Merhaba

«Kendini nasıl buluyorsun Jack?» diye sordum ona. «Şu Walcott'u gördün mü?» der. «Cimnastik
salonunda gördüm sadece.» «Eh,» der Jack, «beni çok uğraştıracak o oğlan.» «Yenemez o seni.» der
Asker. «Keşke öyle olsaydı.» «Öyle bir kaç gagalama ile yıkamaz seni.» «Gagalamaya eyvallah,» der
Jack. «Ben ona aldırmam.»
«Dayağı yiyecek gibi görünüyor,» dedim. «Elbette.» der Jack, «Çok dayanamayacak. Senin benim
gibi dayanamaz o Jerry. Ama şu anda durumu iyi.» «Solunla gebertirsin onu.» «Belki,» der Jack.
«Elbette. Bir kozuna var.» «Richie Lewis'i işlediğin gibi işle onu da.» «Richie Lewis,» dedi Jack, «o
çıfıt!» Üçümüz, Jack Brennan, Asker Bartlett ve ben, Hanley'-deydik. Yanımızdaki masada iki orospu
vardı, içmişlerdi. «Ne demekmiş o çıfıt?» diye sordu karılardan biri. «Ne demekmiş çıfıt, serseri
irlandalı?»
«Elbette,» der Jack. «Elbette öyledir.»
«Çıfıtlar,» diye sürdürür karı. «Bu serseri irlanda lılar hep çıfıtları dolamışlar dillerine. Ne demekmiş
çıfıtlar?»
«Hadi gel. Çıkalım buradan.»
«Çıfıtlar,» diye karı sürdürür. «Kim görmüş senin daha bir içki parası verdiğini? Karın her sabah
ceplerini dikiyor her halde. Ah şu irlandalılar ve onların çıfıtları. Richie Lewis senin de hakkından
gelirdi.»
«Elbette,» der Jack. «Sen de sanki bol keseden verirsin, ha?»
Dışarı çıktık, işte Jack buydu. Neyi nerde söyliye-ceğini bilirdi.
Jack, Danny Hogan'm Jersey'deki sağlık çiftliğinde başladı çalışmalarına. Orası iyi idi ama Jack çok
sevmedi. Karısından, çocuklarından uzak olmak hoşuna gitmiyordu, çoğu kez sinirli ve şikâyetçiydi. Beni
seviyordu, iyi anlaşıyorduk; Hogan'ı da seviyordu, ama bir süre sonra Asker Bartlett sinirine dokunmağa
başladı. Böyle bir kampta soğuk şakalar yapıyordu. Yaptıkları komik değildi, hoş değildi, Jack'a
dokunmağa başlamıştı. Şuna benzer şeylerdi. Jack gülle kaldırır, torba ile çalışır, sonra eldivenlerini
geçirerek sorardı askere,
«Çalışmağa var mısın?»
«Elbette. Nasıl çalışayım istersin?» diye sorardı asker. «Walcott gibi sert mi alayım istersin? Bir kaç
kez yere yıkmamı mı istersin seni?»
«Öyle işte.» derdi Jack, hiç hoşlanmadığı halde Bir sabah hepimiz yolda yürüyorduk. Epey uzaklara
gitmiş, dönüyorduk artık. Üç dakika sıkı yürüyüp, Dir dakika ağırlaşıyorduk, sonra gene üç dakika
hızlanıyorduk. Jack hiç bir zaman o kısa mesafe koşucusu tiplerinden değildi. Ringte yeterince hızlı
dolanırdı gerektiğinde, ama yolda öyle pek tez değildi. Konuştuğumuz
sürece asker ona hep takıldı durdu. Tepeye tırmanıp çiftliğe geldik.
«Eh artık,» der Jack, «sen kasabaya'dön Asker.» - «Ne demek bu?»
«Sen kasabaya dön ve gelme artık buraya.»
«Ne oldu?»
«Bıktım senin konuşmalarından.»
«Peki?» der Asker.
«Peki,» der Jack.
«Evlere şenlik hale geleceksin Walcott seni hakladığı zaman.»
«Elbette,» der Jack, «belki öyle olurum, ama senden de bıktım artık.»

îşte böylece Asker o sabah trene binip kasabaya gitti. Ben de onunla trene kadar indim. Düş kırıklığına
uğramıştı.
«Sadece takılıyordum,» dedi. Peronda bekliyorduk. «Böyle saçma sapan bir şeyden ötürü darılmaması
lâzımdı Jerry.»
«Sinirli ve huysuz,» dedim, «îyi çocuktur, Asker.»
«Öyledir cenabet. Hep öyledir o cenabet.»
«Eh,» dedim, «hoşça kal Asker.»
Tren gelmişti. Asker çantası ile atlayıverdi.
«Hoşça kal, Jerry,» der. «Maçtan önce kasabaya iner misin?»
«Sanmıyorum.»
«Sonra görüşürüz öyleyse.»
Asker içeri girdi, hareket memuru işaret verdi, tren kalktı. Çiftliğe araba ile döndüm. Jack sundurmada
karısına mektup yazıyordu. Posta gelmişti. Gazeteleri aldım, sundurmanın öteki ucuna gittim, oturup
okumağa başladım. Kapıda Hogan göründü, benden yana geldi. «Askerle kavga mı etti?»
«Kavga falan yok,» dedim. «Kasabaya dönmesini ; söyledi sadece.»
«îçime doğmuştu bu,» dedi Hogan. «Zaten Asker--.den oldum olası hoşlanmamıştı.»
«Evet. Pek az insandan hoşlanıyor.»
«Soğuk herifin biri,» dedi Hogan.
«Benimle arası hep iyidir.»
«Benimle de,» dedi Hogan. «Bir şikâyetim yok on-> dan. Soğuğun tekidir gerçi.»
Hogan tel kapıdan içeri girdi, ben de orda, sundurmada oturup gazeteleri okudum. Güz havası başlamak
üzereydi, Jersey'de tepeler, kırlar çok güzeldi, gazeteyi bitirince yerimden kalkmadım, kırlara,
aşağılarda ormanın karşısında tozu dumana katarak kamyonların geçtiği yola baktım. Hava nefisti, kırlar
çok güzeldi. Hogan kapıda göründü, ona dedim ki, «Yahu buralarda hiç avlanacak bir şey yok mu?»
«Yok,» dedi Hogan. «Serçelerden başka bir şey yok.»
«Gazeteyi gördün mü?» dedim Hogan'a.
«Ne var?»
«Sande yıktı öteki üçünü dün.»
«Dün akşam telefonla aldım haberi.»
«At yarışlarını izliyorsun bakıyorum ha, Hogan?» diye sordum.
«Hiç kesmedim ilgimi,» dedi Hogan.
«Ya Jack'dan ne haber?» diyorum. «O da hâlâ oynuyor mu?»
«O mu?» dedi Hogan. «Hiç rastladın mı böyle bir şeye?»
