planlanan üç eserim var. Bunlardan ilki Kırklar Diyarı’ydı ve şubat ayında okuyucusuyla buluştu zaten. Önümüzdeki aylarda ise kişisel gelişim türündeki ilk kitabım Bir’in genişletilmiş ikinci baskısı piyasaya çıkacak. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü ilk baskısı çok az sayıda yapılmıştı ve az sayıda okuyucuya ulaşabilmişti. Şimdi daha çok kişiye ulaşacak. Üstelik içeriği de genişletiliyor ve iç dizaynı görsellerle zenginleştiriliyor. Bana kalırsa Secret’dan daha çarpıcı bir kitap olacak. Son olarak yıl sonuna doğru Efsûn isimli bir romanım daha yayınlanacak. Efsûn ilginç bilgiler sunan değişik bir eser oldu. Okuyucularımın memnun kalacağına inanıyorum.

Şebnem Pişkin
... Ne güzel su olup hiç bulanmadan akabilmek ...

Türkiye