Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3

Haldun Taner......ce

Kültür, Sanat Kategorisinde ve Edebiyat Forumunda Bulunan Haldun Taner......ce Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Merhaba! KONÇİNALAR İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Haldun Taner......ce

    Merhaba!



    KONÇİNALAR

    İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanısıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Joker'lere Kanasta'dan, Kumkan'dan, Remi'den başka oyunlarda yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareketlilik,canlılık ve şaklabanlık katarlardı.

    Jolly Joker'ler bir yana, destenin en itibarlı kağıtları, bilindiği gibi, Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman As olamadığım, As olamayacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir Kral havası, bir Padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da bir şatafatlı resmederler.

    Karamaça Beyinde uğursuz bir şeyler sezilir. Onun sarayında herhalde birtakım karanlık dalavereler dönüyor, gece, mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır.
    İspati Beyini ben bir Bizans prensine benzetirim.

    Bunlara oranla, Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi herhalde Osmanlı soyundan olmalı.
    Karo Beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk Sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik...Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vurular. Buna karşın öylesine soylu ve kibar bir havası vardır ki, damgası olmayan bir Karo Beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.

    Resimli kağıtlar içinde kanım en çok Kupa Kızına kaynar. Kupa Kızı, etine dolgun, duru-beyaz, hanım-hanımcık bir tazedir. Üniverisiteyi felan bir kalem geçin, güç hal ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumaya merakı olmasa, buncağızın da başka marifetleri var: Dikişle nakışın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası...Eteği belinde, bütün evi o çeviriyor. Yeni yetişirken mahalledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Cahillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocasına karşı ukala ukala karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne?

    Onunla evlendiğiniz taktirde, kaynınız Kupa Oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.
    Babaları Kupa Papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire...Sen de sen , ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat girmek isterim.

    İspati Kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bakmayın, o ne hin oğlu hindir o, o ne içten pazarlıklı aşiftedir o... İskambil üstünde gördüğünüz onun bayramlık resmi. O, bu masum erdem pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takınır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın Oğlu ile sinema localarında, plaj kabinlerinde yapmadığı kalmamış. Hal böyle iken, yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar. İspatinin Oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama gel gör ki ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu bunu götürüp satışını gizler. Babaları da zaten itin biri. Bu yaşa gelmiş hala sefih, kumarbaz, birgün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikayesi, kimin kime ne demeye hakkı var.
    Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın şimdi biraz düştüklerine. Babaları hariciyeden emekli. Sanırım eski konsoloslardanmış.

    Eski usul, uyaklı, sanatlı bir İstanbul Türkçesi konuşur. Kızları, nörsler, matmazellerle, el bebek gül bebek büyütüldü. Beş yıldır İngiliz filolojisine gidiyor, bitiremedi. Bitiremez de elbet. Allah'ın günü kantinde ha ha ha, hi hi hi, akşamüstü de oğlanlarla altı buçuk matinesi... Erkek kardeşini sorarsanız, al onu vur ona. Karonun oğlu da, hoppala paşam, hoppala beyim dadılar tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz tüysüz, oğlandan çok kıza yakın, tasvir gibi bir güzel. En iyi okullara verdiler okumadı. Günahı boynuna, birtakım uygunsuz, serseri heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her zaman baygın bakışını ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık...

    Maçalar bir ermeni ailesidir. Gedikpaşa'da oturuyorlar. Peder koyu bir katolik papazı. Basbariton, tumturaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa'da bir tuhafiye mağazası işletiyor. İspati kızı ile serüvenlerine yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça Kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, gerçi sıcak, gerçi güzel, ama neme gerek, duasında yakarışında, dini bütün bir tazedir. Belli ki, babasına çekmiş. İstavrozunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin İspati Kızıyla yaptıklarını duysa, utancından yerin dibine geçer.

    Öylesine kaba sofu ki, yersiz rüyalar gördüğü zaman bile, bilinçaltının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin apar topar aklanıp paklanıp tövbe bağış diler. İyi bir drahoması var. Şimdi, genç değil şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı. (Bakmayın,Maça Kızının adı edebiyata kötü geçmiş. Onun kendisine yorulan uğursuz kadın, çok bilmiş dul, yuva yıkan vampdişi nitelikleri ile ilişiği yoktur. İftira, söylenti. Hele bizim klasik Tekel takımlarındaki Maça Kızının , İspati Kızınınki gibi numaradan değil, gerçekten masum, yüzüne bakınca bana büsbütün hak vereceksiniz.)