Tam o sırada elinde mektupla Jack çıkageldi. Üstünde eski bir pantalon ile sveter vardı, boks
ayakkabılarını giymişti.
«Pulun var mı Hogan?» diye sorar.
«Mektubu bana ver,» dedi Hogan. «Ben atayım pas*. .»
«Yahu Jack,» dedim, «at yansı oynamıyor muydun, sen? »
«Elbette.»
«Biliyordum oynadığım. Seni hep Sheepshead'de,-görürdüm.»
«Neden bıraktın?» diye sordu Hogan. «Para kaybettim.»
Jack yanımda yere oturdu, sırtım direğe dayadı.. Güneşten gözlerini kapamıştı.
«iskemle ister misin?» diye Hogan sordu, «istemem,» dedi Jack. «Böyle iyi.» «Çok güzel bir gün,»
dedim. «Kırlar ne güzel.» «Tükürmüşünı içine, kentte karımın yanında olsam ; daha iyiydi.»
«Eh artık bir haftan kaldı ancak.» «Evet,» der Jack. «Öyle.»
Orda sundurmada oturduk. Hogan içerde bürosun-daydı.
«Şimdiki durumuma ne dersin?» diye sordu Jack ba na.
«Eh, bir şey denemez daha,» dedim. «Formuna, girmen için bir haftan var.» «Yutturma bana.»
«Eh,» dedim, «haksızsın.» «Uyuyamıyorum,» dedi Jack. «Bir kaç gün içinde toparlarsın kendini.» «Yok,»
der Jack, «benimkisi uykusuzluk hastalığı.» «Aklını bir şeye mi taktın?» «Karıyı özledim.» «Getirt onu.»
«Yok. Yapamam, o kadar genç değilim»»
«Yatmadan önce bir güzel yürürüz, iyileşirsin ve yorulursun. »
«Yorulurmuşum!» dedi Jack. «Ben hep yorgunum.» Bütün bir hafta hep bu durumdaydı. Geceleri uyuyamıyordu,
sabahları öyle bitik kalkıyordu.
«Fakir ekmeği gibi bayatladı,» dedi Hogan «Hiç iş yok.»
«Walcott'u hiç görmedim,» dedim. «Gebertir bunu,» dedi Hogan. «ikiye biçer.» «Eh,» dedim.
«Herkesin başına gelir bir gün.» «Böylesi değil,» dedi Hogan. «Hiç çalışmamış diyecekler. Çiftliğin adına
da leke sürer bu.»
«Gazetecilerin bu yazdığını duydun mu?» «Duymaz mıyım! Berbat bir durumda dediler. Dövüşmesine izin
verilmemeli dediler.»
«Ama,» dedim, «boyuna yanılır bunlar, öyle değil mi? »
«Evet,» dedi Hogan. «Ama bu kez hakları var.»
«Nerden bilirler adamın durumu iyi mi, kötü mü?»
«Eh,» dedi Hogan, «o kadar da budala değiller.»
«Bütün yaptıkları Toledo'da Willard'i tuttular. Bu
Lardner, hani şimdi şu akıllı geçinen, sor bakalım ona
Toledo'da Willard'i tuttuğu zamanı.»
«Ortalıkta yok,» dedi Hogan. «Büyük maçları yazıyor sade.»
«Umurumda değil onlar benim,» dedim. «Ne bilirler? Belki bir şeyler karalıyorlar ama ne bilirler ki?»
«Jack'in formunda olmadığını bilmiyor musun sen sanki?» diye sordu Hogan.
«Yo. Yapacağını yaptı. Yalnızca Corbett'e ihtiyacı var simdi, Corbett de tuttu mu onu, tamamdır.»
«Elbette. Tutar onu Corbett.» der Hogan. «Tutacak.»

Jack o gece de hiç uyuyamadı. Ertesi gün, dövüşten önceki son gündü. Kahvaltıdan kalkınca gene
sundurmaya çıkmıştık.
«Uyuyamayınca neler düşünüyorsun Jack?» dedim.
«Sıkılıyorum,» der Jack. «Bronx'daki malım için sıkılıyorum, Florida'daki malım için sıkılıyorum.
Çocuklar için sıkılıyorum, karım için sıkılıyorum. Kimi kez dövüşleri düşünürüm. 'Şu çıfıt Richie Lewis'i
düşünürüm, kafam bozulur. Bazı hisselerim var, onlara sıkılırım. Ne düşünmem ki?»
«Yarın akşam hepsi bitecek.»
«Elbette,» dedi Jack. «O kurtarıyor hep, değil mi? Her şeyi o çözümlüyor, galiba. Elbette.»
Bütün gün sinirliydi. Hiç bir şey yapmadık. Sadece dolaştı bir az Jack etrafta, çözülmek için. Kendi
kendine iki raunt çalıştı. Bunu bile yaparken hiç iş yoktu. Bir süre ip atladı. Terliyemedi.
«Hiç çalışmasa daha iyi eder,» dedi Hogan. ip atlayışını seyrediyorduk. «Artık hiç terliyemiyor mu?»
«Terliyemiyor.»
«Sakın bir bozukluğu olmasın? Kilo almakta güçlüğü oldu mu hiç?»
«Yok canım öyle bir şeyi.»
«Terlemesi lâzım,» dedi Hogan.
Jack göründü, ip atlayarak. Önümüzde sıçrıyarak ip atlıyordu, ileri geri, üç seferde bir de kollarını
kavuşturuyordu.
«E..» der, «neler konuşuyorsunuz aylak herifler?»
«Bana kalırsa artık çalışmaman lâzım,» der Hogan. «Bitkin düşeceksin.»*
«Korkunç olmaz mı?» der Jack, ipi yere sert sert vurarak atlar.
O gün öğleden sonra çiftliğe John Collins çıkageldi. Jack odasındaydı. Otomobille gelmişlerdi
kasabadan. Yanında iki arkadaşı vardı. Otomobil durdu, hepsi dışarı fırladılar.
«Jack nerde?» diye John bana sordu.
«Yukarıda, odasında, yatıyor.»
«Yatıyor mu?»
«Evet,» dedim.
«Nasıl?»
John'un yanındaki iki herife baktım.
«Onun arkadaşlarıdır bunlar,» dedi John.
«iyi değil,» dedim.
«Nesi var?»
«Uyuyamıyor.»
«Cenabet,» dedi John. «Şu irlandalı herif de hiç uyuyamaz.»
«Hiç tadı yok,» dedim.
«Cenabet,» dedi John. «Hiç bir zaman yoktur. Onu on yıldır bilirim, daha bir gün tadı yerine
gelmemiştir.»
Yanındakiler güldü.
«Sizi tanıştırayım; Mr. Morgan, Mr. Steinfelt,» dedi John. «Mr. Dayle, Jack'ı hazırlıyor.»
«Memnun oldum,» dedim.
«Yukarı çıkıp, oğlanı görelim,» dedi Morgan denilen herif.
«Bir bakalım ona,» dedi Steingelt.
Hepimiz yukarı çıktık.
