Tardiye


Divan Edebiyatı'nda beşer mısralık bendler halinde yazılan nazım şekillerinden biri de tardiyedir.
Türklere özgü olan ve örneğine az rastlanan tardiyeye, tard u rekb veya tard-ı rekb adı da verilmiştir. Bir şiir biçimine tard-ı rekb veya tard u rekb adı verilmesini her daim ilginç bulmuşumdur. Çünkü rekb "süvari alayı", tard ise "kovma, sürme, ayırıp çıkarma" anl***** geliyor. Bu durumda sözü edilen şiir tarzı, sanki beş koldan oluşan süvari alaylarından (rekb) birer bölüğün farklı bir vazife için ayrılarak (tard) buluşturulmasını çağrıştıracak şekilde divan sayfalarında şiir alayları düzenleme biçimi olarak düşünülmüştür. Alaydan bir bölüğün bir vazife için ayrılmasına benzetilerek şiir öbeklerinden bir dizenin ayrılması fikri ancak Türk milleti gibi asker bir milletin edebiyatında görülebilir. Şairin, beş mısralık bendler yazıp da bunlardan sonuncusunu diğerlerinden ayrı tutarak farklı kafiye oluşturması edebiyat sahasında başlı başına bir yenilik de sayılabilir. Bu durumda şiirin tamamı üç veya dört tuğ ile düşman üzerine yürüyen teşekküllü bir orduya, şiirdeki her bend orduda sancak ardından çekilip giden alaylara, bendlerdeki mısralar alayı teşkil eden bölüklere, mısralardaki kelimeler bölüklerin efradı olan mangalara, kelimeleri meydana getiren harfler ise mangalarda yer alan askerlere teşbih edilebilir. Bir orduda her alayın veya bölüğün görevi nasıl birbirinden farklı ise bir tardiyede de genel konu bütünlüğü içinde her bendin, her dizenin üstlendiği bir görev vardır. Ordunun başarısı nasıl topyekun eratın başarısı ise, manzumenin de başarısı her dizesinde, her beytinde, her bendinde şiirsel bir bütünün insicamlı cüz'ü olmasıyla orantılıdır. Bu bakımdan Divan şiirinde bend esasına dayalı nazım şekilleri diğerlerine nazaran daha derli toplu bir konu bütünlüğüne zemin hazırlarlar. Yani gazel veya kasidede her beyit ayrı bir bahisten dem vurabilirse de tardiye gibi musammat şiirler, bir konuyu etraflıca anlatmak isteyen şairler için daha caziptir. Çünkü bendleri meydana getiren mısraların kafiyeleri birbiriyle uyumlu olarak akıp giderken şaire daha çok söz söyleme imkanı tanır. Tardiyede bundan farklı olarak bir de son mısraın birdenbire kafiyesiz bırakılması (a a a a b / c c c c b / d d d d b...), yani şiir öbeğinden ayırılması (tard edilmesi) söz konusudur. Bu hal, şiirdeki biteviyeliği sona erdirip yeni bir ahenk yaratma arzusunun sonucu olarak düşünülmüş olsa gerektir. Tardiyenin Divan şiirinde yenilikçi üsluba sahip şairler tarafından uygulanmış olmasının sebebi budur. Bu cümlenin bir başka türlü söylenişi de tardiyenin usta işi bir nazım şekli olduğunun teslimidir. Bizce fazla yaygın kullanılmayışının sebebi de budur. Ortaya çıkmak üzere ta XVIII. yüzyılı beklemiş olması da keza yeni üslupta bir nazım şekline ihtiyaç duyulmasındandır. O usta şairler, Nedim ile Şeyh Galip'tir. Bunlardan bilhassa Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk mesnevisi içinde, gazel veya diğer musammat şekilleri gibi monotonluğu giderecek bir unsur olarak sık sık tardiyeye başvurmuştur. Aşağıya Galib'in tardiyelerinden birine ait yalnızca üç bendi yazmak istiyoruz. Şiirin aynı duygular etrafında nasıl şekillendiğine, bendlerin, mısraların, rekb ve tardların nasıl yerli yerinde bulunduğuna bakıldığında insanın "Keşke daha çok şair tardiye yazmış olsaydı!" dememesi işten bile değildir.

TARDİYE

Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın

Fânûsuna sığmaz âsumânın

Bu sîne-i berk-âşiyânın

Sinâ dahi görmemiş nişânın

Efrûhte-i inâyetindir

Bir âleme olmuşum ki vâsıl

Şebnemleri mihr ile mukâbil

Yok pertev-i mihre onda hâil

Nezdîk ü baîdi özge menzil

Kim firkatin ayn-ı vuslatındır

Açıldı der-i harîm-i ma'nâ

Bir sûret olup hezâr da'vâ

Esrâr-ı hafî hep oldu peydâ

Bildim ki bu cümle şûr u gavgâ

Gavgâyı sever bir âfetindir

Günümüz diliyle:

(Bağrımda yanan) can mumunun öyle bir şulesi var ki, gökkubbe denen fanusa sığmaz. Yıldırımlara, şimşeklere yurt olan şu sineme, (Hz. Musa'nın görmesi için Allah'ın tecelli ettiği) Sina dağı bile benzeyemez. (Ey sevgili! Çünkü o,) senin inayetinden yanıp tutuşmuştur.

(Bu aşk ile ben) öyle bir âleme vuslat imkânı buldum ki orada her bir çiğ tanesi bir güneş değerindedir. Öyle bir güneş ki onun ışığına (gece gibi) bir perde de yok. Uzağı da, yakını da bambaşka bir âlem. Orada senin firkatini çekmek, sana kavuşma anlamı taşır.

Mânâ hareminin kapısı açıldığında binlerce aykırılık, binlerce farklılık tek surete büründü de gizli sırlar hep ortaya saçıldı. Anladım ki (dünya denen, varlık âlemi denen) bunca gürültü, bunca çekişmenin hepsi kavgayı sever bir güzel uğrunadır.


İskender PALA

29 Eylül 2009

kaynak