    Resimli kağıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Dokuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimli kağıtlar içinde önemli oyunlara katılma ayrıcalığına sahip, başlıca kağıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi Onlular Asların halktan yetişme vezirleridir diyelim. Ya Dokuzlara ne buyrulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkları halde yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kağıtlardan üstün bir değer sağlayan aristokrat kağıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu hallariyle Dokuzları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen ama saray parmaklıkları dışındaki halka tepeden bakan, mabeyinciler ya da üksek uşaklar sınıfından saymak yanlış olmaz sanırım.

    Dokuzlular mabeyinci ya da yüksek uşak olursa Sekizlilerle Yedilere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.

    Bütün bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altıdan aşağı kağıtlara deniyor. Konçinalar, adı üstünde işte, Konçinadırlar. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı İskambili gibi en bayağı oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışarıdan seyrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl'da, Kanasta'da oyuna alınıyorlar ya... Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı alanlarda habire gelip gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır dururlar. Kısacası aburcuburdurlar.

    Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüzüstü uyuklamayı yeğlerim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin paryasıdır. Var oluşlarının nedeni salt öbür kağıtlara basamak olmak, onların üstün durumlarını sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye kime öğünecek?
    Konçinaların bu içler acısı durumu bana oldum olasıya dokunmuştur. Kaldı ki, deste içinde hüküm süren bu derebeylik düzenini bugüne bugün İnsan Hakları Bildirisi ile uzlaştırmaya da imkan yoktur. Nitekim, usta oyuncu geçindiğim sıralarda onları paryalardan kurtarıp eşitliğe kavuşturacak, böylece desteyi de iyi kötü çağımızın demokrasi gidişine uyduracak yeni oyunlar aradığım oldu. Hatta, öyle bir oyun bulayım ki diyordum, Birliler asıl değerlerine indirilsin, Beşliler kızları, Dörtlüler oğlanları alabilsin, alay bu ya, gereğince bir kılkuyruk Üçlü, dört papazı birden sustaya durdurabilsin. Fakat olmuyor beyler.

    Aslarda o küçük dağları ben yarattım diyen heybet, Papazlarda o bütün güvenini sakaldan, asadan, baltadan alan azamet varken, o güdük, o sümük, o boynu bükük Konçinalar onlara bir türlü el kaldıramıyorlar. Sinmiş bir kere içlerine. Alışkanlık deyin, çekingenlik deyin, aşağılık daha doğrusu, Konçinalık kompleksi deyin, yapamıyorlar işte, ellerinden gelmiyor.
    Bunu anladığım günden beri yeni oyunlar aramaktan, eskilerini de oynamaktan vazgeçtim. Her kağıda eşit değer tanıyan biricik oyun olduğu için şimdi yalnız Pasyans açıyorum.

    VARLIK YAYINLARI/İSTANBUL-1967

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Neden sonra

    Merhaba!

    Güya iki buçuk matinesi için sözleşmişlerdi. Halbuki saat üçü çeyrek geçiyordu.
    İhsan sigarasını yere atıp ezdi,
    "Hiç bu kadar beklettiği olmazdı," diye söylendi.
    Sokağın üstüne ince ince yağmur yağıyordu. Berberin köşesine yine o her zaman ki kestaneci oturmuş...

    Genç adam sinemanın basamaklarını indi. Karşı sokağa dalıp caddeye çıktı.
    Beyazıt Meydanı yağmurun altından pırıl pırıl parlıyordu. Caddeden tramvaylar gelip geçiyor, camları buğulanmış otobüsler müşterilerini bırakıp acle acele yollarına gidiyorlardı.
    İhsan ıslak kaldırımın üstünde bir aşağı beş yukarı dolaşmaya başladı. Her seferinde, "Bir Topkapı arabası daha beklerim. Bundan da çıkmazsa çeker giderim." diye karar veriyor fakat Melahat gelen tramvaydan çıkmayınca yine de ayrılıp bir yere gidemiyordu.