«Hogan nerde?» diye John sordu.
«Bazı müşterileri ile anbarda,» dedim.
«Şimdi çok müşteri var mı burada?» diye John sordu.
«Sadece iki.»
«Pek sakin bir yer, değil mi?» dedi Morgan.
«Evet,» dedim. «Çok sakin.»
Jack'm odası önündeydik. John kapıyı vurdu. Hiç ses gelmedi.
«Belki uyuyor,» dedim.
«Gündüzün ne bokuna uyur bu adam?
John tokmağı çevirdi, hepimiz içeri girdik.
Jack uyuyordu. Yüzü koyun yatmıştı, yüzü yastığa ' gömülüydü, iki kolu ile yastığa sarılmıştı.
«Hey, Jack!» dedi John.
Yastığın üstünde Jack'm başı biraz kıpırdadı. «Jack!» der John, üstüne eğilerek. Jack yastığa biraz
daha gömül dü. John omuzlarına dokundu. Jack dikilip oturdu, bizlere baktı. Traş olmamıştı, üstünde
eski bir sveter vardı.
«Hay Allah! Neden uyutmuyorsun beni?» der John'a.
«Bozulma,» der John. «Seni uyandırmak istemedimdi.
»
«A, tabiî,» der Jack. «Istemedindi elbette.»
«Morgan ile Steinfelt'i tanıyorsun,» der John.
«Hoş geldiniz,» der Jack.
«Nasılsın, Jack?» diye Morgan sorar.
«iyi,» der Jack. '«Nasıl olacağım?»
«iyi görünüyorsun,» der Steinfelt.
«Değilmi ya,» der Jack. «Yahu,» der John'a «Sen benim menajerimsin. iyi ara verdin doğrusu.
Gazeteciler hurdayken ne demeğe gelmezsin! Jerry ile ben mi konuşayım istiyorsun onlarla?»
«Lew'in Philadelphia'da maçı vardı,» dedi John.
«Bundan bana ne?» der Jack. «Sen benim menajerimsin. iyi boş verdin, değil mi? Philadelphia'da sanki
benim hayırıma mı çalıştın? Tam sana ihtiyacım olduğu zaman niye burada yoktun?»
«Hogan burada idi.»
«Hogan,» der Jack, «Hogan benden beter cahil.»
«'Asker Bahtlett de burada idi bir süre, galiba?» dedi ''Steinfelt konuyu değiştirmek için.
«Evet, burada idi;» der Jack. «Burada idi işte o ka-' dar.»
«Yahu, Jerry,» dedi John bana, «Sen şu Hogan'ı gidip bulur musun? Yarım saat sonra kendisini görmek
istediğimizi söyle.»
«Elbette,» dedim.
«Niye burada kalmıyor sanki?» der Jack. «Kal git"ine, Jerry.»
Morgan ile Steinfelt birbirine baktılar.
«Sakin ol, Jack,» dedi John ona.
«Ben gidip Hogan'ı bulayım,» dedim.
«Peki, istiyorsan git,» der Jack. «Ama bu heriflerin ?hiç biri seni gönderemez.»
«Ben gidip Hogan'ı bulacağım,» dedim.

Hogan anbardaki cimnastik salonunda idi. Yanında "sağlık çiftliği müşterilerinden iki kişi vardı, ellerine
eldi-" ven giymişlerdi. Gelir arkamdan o da bana vurur korkusu ile biribirlerine vurmak istemiyorlardı.
«Bu kadar yeter,» dedi Hogan benim içeri girdiğimi görünce. «Birbirinizi boğazlamağı bırakın. Bir duş
alın da •baylar , Bruce size masaj yapsın.»
iplerin arasından tırmanıp çıktılar ve Hogan bana doğru geldi.
«John Collins, iki arkadaşı ile dışarda Jack'i görüyor» dedim.
«Gördüm onları araba ile gelirken.» «Kim o iki kişi John'un yanındaki?» «Akıllı çocuklar dediğin
takımdan senin,» dedi Ho-.gan. «Bilmez misin ikisini?» «Hayır,» dedim.
«Mutlu Steinfelt ile Lew Morgan. Bilardo salonunu, işletiyorlar.»
«Ne zamandır burada yoktum,» dedim.
«Elbette» dedi Hogan. «O mutlu Steinfelt büyük hırsız.»
«Adını duydum,» dedim.
«Çok kaypak çocuktur,» dedi Hogan. «Kâğıt düzerler ikisi de.»
«Eh» dedim, «yarım saata kalmaz görmek isterler bizi.»
«Yarım saatten önce görmek istemezler mi demek istiyorsun? »
«Evet ya.»
«Hadi büroya,» dedi Hogan. «Kâğıt düzenlerin canı cehenneme.»
Yarım saat kadar sonra Hogan'la ben yukarı çıktık. Jack'm kapısını vurduk. Odada konuşuyorlardı.
«Bir dakika,» dedi biri.
«Bırakın dırdırı be,» dedi Hogan. «Beni görmek isterseniz aşağıda büromdayım.»
Kapının kilidini astıklarını duyduk. Steinfelt'ti açan.
«Gel içeri Hogan,» der. «içeceğiz biz.»
«İyi,» der Hogan, «bu olur işte.»
içeri girdik Jack yatakta oturuyordu. John ile Morgan ise birer iskemlede idiler. Steinfelt ayakta
duruyordu.
«Amma da esrarlı çocuklarsınız ha,» dedi Hogan.
«Merhaba Danny,» der John.
«Merhaba Danny,» der Morgan ve el sıkışırlar.
Jack ağzını açmaz. Yatakta öyle oturur. Ötekilerden, ilgisizdir. Kendi basmadır. Üstünde eski bir mavi
ceket pantolon, ayağında boks ayakkabıları. Traşı uzamış, irlandalı gibi oturuyordu.
Steinfelt bir şişe getirdi, Hogan da bardakları çıkar-.
di, hepsi içtiler. Jack ile ben birer tane aldık, ötekiler durmadılar orda, ikilediler, üçlediler.
«Bir azım da dönüş yolu için saklasanız daha iyi olur,» dedi Hogan.
«Üzülme sen. içkimiz bol,» dedi Morgan.
Jack bir bardaktan başka içmemişti. Ayakta durmuş, onlara bakıyordu. Morgan, Jack'm oturduğu
yatakta oturuyordu.
«Çeksene bir tane Jack,» dedi John ve şişe ile bardağı uzattı ona.
«Yok,» dedi Jack, «cenaze törenine yokum.»
Hepsi güldü. Jack gülmedi.
Giderlerken hepsi keyfini bulmuştu. Jack kapıda duruyordu, ötekiler arabaya binerken. El salladılar ona.
«Güle güle,» dedi Jack.
Akşam yemeğini yedik. Bütün yemek boyunca Jack, «Versene şunu bana,», «uzatsana şunu,» gibi sözler
bir yana, hiç konuşmadı, iki sağlık-çiftliği müşterisi de bizimle aynı masada idiler. Çok hoş çocuklardı.
