MERHABA!

Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

Hasbelkader ya da bir yanlışlıktan ötürü memur ailelerinden birinde dünyaya gelmiş, güzel, hoş kızlardandı. Ne çeyizi, ne umutları, ne de sevilmek, anlaşılmak, fark edilmek, zengin ve şeçkin bir koca bulmak gibi ümitleri vardı ve bayındırlık bakanlığındaki bir memurla evleniyordu.

Çok şık giyinemeyeceğinden sade bir şekilde giyindi. Fakat sanki yanlış istasyonda inmiş biri gibi mutsuzdu. Çünkü kadınların arasında ne kast sınıfı, ne rütbe vardı. Asalet, aile yerine güzellik, zerafet, çekicilik konuşuluyordu. Doğal güzellik, neyin şık olduğunu içgüdüyle bilmek, esnek bir zekâ hiyerarşiydi ve sıradan kadınları en zarif hanımefendilerle eşdeğer yapıyordu.

Kız, mütemadiyen kendini lüks ve güzel bir yaşam için doğmuş addediyordu. Evinin fakirliğinden, duvarların perişan görünümünden, eskimiş koltuklardan, çirkin perdelerden yakınıyordu. Onun güzelliğindeki başka bir kızın asla bilmediği tüm bu şeyler ona işkence ediyor, öfkelendiriyordu. Basit ev işlerini yapan İngiliz köylü, umutsuz pişmanlığını uyandırdı ve hayallerini dağıttı. Bronz uzun kollu şamdanların aydınlattığı oryantal duvar halılarıyla kaplı sessiz koridorlar, sıcak sobanın ateşiyle kocaman koltuklarda uyuklayan iki uşak hayal etti. Paha biçilmez ipek halılar, mobilyalarla döşeli büyük salonlar ve beş çaylarında samimi dostlarla ve tüm kadınların kıskandığı ünlü erkeklerle sohbet edilecek koketsi, parfüm kokulu odaları düşündü.

Üç gündür değiştirilmemiş bir masa örtüsünün örtülü olduğu yuvarlak masaya, kocasının tam karşısına oturduğunda, eşi çorba tenceresinin kapağını açıp, “ oh, bundan daha güzel bir şey bilmiyorum” dedi. Kız, gümüş takımlarla, zarif akşam yemeklerini, esrarlı ormanlarda renkli kuşların uçtuğu antika duvar halıları, harika tabaklarda sunulan lezzetli yemeklerle, bıldırcın kanadı veya alabalığın pembe etini yerken, fısıltıyla söylenen iltifatları bir sfenks gibi gülümseyerek dinlediğini hayal etti.

Ne elbisesi, ne bir mücevheri vardı. Ama bunlar için yaratıldığını düşünmeyi seviyordu, kıskanılmak, beğenilmek, aranmak istiyordu.

Manastırda zengin bir eski okul arkadaşı vardı ama onu gidip görmeyi istemiyordu çünkü döndüğünde çok üzülüyordu.

Fakat bir akşam, kocası eve zafer kazanmış gibi bir havayla ve elinde büyük bir zarfla geldi.

“Burada senin için bir şey var”

Zarfı yırttı, içindeki davetiyede şunlar yazılıydı:

“Bayındırlık bakanlığı.... Madam ve Mösyö Loisel'i 18 Ocak Pazartesi akşamı bakanlık sarayındaki baloya şeref vermenizi rica eder…”

Kocasının umduğu gibi sevinmek yerine, davetiyeyi masaya koyarak mırıldandı:

“ Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Fakat hayatım, sevineceğini sanmıştım, hiç dışarı çıkmıyorsun ve bu iyi bir fırsat, bunu alana kadar korkunç sıkıntı çektim, herkes gitmek istiyordu, tüm memurlara vermiyorlar, seçiyorlar, tüm ekâbir orada olacak”

Kadın ona kızgın bir bakışla baktı ve: “ sırtıma ne giymemi istiyorsun?”

Bu konuda hiç fikri yoktu, kekeledi.

“ Neden, tiyatroya giderken giydiğin elbise bence çok güzel…”

Karısının ağladığını görünce durdu, dikkati dağıldı, Kadının göz pınarlarından, dudaklarının kenarına iki koca damla yaş akıyordu. Adam kekeledi.

“Mesele ne? Mesele ne?”

Fakat müthiş bir çabayla kadın kendini tuttu ve ıslak yanaklarını silerken, sakin bir sesle:

“ Hiçbir şey, sadece sırtıma giyecek bir elbisem yok, bu baloya gidemem, davetiyeyi karısının benden daha güzel giysileri olan bir arkadaşına ver”

Adam çok mutsuz görünüyordu, Cevap verdi“ Tamam, Mathilde, bakalım…başka yerlerde de giyebileceğin, basit bir elbise kaça çıkar?”

Kadın, birkaç saniye kafasında hesap yapmaya başladı, aynı zamanda kocasının pahalı bulup, korkup, reddemeyeceği bir miktar bulmayı düşünüyordu.