    Gözleri Aksaray yolunda bir çeyrek daha bekledi. Üç buçuk olunca ümidi büsbütün kesti.
    Belli bir şey ki gelmeyecekti. Kız onu düpedüz ekmişti işte...Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu. Zaten geçen defa muhallebicide kapısını yapmamış mıydı? Mantosunun düğmesi ile sinirli sinirli oynayarak, "İhsan" demişti, "annem duymuş gezdiğimizi. Eniştemin kardeşi gördüydü ya bizi Alemdar'da...Artık beni sokağa bırakmıyorlar. Teyzeme diye kaçamak geldim bugün..."
    İhsan o gün bu sözlere ehemmiyet vermemişti. Kadın milleti değil mi, numara yapmasalar işleri rast gitmez, diye düşünmüştü. Şimdi görüyordu ki o sözlerin altında başka manalar saklı imiş. Demek buymuş sonunda yapacağı...

    Zaten arkadaşlar çıtlatmışladı da o inanmak istememişti. Ona Bahçekapısı'nda manifaturacılık eden varlıklı bir talipten bahsetmiş, bir de Melahat'ın mahallesinde oturan uzun boylu bir tıp talebesini göstermişlerdi. O bunu çoktan anlamalıydı. Anlamalı da kendiliğinden çekilmeliydi. Olmamıştı işte. Yapamamıştı. Nah kafa!...

    O anda gözünün önüne Melahat'in hayali geldi. Kızı kendinden emin, uzun boylu tıbbiyelinin koluna asılmış, Beyoğlu sinemalarının resimlerine bakarken görür gibi oldu. Kim bilir belki de o züppe ile ... Halbuki o burada, cebinde loca bileti, rezil gibi bekliyordu. Birden şakaklarının zonkladığını hissetti.

    Yağmur şimdi daha da şiddetlenmişti. Islak bulutlar adeta damlara sürtünmek ister gibi, alçaktan uçuşuyorlardı.

    İhsan, "Bırakırlar mı sana..." diye düşündü. "Alemin güpgüzel kızını hiç bırakırlar mı sana? Elinde bir lise diploman bile yok...Yarın askere gittin mi neferi merkumsun sağlam... O zaman insanı birinciye de bindirmezler. Bir de kalkmış elin beyzadeleri ile aşık atarsın."

    Briyantinli saçlarından ensesine süzülen yağmuru unutmuştu bile. İki kere arka arkaya hapşırınca aklı başına geldi: "Basıp gitsem ya artık, ne duruyorum?" diye kendine kızdı. Durak yerinde beş altı kiş tramvay bekliyorlardı. Onların arasına karıştı...

    Fakat tam o sırada Melahat'ın karşı kaldırımdan, koşa koşa geldiğini gördü. Kız onu fark etmemişti. Kırmızı eşarbını başına şemsiye gibi tutarak caddeyi geçti, sinemanın sokağına saptı.
    Onu görür görmez İhsan'ın kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Fakat inadına ağırdan aldı. Heyecanını bastırmak için bir sigara yaktı. Sonra telaşsız, emin adımlarla sinemaya doğru yürüdü.
    Melahat holde şaşkın şaşkın döneniyordu. İhsan'ı görünce uçar gibi geldi:
    "Beklettim değil mi? Seni çok beklettim değil mi?" diye sordu. "Bilsen ne geldi başıma "
    İhsan

    "Yoooo... Beklemedim," dedi. Ve sigarasının dumanını kayıtsızca havaya üfledi.
    Kız elini kalbine götürmüştü:

    "Ay tıkanacağım," dedi. "Öyle koştum ki... Tam hazırlandım çıkıyordum, halamın eltisi gelmez mi? Evde kimse olmadığından oturmak icap etti. Aklım hep sende... Kadın gitmez de gitmez. Ne ise güç halde yola koydum. Eniştemlerin önünden geçmemek için de çamurlara battım bütün."
    İhsan bunları kös kös dinledi. Kendini affettirmek için karşısında çırpınan bu burnu kızarmış kızı şimdi lakayt, sakin ve biraz da küçümser bakışlarla süzüyordu.
    Melahat onun bu halinden işkillendi:

    "Ne var... Niye bana öyle bakıyorsun?" dedi.
    Genç adam,
    "hiç..." diye cevap verdi.
    Kız aradaki tatsızlığı dağıtmak ister gibi,
    "Ne bekliyoruz? Girelim bari. Yarısından seyrederiz," diyerek sinemaya doğru ilerledi. İhsan isteksiz isteksiz arkasından yürüdü.