Yemeği yedikten sonra çıktık dışarı. Karanlık basmıştı.
«ister misin bir dolaşalım Jerry?» diye sordu Jack.
«Elbette,» dedim.
Ceketlerimizi giydik ve yürüdük. Ana yola indik ve ana yol boyunca bir buçuk mil kadar yürüdük.
Yanımızdan otomobiller geçiyordu, biz de onlar geçerken kenara çekiliyorduk. Jack hiç ağzını açmadı
Büyük bir arabanın geçmesi için çalılara daldığımızda Jack, «Böyle dolaşmanın içine,» dedi. «Dönelim
Hogan'a...»
Tepeye saran ve tarlalar arasından geçen bir yan yolu tutturduk Hogan'ın oraya dönmek için. Tepenin
üstünde evin ışıklarını görebiliyorduk. Evin önüne geldik, Hogan kapıda duruyordu.
«iyi geldi mi dolaşmak?» diye sordu Hogan.
«Çok iyi,» dedi Jack. «Bana bak Hogan, içkin var mı?»
«Elbette,» der Hogan. «Nedir niyetin?»
«Yukarı, odaya gönder,» der Jack. «Uyuyacağını bu gece.»
«Doktorluğun var demek,» der Hogan.
«Hadi çıkalım Jerry,» der Jack.
'Yukarda Jack, başı elleri arasında, yatağa oturdu
«Yaşamak mı bu?» der Jack.
Hogan içki ile iki bardak getirdi.
«Zencefil birası da ister misin?»
«Ne sanıyorsun, hasta olmak için mi içiyorum?»
«Sordum, o kadar,» dedi Hogan.
«içer misin?» dedi Jack.
«Yok, teşekkür,» dedi Hogan. Çıktı gitti.
«Senden ne haber, Jerry?»
«Seninle bir tane alırım,» dedim.
Jack iki tane doldurdu. «Şimdi,» dedi, «boş vermek istiyorum artık.»
«Biraz su koy,» dedim.
«Peki,» dedi Jack. «Daha iyi olur sanırım.»
Hiç konuşmadan iki tane devirmiştik. Jack bana bir tane daha doldurmağa kalktı.
«Yo,» dedim, «yeter bana bu kadar.»
«Peki,» dedi Jack. Kendine esaslı bir tane daha doldurdu, üstüne de su koydu. Bir az kafayı tutmuştu.
«Öğleden sonra iyi bir parti yaptık,» dedi. «Hiç şansa bırakmıyorlar, ikisi de.»
Bir az sonra da, «E...» der, «haklan var. îşi şansa bırakmakta fayda ne?»
«Başka içmez misin, Jerry?» dedi. «Hadi, iç benimle.»
«içim istemiyor Jack,» dedim. «Bu kadarı iyi geldi bana.»
«Hadi bir tane daha,» dedi Jack, içki yumuşatıyor onu.
«Peki,» dedim.
Jack bir tane bana, bir esaslı da kendine koydu.
«Bilirsin,» dedi, «içkiyi çok severim. Boksör olmasaydım boyuna içmek isterdim.»
«Elbette,» dedim.
«Şu boks bana çok şey kaybettirdi.»
«Çok para yaptın ama.»
«Elbette, ben de onun peşindeyim zaten. Özlemini duyduğum çok şey var, Jerry.»
«Ne demek istiyorsun.»
«Örneğin karımı. Sonra evden hep uzağım. Kızlarıma hiç bir yardımın olmuyor. «Senin moruk kim?» diye
soracak şu sosyete oğlanları onlara. 'Benim moruk Jack Brennan.' Bunun onlara hiç bir yararı yok.»
«Para alıyorlar, iş değişir.»
«Eh,» der Jack, «ben de zaten parayı onlar için kazanıyorum.»
Bir içki daha aldı. Şişe bitmiş gibiydi.
«Biraz su koy üstüne,» dedim. Jack biraz su koydu.
«Karımı nasıl özledim bilemezsin.»
«Elbette.»
«Sen bilemezsin. Bunun nasıl bir şey olduğunu sen bilemezsin. »
«Kırda olmak, kasabada olmaktan daha iyi.»
«Şimdi,» dedi Jack, «bana göre her yer bir. Sen bunun nasıl bir şey olduğunu bilemezsin.» «Bir tane
daha iç.»
«Sarhoş mu oldum? Saçmalıyor muyum?» «Yok, iyi gidiyorsun.»
«Sen anlıyamazsın bunu, Kimse anlıyamaz bunun nasıl bir şey olduğunu.»
«Karın hariç,» dedim.
«O bilir,» dedi Jack. «O iyi bilk. Bilir o.»
«Biraz su koy şuna,» dedim.
«Jerry,» der Jack, «Sen anlıyamazsın bunun ne biçim bir şey olduğunu.»
îyi idi, yumuşaktı, sarhoş olmuştu. Gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Bakışları çok durgundu.
«iyi uyuyacaksın,» dedim.
«Bak, Jerry,» der Jack. «Para kazanmak ister misin? Walcott'a para koy.»
«Evet?»
«Dinle, Jerry,» Jack bardağı elinden bıraktı. «Bak, sarhoş değilim şimdi. Ne oynadım onun üstüne,
biliyor musun? Elli bin.»
«Çok para bu.»
«Elli bin,» der Jack. «Bire iki. Yirmi beş bin papel alacağım. Walcott'a para yatır, Jerry.»
«Hiç de fena gelmiyor doğrusu.» dedim.
«Ben onu nasıl yenerim? Hilesi falan yok bu işin. Ben onu nasıl yenerim? Neden para kazanmıyayım bu
işten?»
«Biraz su koy şuna.»
«Bu maçtan sonra, yokum ben artık. Yokum artık ben bu işe. Bu dayağa katlanmam gerek. Neden bundan
bir çıkarım olmasın?»
«Elbette.»
«Bir hafta uyumadım,» der Jack. «Bütün gece gözlerim açık yattım, düşündüm durdum. Uyuyamıyorum
Jerry. Uyuyamamak ne demektir, sen anlıyamazsın bunu.»
«Elbette.»
«Uyuyamıyorum. Ötesi yok. Uyuyamıyorum işte.
Uyuyamadıktan sonra bunca yıl kendine bakmanın alemi ne?»
«Çok kötü.»
«Uyuyamamanın ne demek olduğunu sen bilemezsin, Jerry.»
«Biraz su koy şuna,» dedim.
Ve saat on bir sıralarında Jack sızar, ben de onu yatırırım. Sonunda o hale gelmişti, uyuyuverdi.
Elbiselerini çıkarttım, yatağa yatırdım.
«Bir güzel uyuyacaksın, Jack,» dedim.
«Elbette,» der Jack, «Şimdi uyurum.»
«lyî geceler, Jack,» dedim.
«îyi geceler, Jerry,» der Jack. «Benim tek arkadaşım sensin.»
