Nice kederli zamanlarda, eski bir dostun evine kaçar gibi dalıp gittiğimde ruhumu şenlendiren "Dokuz Öykü"sü gibi, J. D. Salinger'ın otuz yıl önce verdiği o zoraki röportajda karşılaştığım cümleleri de beni ziyadesiyle mutlu etti.
Doğru bildiği bir şeyi büyüklerine onaylatınca sevinç duyar ya insan, işte öyle... Salinger, hem o müstağni hayatı hem de insana 'hüzünlü bahtiyarlıklar' yaşatan eserleriyle hep itimat ettiğim 'büyük'lerimden oldu. O, yazarlığa, edebiyata dair bir şey söylemişse, doğrudur. Eyvallah, denir ve uyulur.

1980 yılının yaz tatilini Salinger ile röportaj yapmak uğruna harcayan ve samimiyetine binaen bu lütfa mazhar olan Baton Rouge Advocate muhabiri Betty Eppes, ayaküstü gerçekleşen o görüşmede, benim ne zamandır arayıp durduğum sözleri söyletmeyi başarmıştı Salinger'a. "Neden kitaplarınızı imzalamaktan nefret ediyorsunuz?" Evet, kitap imzalamak, pek çok bakımdan 'nefret edilecek' bir şeydir ve aklı başında hiçbir yazar böyle işlere gönül düşürmemelidir. Neden mi? Şöyle cevaplamış Salinger o soruyu: "İmza vermeye inanmıyorum. Anlamsız bir hareket. Kimse için adını yazarak imza atma. Aktör ve artistlerin imza vermeleri kabul edilebilir, çünkü onların verebileceği tek şey yüzleri ve isimleri. Fakat yazarlarda durum farklı. Onların verdikleri şey eserleri. Dolayısıyla imza vermek bunun yanında çok ucuz kalıyor. Sakın bunu yapma! Kendine saygısı olan hiçbir yazar, bunu asla yapmamalı." (çev: Ece Şetvan)

Beni ve 'büyüğüm' Salinger'ı anlayacağınızı umuyorum. "Onların (yazarların) verdikleri tek şey eserleri"dir. Orada, sahibinin ruhunun bütün ıstırabı, gönlünün bütün kıpırtıları, elinin sıcaklığı, gözlerinin hüznü velhasıl imzasının bütün biçimleri kelime kelime, harf harf ve belki de sesler halinde mevcuttur. Böyleyken, altına tarih atılmış alelade birkaç sözcüğe, bir çiziktirmeye ne ihtiyaç var! Aktör ve artistleri mazur görüyor Salinger. Biz de 'aktör' ve 'artist'liğe özenmiş, kendilerini öyle konumlandırmış yazarları, romancıları, şairleri hoş görebiliriz. Hem yazar/şair hem de aktör ve artist olabilmek, herkesin harcı değildir çünkü. Öyle giyinip kuşanmalar, öyle göz süzüp gerdan kırmalar, bin türlü insanın kahrını çekmeler ve kişisel gelişim kitaplarından çıkmış bir proje gibi yaşamaklar gerektirir. Biricik derdi edebiyat olan biri için bu işlerin adını anmak bile zulümdür.

Okurla yazar arasındaki ilişkinin mahrem bir yanı olduğuna inanırım ben. Adı her ne olursa olsun, (biz buna 'aramızdaki şey' diyelim) bu ilişki bir kitabın kapağı açılınca başlar ve okunan metnin kuşattığı bütün zamanlar boyunca sürer. Bir romanı, öyküyü ya da şiiri okurken yaşadığı hazzın dışında, onların yazarı, okura hangi saadeti vaat edebilir! Ya da okur, altın hükmündeki o metinleri, yazarının bahşedeceği cam kırıklarıyla nasıl değişebilir? İmza günleri, söyleşiler, okur yazar buluşmaları hatta röportaj vermekler, okurla yazar arasında var olduğunu bildiğimiz o 'şeyin' büyüsünü bütün bütün yok etmekten başka neye yarar!

Ben, bu 'aramızdaki şey'i çok düşünürüm, ona saygı duyarım ve iskelesi yıkılsın istemem. Belki de bu yüzden, dostlarımın çoğu bugünün değil, geçmişin yazarlarıdır. Onlara bir kitap imzalatmayı düşünür müydüm? Hiç sanmam... Ya da mesela, kütüphanemdeki 'Katip Bartleby', Hermann Melville'den, 'Malte Laurids Brigge'nin Notları' Rilke'den imzalı olsaydı, onları yeniden yeniden okurken alacağım lezzet ziyadeleşir miydi? Asla!... O zaman, 'aramızdaki şey'in anlamı, bir imzaya ihtiyaç duymuyor. Şu çağın okuru, ister istemez hayatını saran 'pop kültürü'nün tesirinde kalıyor. Yazarları da bir çeşit 'star' gibi görüyor, görmek istiyor. Hoş, 'star'lığa çoktan teşne yazarımız da az değil. Temiz kalpli zavallıcık okur, bu işlerin böyle olduğunu sanıp, bir yazar gördü mü eline kitap tutuşturmaya, o da yoksa bir peçeteyi imzalatmaya kalkıyor. İşte o zaman ortada ne okur kalıyor ne de yazar!

Ne diyordu ustamız Salinger; "İmza vermeye inanmıyorum... Sakın bunu yapma! Kendine saygısı olan hiçbir yazar, bunu asla yapmamalı."

ALİ ÇOLAK


kaynak