    İçeri girdiklerinde birinci film çoktan başlamış, hatta sonuna bile yaklaşmıştı. Programcı kadının aşağı doğru tuttuğu el lambası bir an için Melahat'ın uzun bacaklarını aydınlattı. Kızın ipek çorapları, püskürtme çamur içinde kalmıştı.

    Kadın locanın kapısını üzerlerine kapayınca paltolarını çıkarıp yanyana fakat hayli aralıklarla oturdular. Melahat sert bir baş hareketiyle saçlarını arkaya atıp ensesine dökülen buklelerini kabarttı. Bu arada kollarını kaldırmış olduğundan locanın içinde taze bir ter kokusu dalgalandı.
    İhsan put gibi oturmuş filmi seyrediyordu. Kız,

    "Nen var kuzum bugün? Hasta mısın sen?" diye sordu.
    İhsan başını çevirmeden,
    "Hayır" diye cevap verdi.
    "Bir şeye mi sıkıldın? Geciktiğime mi kızdın?"
    "Yok canım ne münasebet!"
    "Söyle rica ederim. Vallahi darılırım."

    Önlerindeki sıralardan bir adam başını kaldırıp onların locasına doğru baktı. Melahat sesini alçalttı:
    "Ölümü öp söylemezsen, ne oldu? Biri sana beni mi çekiştirdi?"
    İhsan cevap vermedi.

    Perdede şimdi yüzü çilli bir çocuk babasına sarılmış, ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Melahat:
    "Beni bugün surat etmek için mi çağırdın? Ben çıkar giderim," dedi ve çıkıp gidebileceğini göstermek ister gibi asılı mantosuna baktı.
    İhsan, gözü hep perdede olduğu halde,
    "Bırak da filmi seyredelim!" diye söylendi.

    "Ya öyle mi! Pekala..." dedi Melahat. Ve hiddetten soluyarak ayak ayak üstüne atıp sustu.
    İhsan onun yüzünü görmüyordu, ama şimdi burun kanatlarının titrediğini ve sinirli sinirli dudaklarını kemirdiğini gayet iyi biliyordu.

    İlk filmin sonuna kadar dargın gibi oturdular.
    Işıklar yanınca Melahat her zaman yaptığı gibi gerisine büzülüp sırtını salona döndü. İhsan sigara içmeye dışarı çıkmıştı.Aralık kapıdan Melahat'ın kendisine baktığını görünce önünden geçen programcı kadının göğsünü iştahlı iştahlı süzdü. Locaya da inadına öbür film başladıktan beş dakika sonra girdi.

    Kız uzun zaman hiç konuşmadı. Fakat bir ara İhsan'ın kendine bakar gibi olduğunu hissedince,
    "Anlıyorum," dedi, "Ben sana artık yük olmaya başladım. Beni nasıl atlatacağını düşünüyorsun. Üzme kendini. Bir daha buluşmayız olur biter."

    İhsan başını çevirdi. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti.
    Perdede ki Bing Crosby şimdi içli bir şarkıya başlamıştı. Melahat,
    "Biliyordum zaten," dedi. "Biliyordum artık benden usandığını...Zaten senin için gelgeçin biridir demişlerdi. Bende kabahat ki sana inandım, sana bağlandım."
    Birden küçük mendilini burnuna tutup ağlamaya başladı. Ön sıralardan birkaç baş arkaya çevrilmişti. İhsan,

    "Deli olma, herkes bize bakıyor," dedi.
    Melahat,
    "Bakarlarsa baksınlar, hiçbir şey umrumda değil," diye ıslak bir sesle cevap verdi.
    İhsan locanın karanlığında gülümsedi. Yanı başında kendi için ağlayan bu küçük kız şimdi ona perdedeki filmi de, salondaki seyircileri de, dışarıdaki dünyayı da bir anda unutturuvermişti. Kızı saçlarında kavrayıp "Sus artık, hadi sus!" diye kendine çekti.
    Melahat'ın yaşlarla ıslanan dudaklarında bugün tuzlu bir erik çeşnisi vardı.

    devam edecek...............

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Bir motorda dört kişi

    Merhaba!

    Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulun ışığında dört kişiydiler:sarı saçlı bir kadın, çiğ et kokan bir kasap, dazlak başlı bir profesör bir de ağzında piposu ,delikanlı.

    Dördü de son vapuru kaçırmış, bu uykulu kaptanın istediği beşer lirayı hemen verip motora atlamışlardı.

    Motor şimdi karanlık suları yara yara ilerlerken sarışın kadın bacak bacak üstüne atmış, sigara içiyor, dumanını da şahane tavırla gecenin serinliğine savuruyordu.

    Esmer delikanlının gözleri kadının çukur dizkapaklarında idi.

    Profesörün zihni, tramvayda okuduğu bir makaleye takılmıştı.

    Kasaba gelince o hem fıstık yiyor, hem toptancının yolladığı son faturayı düşünüyordu. Hadi karamana yüz elli yazdığı neyse ne, fakat dağlıcı ne demeye yüz seksenden hesap ediyor, herifçioğlu ?

    Gece yıldızsız, deniz çalkantılı idi.Bordoya vuran küçük dalgaların serpintisi ara sıra muşamba şilteleri ıslatıyordu. Motor artık Moda'yı Kalamış'ı geride bırakmış, Adalar'a doğru yol almaya başlamıştı.

    Sarışın kadın üşümüş olacak ki birden kalktı, rüzgardan uçan eteklerini tuta tuta, içeri kamaraya doğru yürüdü. Fakat içeri girmesiyle başının dönmesi bir oldu. Burası yanık benzinle karışık kızgın demir kokuyordu.

    Kadın hemen bir pencere açıp önüne oturdu.sonra yeni bir sigara yakıp dışarı üfürdü.

    Çamlıca sırtlarında iki uçaksavar ışıldağı karanlık gökyüzünü tarıyorlardı. Işıldakların biri sağdan sola kayarken öbürü soldan sağa doğru iniyor ve ikisi ortada bir yerde birleşince husule gelen gözalıcı ışığı seyretmek, doğrusu pek ömür oluyordu.

    Sarışın kadın dalmış bunlara bakarken hemen biraz ötesinden denize ateşböceği gibi bir şey uçtu. Bunu bir başkası, bir başkası daha ve nihayet ardı arkası kesilmeyen birçokları takip etti. Kadın dalgın gözlerle bir müddet hiçbir şey düşünmeden birbirini kovalayan bu acayip böceklerin çini mürekkebi siyah denizde teker teker eriyişlerini seyretti. Sonra birden deminki kızgın demir kokusunu hatırlayınca yerinden fırladı. Kaptan kamarasına geçen kapıdan dışarı şimdi hafif bir duman sızıyordu. Kadın şaşkınlıkla kapının topuzuna yapıştı ve o zaman yüzünü alazlayan sıcak bir dumanın ortasında, kaptanla çımacıyı yere çömelmiş, kan ter içinde uğraşırken gördü. Bayılacak gibi oldu bir an... Sonra "Yanıyoruz... İmdat!... Yanıyoruz!" diye kendini dışarıya attı.

    Bu feryat güvertenin üstünü bir anda alllak bullak etmişti. Kadın, kaptan kamarasının kapısını açık bıraktığından şimdi dumandan göz gözü de görmüyordu. Kasap şaşkınlıktan oturduğu minderi kucaklamış; Profesör ise motorun tek tahlisiye simidini boynuna geçirivermişti.

    Sarışın kadın, telaştan piposunu düşüren genç adama doğru koştu:

    - Kurtarın beni... beni kurtarın, yüzme de bilmem ben.
    diye yalvardı. Delikanlı titrek bir sesle:

    - Ben de bilmem.
    diye cevap verdi. Halbuki biraz bilirdi. Kendini şöyle yarım saat su üstünde tutabilecek kadar... Ama yalnız kendini... Kadın ondan ümidi kesince kasaptan medet umdu. Fakat o şimdi iki elini açmış:

    - Şu vartayı bir atlatalım. Dinim hakkı için üç koyun gurban edecem.
    diye adak adıyordu.