«Uyu artık,» dedim.
«Uyuyacağım,» der Jack.

Aşağıda Hogan büroda masasına oturmuş gazeteleri okuyordu. Başını kaldırıp baktı. «Eh, yatırdım mı
dostunu?» diye sorar.
«Sızdı.»
«Uyumaktan daha iyi onun için.» dedi Hogan.
«Elbette.»
«Şimdi bunu spor yazarlarına anlatana kadar anan ağlıyacak,» dedi Hogan.
«Eh, ben de yatayım artık,» dedim.
«îyi geceler,» dedi Hogan.
Sabahleyin sekiz sıralarında aşağıya indim, kahvaltı ettim. Hogan iki müşterisine anbarda ekzersizler
yaptırıyordu. Gittim onları seyrettim.
«Bir! îki! Üç! Dört!» Hogan sayıyordu. «Merhaba, Jerry,» dedi. «Jack daha kalkmadı mı?»
«Hayır. Halâ uyuyor.»
Odama döndüm, kasabaya gitmek için hazırlandım.
Saat dokuz buçuk sıralarında bitişik odadan Jack'in kalktığını duyduı. Aşağıya indiğini duyunca, ben de
indim. Jack kahvaltıya oturmuştu. Hogan gelmiş, masanın yarımda duruyordu.
«Nasılsın, Jack?» diye sordum.
«Fena değil.»
«iyi uyudun mu?» diye Hogan sordu.
«Bütün gece deliksiz uyudum.» dedi Jack. «Ağzım berbat ama başımda bir şey yok.»
«iyi,» dedi Hogan. «İyi bir içkiydi o.»
«Hesaba yaz,» der Jack.
«Kasabaya ne zaman inmek istiyorsun?» diye Hogan
sordu.
«Yemekten önce,» der Jack. «On bir treni ile.»
«Otursana, Jerry,» dedi Jack. Hogan gitti.
Masaya oturdum. Jack greypfrut yiyordu. Ağzına çekirdek gelince kaşığa çıkartıp tabağına koyuyordu.
«Dün gece iyi zom oldum galiba,» diye başladı.
«içtin biraz.»
«Bir yığın saçmaladım galiba.»
«Fena değildin.»
«Hogan nerede?» diye sordu. Greypfrutu bitirmişti.
«Ön tarafta büroda.»
«Dövüş üzerine bahse girmek gibi ne lâflar ettim?» iiye Jack sordu. Kaşığı elinde tutmuş, greypfrute
vuruiu.
Cız jambon ve yumurta getirdi, greypfrutu aldı. ana bir bardak süt daha getir,» dedi Jack kıza. a elli
bin dolar yatırdım dedin.» dedi Jack. . bu.»
giriyor bu iş,» dedi Jack. S>lursa.»
«Yok,» dedi Jack. «Onun istediği unvan. Onu tuta caklar muhakkak.»
«Hiç bilinmez.»
«Yok, unvan istiyor o. Onun için paradan daha değerli bu.»
«Elli bin dolar çok para,» dedim.
«iş iştir,» dedi Jack. «Ben kazanamam maçı. Sen de biliyorsun zaten benim kazanamıyacağımı.»
«Maça girdiğine göre kazanma şansın var demektir.»
«Yok,» der Jack. «Benden geçti artık. Bu sadece bir iş.»
«Nasıl buluyorsun kendini?»
«Fena sayılmaz,» dedi Jack. «Bana gereken uyku idi.»
«Belki coşuverirsin.»
«iyi eğlendireceğim onları,» dedi Jack.
Kahvaltıdan sonra Jack karısını şehirler arası aradı. Telefon kulübesinde idi.
«Buraya geldiğinden beri ilk kez karısını arıyor,» dedi Hogan.
«Her gün mektup yazıyor.»
«Elbette,» der Hogan, «mektup sadece iki sent.»
Hogan bize güle güle dedi, Bruce, zenci masajcı bizi araba ile trene götürdü.
«Güle güle, Mı. Brennan,» dedi Bruce trende. «Eminim kafasını kıracaksınız o herifin.»
«Hoşça kal,» dedi Jack. Bruce'a iki dolar verdi. Bruce Jack'e çok hizmet etmişti. Biraz bozulmuş
göründü. Jack, elinde iki dolan tutan Bruce'a baktığımı gördü.
«Hepsi hesaba yazıldı,» dedi. «Hogan benden masaj parasını aldı.»
Trende kasabaya giderken Jack hiç konuşmadı. Köşede, biletini şapkasının kurdelâsına sokmuş, oturup,
pencereden dışarı baktı. Bir kez dönüp konuştu benim ile.
«Karıma bu akşam Shelby'de kalacağımı söyledim,»
dedi. «Garden'in hemen köşesindedir. Eve yarın sabah giderim.»
«Fena fikir değil,» dedim. «Karın hiç seni dövüşürken seyrettimi, Jack?»
«<Hayır,» der Jack. «Beni hiç seyretmedi.»
Sonradan eve gitmek istemediğine göre iyi bir dayak yiyeceğini tasarlıyor diye düşündüm. Kasabada bir
taksiye atlayıp Shelby'e gittik. Bir çocuk gelip çantalarımızı aldı, resepsiyon'a gittik.
«Odalar ne kadar?» diye Jack sordu.
«Sadece iki kişilik odalarımız var,» dedi kâtip. «Size on dolara çift kişilik güzel bir oda verebilirim.»
«Çok bu.»
«Yedi dolara da verebilirim çift kişilik bir oda.»
«Banyolu mu?»
«Elbette.»
«Sen de benimle kalabilirsin, Jerry,» der Jack.
«Ben kayınbiraderimde yatarım.» dedim.
«Paraya katılasm diye söylemiyorum,» der Jack. «Verdiğim paraya değsin bari diyorum.»
«Şuraya yazar mısınız, lütfen?» der kâtip. Adlara bir göz attı. «Oda numaranız 238, Mr. Brennan.»
Asansör ile çıktık, iki yataklı, güzel, büyük bir oda idi, banyosu vardı.
«Oldukça iyi,» der Jack.
Bizi getiren çocuk, perdeleri açtı, çantalarımızı içeri taşıdı. Jack oralı olmayınca, çocuğa ben verdim
bahşişi. Yıkandık, Jack dışarı çıkıp bir şeyler yememizi istedi.
Yemeğimizi Jimmy Hanley'in yerinde yedik. Çocukların çoğu orada idi. Yemeğimizin ortalarında John
geldi, bizim masaya oturdu. Jack çok konuşmuyordu.
«Kilon nasıl, Jack?» diye John sordu. Jack esaslı bir yemeği bitirmek üzere idi.
«Elbise ile de tartılsam olur,» dedi Jack. Kilo almak -gibi bir derdi hiç olmamıştı.
Kendiliğinden hafif kilo baksörü idi, hiç şişmanla-mazdı. Hogan'da biraz zayıflamıştı.
«Sana hiç dert olmıyan bir şey bu.» dedi John.
«Bir bu,» der Jack.

Tartılmak için yemekten sonra Garden'e gittik. Maç saat üçte, 66 kiloda oynanacaktı. Jack bir havluya
sarılmış olarak tartıya çıktı. Tartı hiç oynamadı. Walcolt az önce tartılmış, yanında bir sürü kişi ile
orada duruyordu.

«Bakalım kaç kilosun, Jack,» dedi Walcott'un menajeri Freedman.
«Peki, sonra da onu tartın,» Jack başı ile Walcott'u gösterdi.
«Havluyu at,» dedi Freedman.
«Kaç kilo?» diye Jack tartan adamlara sordu.
«Altmış dört,» dedi tartan şişman adam.
«iyisin, Jack,» der Freedman.
«Onu tart,» der Jack.
Walcott geldi. Sansın bir adamdı, geniş omuzları, -ağır sıklet dövüşçüsü gibi kollan vardı. Bacaklarında
pek iş yoktu. Jack ondan biraz daha uzundu.
«Merhaba, Jack,» dedi. iyice hırpalanmış bir yüzü var-<dı.
«Merhaba,» dedi Jack. «Nasılsın?»
«iyi,» der Walcott. Beline sardığı havluyu attı, tartıya çıktı. Aklın alamıyacağı kadar geniş omuzları ve
sırtı ^vardı.
«Altmış altı kilo yedi yüz gram.» Walcott indi, Jack'e sırıttı.
«Jack senden iki kilo yedi yüz gram geride.» der John, Walcott'a.
«Şimdi gidip yemek yiyeceğim. Döndüğümde daha da geçerim onu.»
Jack giyindi. «Çetin cevize benzer bu çocuk,» der Jack bana.
«Sanki çok dayak yemişe benziyor.» «Evet,» der Jack. «Dövmesi zor değil » «Nereye gidiyorsun?» diye
sordu John, Jack giyindiğinde.
«Otele dönüyorum,» der Jack. «Her şey yolunda mı?» «Evet,» der John. «Her şeyin gerekeni yapıldı.»
«Biraz uzanacağım,» der Jack.
«Sana yediye çeyrek kala gelirim, çıkıp yemek yeriz. »
«Olur.»
Jack otele gelince, ceketini ayakkabılarını çıkartıp bir süre uzandı. Ben mektup yazdım. Bir kaç kez
dönüp baktım, Jack uyumuyordu. Hiç kıpırdamadan yatıyordu ama arada gözlerini açıveriyordu.
Sonunda kalkıp oturdu. «Kâğıt oynayalım mı, Jerry?» der. «Elbette,» dedim:
Bavulundan kâğıtları, tahtasını aldı. Oynadık ve benim üç dolarımı aldı. John kapıya vurup içeri girdi.
«Oynamak ister misin John?» diye Jack sordu. John şapkasını masaya koydu. Şapka sırılsıklamdı.
Ceketi de ıslaktı.
«Yağmur mu yağıyor?» diye Jack sorar. «Sel götürüyor,» der John. «Bindiğim taksi yolda, takıldı kaldı,
trafik sıkıştı, ben de inip yürüdüm.» «Hadi gel, biraz kâğıt oynıyalım,» der Jack. «Çıkıp bir şeyler
yemelisin.»
«Yok,»der Jack. «Daha yemek yemek istemiyorum.» Böylece oturup yarım saat kadar kâğıt oynadılar,.
Jack bir buçuk dolarını aldı John'un.
«Eh, artık gidip bir şeyler yiyelim,» der Jack. Pencereye gidip dışarıya baktı.
«Hala yağıyor mu?»
«Evet.»
«Otelde yiyelim,» der John.
«Peki,» der Jack, «senin ile bir el daha oynıyacağım, bakalım yemek parasını kim verecek.»
Az sonra Jack kalkar, «Sen veriyorsun John,» der. Aşağıya indik, büyük yemek salonunda yedik.
Yemekten sonra yukarı çıktık, Jack, John ile gene kâğıt oynadı ve iki buçuk dolar aldı ondan. Jack'm
keyfi yerinde idi. John'un yanındaki çantada Jack'e gereken her şey vardı. Jack gömleğini, yakasını
çıkardı, bir fanila ile bir sveter giydi, böylece dönüşte üşütmiyecekti. Ringde giyeceği şeyleri ve
bornozunu bir çantaya koydu.
«Hepsi tamam mı?» diye John sordu ona. «Telefon edeceğim, bir taksi çağırsınlar.»
Az sonra telefon çaldı, taksinin beklediğini haber verdiler.

Asansörle aşağıya indik, giriş holünden geçip, taksiye bindik ve Garden'e yollandık. Bardaktan
boşanırcasına yağıyordu ama sokaklar kalabalıktı. Garden'de hiç boş yer kalmamıştı. Soyunma odasına
gelirken nasıl tıklım tıklım dolu olduğunu gördüm. Her taraf karanlıktı. Yalnız ringin üstündeki ışıkar
yanıyordu.
«Bu yağmurda iyi oldu, maçı balo bahçesinde yapmadılar,» dedi John.
«iyi kalabalık var,» der Jack.
«Garden'in alamıyacağı kadar seyirci çekeri bir maç bu.»
«Havaya güvenemezsin ki,» der Jack. John soyunma odasının kapışma gelip, başını içeri uzattı. Jack
bornozunu giymiş oturuyordu, kollarını kavuşturmuş yere bakıyordu.
John'un yanında iki yardımcısı vardı. Onlar da John'un omuzunun üstünden
bakıyorlardı. Jack başını kaldırıp baktı.
«Geldi mi?» diye sordu. «Şimdi indi aşağıya,» dedi John. Biz de indik aşağıya. Walcott ringe çıkıyordu.
Kalabalık büyük bir alkış tutturdu. Walcott iplerin arasından tırmanıp ringe çıktı, iki elini kavuşturdu,
güldü ve kalabalığa salladı, önce ringin bir ucuna gitti, sonra öteki ucuna ve sonra da oturdu. Jack de
kalabalığın arasından geçerken iyi alkışlandı. Jack irlandalıdır, ve irlandalılar her zaman iyi alkış alırlar.
Bir irlandalı New-York'da ne bir Yahudi, ne de bir italyan gibi davranır ama her zaman iyi alkışlanır.
Jack tırmandı, iplerin arasından geçmek için eğildi, Walcott köşesinden kalktı geldi, Jack geçsin diye
ipleri eğdi. Kalabalık bu davranışı çok beğendi. Walcott elini Jack'in omuzuna koydu, bir saniye orda
öylece durdular.
«Demek o gözde şampiyonlardan biri de sen olacaksın,» der Jack ona. «Şu pis elini çek omuzumdan.»
«Kendine gel,» der Walcott.
Bunların hepsinden kalabalık çok hoşlanır. Çocuklar nasıl da birbirlerine centilmence davranıyorlardı
dövüşten önce, birbirlerine nasıl da iyi şanslar diliyorlardı.