    Hepsinden çok profesörün işi bitikti. Halbuki o, kahramandan geçinirdi. Hatta daha o sabah derste Sokrat'ın hayatı nasıl istihkar ettiğini anlatırken gerçek bir filozof için bunun hiç de güç olmadığını ve nitekim kendisinin de onun gibi ölümü tebessümle karşılayabileceğini söylemiş, işin tuhafı, sözlerine talebeleri kadar kendini de inandırmıştır.

    Kadın şimdi bakraca su dolduran çımacının kıllı göğsüne sarılmış:

    - Allah aşkına bırakmayın beni, ne olursunuz bırakmayın.
    diye yalvarıyordu. Onlar böyle çırpınıp dururken ön taraftan kaptanın sesi duyuldu:

    - Teprenmeyun be!... Ne oliysiniz? Motoru paturacaksınız.

    Fakat hiddetli olmasına rağmen sesinde nedense herkese emniyet veren bir şey vardı. Yoksa... Yoksa söndürmüş müydü yangını? Evet muhakkat söndürmüş olacaklardı. Hiç söndürmeseler kaptan böyle onlara çatacak vakit bulabilir, hiç çımacı kovada kalan suyu tekrar denize boca eder miydi?

    Kaptan:
    - Ne adamlara çattık yahu!
    diye söyleniyordu. Profesör, kaptanın hiddetini haklı bulmuştu. Yakalığını düzeltti.
    - Öhö, Öhö diye öksürdü; nedir bu telaş yani. Öyle ya, biraz sakin olalım beyler.
    diyecekti. Evet handiyse böyle diyecekti. İsabet ki demedi. Zira tahlisiye simidi hala sımsıkı boynunda duruyordu.

    Motor bir iki homurdanıp durduktan sonra şimdi keyifli keyifli işlemeye başlamıştı. Yerine dönen kaptan içerde hala geçmişi kınalı motora ve şamatacı yolculara veriştirip duruyordu. Fakat onlar aldırmadılar artık. Paylasındı, sövsündü, isterse dövsündü onları. Kurtulmuşlardı ya bi kere.

    Çımacı, ilerde kolunun yeniyle terini siliyordu. Belli ki bu hengamede kaptandan çok o yorulmuştu.

    Bir çeyrek sonra her şey artık normale dönmüş bulunuyordu. Sanki rüzgar o boğucu dumanla beraber ölüm korkusunu da güvertenin üstünden silip götürüvermişti.

    Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulün ışığında şimdi yine dört kişiydiler. Yine kendi içlerine kapanmış dört kişi.

    Kadın adamakıllı sükunet bulmuş gibiydi. Eli fazlaca titremese hatta sigara bile içecekti.

    Delikanlı yine piposunu içiyor, fakat artık kadının dizlerine bakamıyordu.

    Profesör evde kendini bekleyen tombalak karısıyla şimdi her zamankinden çok sevdiği penbe yanaklı evlatlarını düşünüyordu.

    Kasaba gelince, o biraz evvel adadığı üç kurbanı ikiye indirmek için vicdanını dolandırmakla meşguldü. Bunda muvaffak da oldu. Hatta öyle ki, Büyükada'nın ışıkları göründüğü zaman bu iki kurban da bire inmiş bulunuyordu. Hem artık onu da kurban bayramında kesecekti.

    Motordan ilk atlayan profesör oldu.

    Onu esmer delikanlı takip etti. Islıkla oynak bir samba çalıyordu.

    Kasap koşa koşa, zıplaya zıplaya bir çocuk gibi uçup gitti.

    Sarışın kadın en sona kalmıştı. İnip kalkan motordan bir türlü rıhtıma atlamaya cesaret edemiyordu. Çımacı ona elini uzatmak istedi. Fakat bu ter kokulu, hırpani adamın elini tutmamak için acemi bir sıçrayışla kendini rıhtıma atıp dik ökçelerinin üstünde pür azamet uzaklaştı.

    devam edecek..........

Benzer Konular

  1. Ahmet Taner Kışlalı'dan.....
    mopsy Tarafından Destekliyoruz, Alkışlıyoruz Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 10-11-2009, 11:13 PM
  2. Ahmet Taner Kışlalı
    carpediemcan Tarafından Biyografi (Yaşam Öyküsü) Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 17-10-2008, 04:47 PM
  3. milli karatecimiz HALDUN ALAGAŞ
    iSyAnBuL Tarafından Dövüş Sporları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 19-09-2007, 10:34 AM
Yukarı Çık