Jack ellerini sararken Soley Freedman bizim köşemize, John da Walcott'un köşesine gitti. Jack baş
parmağını sargının aralık yerinden geçirdi, sonra güzelce sardı elini. Bileğinin üstünden ve parmaklarının
oynak yerinden de iki kez bağladım.
«Yahu,» der Freedman. «Nerden buldun bu kadar sargıyı? »
«Elle bak,» der Jack. «Yumuşacık, değil mi? Bilmezlikten gelme.»
Freedman, Jack öteki elini sararken de hep orda du-
. rur, yardımcı çocuklardan biri eldivenleri getiriyor, ben de giydirip bağlıyorum.
«Ya-hu, Freedman,» der Jack, «Şu Walcott ne milletten?»
«Bilmiyorum,» der Solley, «Danimarkalı gibi bir şey.»
«Çekoslovakyalı,» dedi eldivenleri getiren genç.
Hakem boksörleri ringin ortasına çağırdı, Jack iler ler. Walcott gülerek gelir. Karşılaştılar, hakem elini
ikisinin de omuzuna koyar.
«Merhaba, sükseli,» der Jack Walcott'a.
«Kendine gel.»
«Niye kendine 'Walcott' diyorsun?» der Jack. «Onun zenci olduğunu bilmiyor musun?
«Dinleyin-—» der hakem, ve onlara o eski bildik kuralları anlatır. Bir kez Walcott hakemin sözünü keser.
Jack'in kolunu kavrar ve, «Beni böyle tutarsa vurabilir miyim?» der.
«Çek elini üstümden,» der Jack. «Burda filim çekilmiyor. »
Köşelerine döndüler. Jack'in sırtından bornozu aldım, iplerin üstünden eğildi, iki kez dizlerini büktü.

Gong çaldı, Jack hızla dönüp yürüdü. Walcott ona doğru geldi, eldivenlerini tokuşturdular, Walcott elini
indirir indirmez Jack iki kez sol yapıştırdı suratına. Jack'ten daha iyi dövüşeni az bulunurdu. Walcott
hemen arkasından girişti, çenesini göğsüne yapıştırmış hep ileri ileri gidiyordu. Kapanık dövüşür, elleri
çok aşağıdan çalışır. Bütün bildiği yerini bulup, oturtmaktır yumruğu: Fakat her yaklaşışında Jack'in
solu iniyordu suratına. Sanki, otomatikmiş gibi. Jack sol elini kaldırması ile Walcott'un suratına inmesi
bir oluyordu. Üç ya da dört kez Jack sağını indirir ama ya Walcott'un omuzuna, ya da başının üst
kısmına isabet eder. Walcott bütün o kapanık döğüşenler gibidir. En korktuğu, bir
başka kapanık döğüşene çatmaktır. Fena vurabileceğin her yerini kapatır. Başına yediği sollara aldırmaz.
Dört raund sonra Jack Walcott'un suratını kan çanağına çevirmişti, bütün yüzü yarık içindeydi, ama
Wal-cott da her yaklaştığında öyle sıkı indiriyordu ki Jack'in tam kaburgalarının hemen altında iki
kırmızı leke belirmişti. Walcott'un her yaklaşmasında, Jack sarılıveriyordu ona, sonra bir elini çözüp
aparkütü indiriyordu. Ama Walcott ellerini çözdüğünde Jack'in gövdesine öyle bir yumruk oturtuyordu
ki sesi sokaktan duyuluyordu.
Üç raund daha böyle sürdü. Artık konuşmuyorlardı. Boyuna çalışıyorlardı. Raund aralarında Jack ile epey
uğraştık, îyi görünmüyordu, ringde oldum olası pek didinmez zaten. Yavaşlamıştı, sol eli otomatik olarak
iniyordu. Sanki Walcott'un suratı ile bu el bağlıydı ve Jack'in bir isteyivermesi yetiyordu her
seferinde. Yakın dövüşlerde Jack sakindir hep, hiç terlemez, îyi büir yakın dövüşleri. Bizini
köşedelerken Walcott'a sarılmasına baktım., sağ elini açtı, döndürdü ve Walcott'un burnuna eldiveninin
iç kısmı ile bir aparküt oturttu. Walcott'un burnu fena kanıyordu, sanki kam Jack'e de bulaştırmak
istermiş gibi burnunu Jack'in omuzuna dayadı, ve Jack birden omu-zunu silkip Walcott'un burnunu
buldu, sonra sağ elini indirdi ve aynı şeyi bir kez daha yaptı.
Walcott feci sinirli idi. Beşinci raundda Jack'in bar-saklarına düşman kesildi. Jack sinirli değildi; yani,
her zamankinden daha fazla sinirli değildi. O dövüştüğü adamları bir kin boksuna sürüklemiye alışmıştı,
îşte bu yüzden Richie Lewis'den o denli nefret ediyordu ya. Richie'yi bir türlü kızdıramamıştı, Richie
Lewis'de her zaman Jack'in beceremediği üç pis şey bulunurdu. Jack, Walcott'a gerçekten fena
davranıyordu, îşin gülünç yanı ise Jack'in klâsik açık dövüşen bir boksör görünmesi idi.
Bu şundandı. Jack de bir çok yara bere almıştı.
Yedinci raunddan sonra, «Solum ağırlaşıyor.» der Jack.
îşte ondan sonra dayak yemeğe başladı. Başlangıçta belli olmadı. Şimdi dövüşü o sürdüreceğine Walcott
sürdürüyordu, hep güven içinde olacağına, başı sıkışıktı. Şimdi onu sol eli ile durduramıyordu. Sanki hep
ayni sürüp gidiyor gibi idi maç ama gerçekte Walcott'un yumruklan ıskahyacağına yerine oturuyordu.
Gövdesine feci yemişti.
«Kaçıncı raund?» diye Jack sordu.
«On birinci.»
«Dayanamıyacağım,» der Jack. «Bacaklarım tutmuyor. »
Walcott uzun süredir vurup duruyordu ona. Şimdi artık iyice kuvvetli indirmeğe başlamıştı. Gerçekten
bir yumruk makinasma dönmüştü. Jack şimdi her şeyi kesmeğe çalışıyordu. Nasıl feci bir dayak yediği
pek belli olmuyordu. Raund aralarında bacaklarını isledim. Ben oğarken adeleler ellerimin altında
titriyordu. Korkunç hastaydı.
«Nasıl gidiyor?» diye sordu John'a dönerek, bütün yüzü şişmişti.
«O alır bu maçı,»
«Galiba dayanacağım,» der Jack. «Bu hımbılın beni durdurmasını istemem.»
Jack'in tam düşündüğü gibi oluyordu maç. Walcott'u dövemiyeceğini biliyordu. Artık gücü kalmamıştı.
Fena da sayılmazdı hali. Parasını da kurtarmıştı, şimdi kendini tatmin etmek için bu işi temiz bitirmek
istiyordu. Nakavt olmak istemiyordu.
Gong çaldı, onu ortaya ittik. Yavaşça ilerledi. Walcott hemen yapıştı.
Jack solunu Walcott'un suratına oturttu, o da yedi bunu ve alttan girip Jack'in
midesine işlemeğe başladı. Jack ona sarılmağa çalıştı ama bu gidip gelen bir testereyi tutmak gibi bir
şeydi. Jack ayrıldı ve sağı ile geçiştirdi. Walcott solu ile feci indirdi, Jack yıkıldı. Elleri ve dizi üstüne
düştü, bize baktı. Hakem saymağa başladı. Jack bize bakıyor, başını sallıyordu. Sekizde John ona işaret
etmeğe başladı. Kalabalıktan duyulmuyordu. Jack kalktı. Hakem sayarken bir kolu ile Walcott'u tutmuş
arkasında bekletiyordu.
Jack ayağa kalkınca Walcott ona doğru ilerledi.
«Dikkat et, Jimmy,» diye Solley Freedman'm ona bağırdığını duydum.
Walcott, Jack'in yüzüne bakarak yanına geldi. Jack solu yapıştırdı. Walcott başını salladı. Jack'i iplere
iteledi, şöyle bir tartıp sonra solu ile hafifçe Jack'in başının yan tarafına vurdu ve sağım midesine
olanca gücü ile, ye-tişebildiğince aşağıdan, oturttu. Kemerin beş inç altından vurmuş olmalıydı. Jack'in
gözleri yuvalarından fırlayacakmış sandım, iyice dışarı uğradılar. Ağzı açıldı.
Hakem Walcott'u tuttu. Jack bir adım attı. Yıkılsa elli bin papel gidecekti. Sanki bütün içi dışarı
dökülüyormuş gibi yürüdü.
«Aşağıdan değildi,» dedi. «Kaza oldu.»
Kalabalık öyle bağırıyordu ki hiç bir şey duyamıyordunuz.
«Bir şeyim yok,» der Jack. Tam bizim önümüzde idiler. Hakem John'a bakar ve sonra basını sallar.
«Hadi gel. Polonya piçi,» der Jack, Walcott'a.
John iplere asılmıştı, havluyu hazırlamıştı. Jack iplerin biraz ötesinde duruyordu. Bir adım attı. Sanki
biri tutup sıkmış gibi ter fışkırdığını gördüm yüzünden, burnundan aşağı koca bir damla düştü.
«Hadi gel, doğuş,» der Jack, Walcott'a.
Hakem John'a baktı ve Walcott'a hadi diye işaret etti.
«Başlasana, aptal herif,» der.
Walcott girişti. Ne yapacağını da bilmiyordu, Jack'in dayanacağını hiç düşünmemişti. Jack bir sol
oturttu yüzüne. Ortalık gürültüden inliyor, kıyamet kopuyordu. Tam bizim önümüzde idiler. Walcott iki
kez vurdu. Jack'in yüzü kadar beterini görmemiştim hiç, o surat! Kendini tutuyordu, bütün bedeni ile
çalışıyordu buna ve bunların bütün hepsi yüzünde okunuyordu. Hep düşünüyor, bedenini koyvermiyor
ama yüzüne gelince dökülüyordu ortaya.
Sonra indirmeğe başladı Jack. Yüzü hep berbattı. Ellerini iki yanında, aşağıda tutarak, ileri geri gide
gele indirmeğe başladı Walcott'a. Walcott kapandı. Jack deli gibi sallıyordu Walcott'un başına. Sonra
solunu salladı ve Walcott'un kasıklarına vurdu ve sağını da tam Wa-cott'un ona vurmuş olduğu yere
oturttu. Kemerinin epeyi altına. Walcott yıkıldı, iki büklüm olup yuvarlandı.

Hakem Jack'i tutup köşesine itti. John ringe fırladı. Bağırışmalar hep sürüp gidiyordu. Hakem öteki
hakemlerle konuşuyordu, sonra spiker megafon ile ringe çıktı ve, «Walcott'a faul oldu.» dedi.
Hakem John ile konuşuyor, «Ne yapabilirim? Jack faul'ü kabul etmiyecek. Tükenmiye başladı mı faul
yapıyor.» der ona.
«Zaten kaybetti,» der John.
Jack iskemlede oturuyor. Eldivenlerini çıkarmış, iki eli ile tutmuş kendini. Dayandığı bir şey olursa, yüzü
o deni kötü görünmüyor.
«Git, özür dile,» diyor John kulağına «iyi etki yapar.»
Jack ayağa kalkıyor, bütün yüzü ter içinde. Bornozu
sırtına atıyorum, bir eli bornozun altında olarak sarınıyor, ve ringin öteki ucuna gidiyor. Walcott'u
kaldırmışlar, uğraşıyorlar onunla. Walcott'un köşesinde çok kalabalık. Kimse Jack ile konuşmuyor. Jack,
Walcott'un üstüne eği liyor.
«Özür dilerim,» der Jack. «Sana faul yapmak istemedim.»
Walcott cevap vermiyor. Hali fena görünüyor.
«Eh, şimdi şampiyon sensin,» der Jack ona. «Tadını tepe tepe çıkarmanı dilerim.»
«Çekil çocuğun başından,» der Solly Freedman.
«Merhaba, Solly,» der Jack. «Senin çocuğa faul yaptığım için özür dilerim.»
Freedman sadece bakar Jack'e.
Jack komik bir şekilde, sarsıla sarsıla yürüyerek köşesine döndü, onu iplerden indirdik gazetecilerin
masaları arasından geçirip, yan geçite çıkardık. Birçok kişi Jack-in sırtına vurmak istedi. Bornozuna
sarınmış olarak, bütün bu takımın içinden geçip soyunma odasına gitti. Walcott için parlak bir zafer
oldu. Garden'de böyle oldu işte bahse tutuşma.
Soyunma odasına girince Jack uzandı, gözlerini kapadı.
«Otele gidip bir doktor çağırmak istiyoruz,» der John.
«içim patladı sanki,» der Jack.
«Çok üzgünüm, Jack,» der John.
«Geçti artık,» der Jack.
Orda gözleri kapalı öylece yatar.
«Hiç kuşkusuz, bir güzel bozmağa çalıştılar anlaşmayı,» dedi John.
«Senin dostların, Morgan ile Steinfelt,» dedi Jack, «îyi dostların varmış.»

Şimdi gözleri açık, yatıyordu. Yüzünde halâ o korkunç kasılmış hâl vardı.
«işin ucunda büyük para olunca insanın öyle çabucak düşünüvermesi tuhaf,» der Jack.
«Yamansın Jack,» der John.
«Yok,» der Jack. «Önemli değildi.»

SEÇiLMiŞ HİKÂYELER-Türkçesi: YAŞAR ANDAY
CEM YAYINEVİ-istanbul 1972
Dizgi-Tertip : Yüksel Matbaası,
Baskı : Ahmet Sarı Matbaası,