Sonunda tereddüt ederek cevapladı: “tam olarak bilmiyorum ama dörtyüz franka halledebilirim sanırım”

Adam biraz sarardı çünkü gelecek yaz Nanteree ovasında arkadaşlarıyla ava gitmek için bir tüfek için aynı miktarı düşünüyordu. Fakat “ tamam sana 400 frank vereceğim, güzel bir elbise diktirmeye çalış” dedi…

Balo günü yaklaştı, elbisesi de hazırdı ama Madame Loisel üzgün, endişeli görünüyordu, bir akşam kocası sordu:

“Mesele nedir? Son üç gündür çok üzgün görünüyorsun”

Ve kadın yanıtladı:

“ Tek parça bile mücevherim yok, takacak tek süsüm yok, yoksul biri gibi duracağım, baloya gitmesem daha iyi”

Kocası “ bu sene çok moda, çiçek takabilirsin, on franka iki, üç muhteşem gül alabilirsin”

Kadın ikna olmamıştı:

“Olmaz, diğer zengin kadınların yanında fakir gözükmek kadar küçük düşürücü bir şey olamaz.”

Kocası bağırdı “Ne aptalsın! Arkadaşın Madam Forestier’e gidip, birkaç mücevherini ödünç vermesini istesene. Bunu isteyecek kadar samimiyetin var.”

Kadın sevinçle çığlık attı.

“Doğru, hiç aklıma gelmemişti!”

Ertesi gün dostuna gitti ve biraz sıkılarak ricasını söyledi.

Madam Forestier, aynalı gardrobunu açtı, büyük bir mücevher kutusu alıp, getirdi. Kapağını açtı ve

“ Seç hayatım” dedi.

Kadın önce birkaç bileziğe baktı, sonra inci bir kolyeye, sonra usta bir kuyumcunun elinden çıkmış, değerli taşlarla süslü bir haç takımına, takıları aynanın önünde denedi. Karar veremiyordu.

“Başka bir şeyin yok mu?”

“ Var, biraz daha bak…senin neyi seveceğini bilmiyorum”

Birden siyah, saten bir kutunun içinde, süper bir elmas gerdanlık buldu. Kalp şeklindeydi. Eline aldığında elleri titriyordu. Boynuna taktı ve aynadaki aksinden çok mutlu oldu.

Biraz endişeyle, tereddüt ederek sordu

“ Bunu verebilir misin? Sadece bunu?”

“ Tabii ki, niye olmasın”

Kadın kollarını arkadaşının boynuna doladı, onu candan bir şekilde öptü ve hazinesiyle eve gitti.

Balo gecesi geldi çattı. Madame Louisel büyük sükse yaptı. Şıklığı, zerafeti, gülümseyişi ve neşesiyle oradaki hanımların hepsinden daha hoştu. Tüm erkekler ona bakıyor, ismini soruyor ve tanışmak istiyorlardı. Bakanlıktaki herkes onunla dansetmek istedi, bakanın kendisi bile onunla dans etti. Güzelliğinin yarattığı zaferi, bu başarısını unutup, zevkten sarhoş olmuş bir halde, neşeyle dans etti, ona karşı duyulan bu hayranlık, hürmet, duyguların uyanışı, duyduğu zafer hissi hepsi bir kadının yüreği için çok tatlıydı, bir mutluluk denizindeydi adeta.

Sabaha karşı dörtte balodan ayrıldı. Kocası ise eşleri balonun keyfini çıkartan üç adamla birlikte kuytu bir salonda uyukluyordu.

Kocası kadının omuzlarına şalını attı, alelâde, balodaki giysisiyle tam bir tezat olan bir şaldı, kadın bunu fark edip vücutlarını pahalı kürklere saran diğer kadınlar görmeden hemen oradan kaçmak istedi.

Kocası “bekle biraz, üşüteceksin, fayton çağırayım” diye onu durdurdu.

Fakat kadın dinlemedi ve hızla merdivenlerden aşağı indi, caddeye geldiklerinde fayton bulamadılar ve uzaktan geçen faytonlara seslenmeye çalıştılar.

Ümitsizce, soğuktan titreyerek Sen nehrine doğru yürüdüler, sonunda modası geçmiş, eskipüskü bir fayton buldular, fayton o kadar köhneydi ki gündüz görülmekten utanır gibi karanlık basmadan Paris’i dolaşmıyordu.

Fayton onları Rue de Martrys’teki evlerine götürdü, üzgün üzgün dairelerine çıktılar, kadın için her şey bitmişti, adama gelince ertesi sabah on’da bakanlıkta olması gerektiğini düşünüyordu.

Kadın bir kez daha güzelliğine bakmak için şalını atıp aynanın önüne geçti. Fakat aniden bir çığlık attı, gerdanlık boynunda yoktu!

Kocası yarı çıplak “ne oldu?” diye sordu.

Kadın kederle adama döndü.

“ Madam Forestier’in gerdanlığını kaybettim!”

Adam şaşkın ayağa kalktı.

“ Ne! Olamaz!”
Pelerininin ceplerine, yerlere, her yere baktılar ama gerdanlık yoktu.

" Balodan çıktığında boynunda olduğuna emin misin?"

" Evet, bakanlık sarayının antresindeyken boynumdaydı.."

" Ama yolda düşse sesini duyardık, faytonda olmalı."

" Herhalde, plakasını aldın mı?"

" Hayır ya sen?"

" Hayır!"

Dehşet içinde birbirlerine baktılar sonunda adam elbiselerini giydi.

" Yürüye yürüye tüm yola bakacağım, belki bulurum."

Kocası çıktı, kadının yatağına gidecek, şömineyi yakacak, düşünecek hali bile yoktu ve üzerinde balo kıyafetiyle bir koltuğa oturdu.

Saat yedi gibi kocası geri geldi, hiçbir şey bulamamıştı.

Karakola gitti, ödül vadeden bir ilan vermek için gazeteye gitti ve hiç umudu olmamasına karşın faytonculara da son çare olarak gitti.

Kadın bu korkunç felaketten önceki korkmuş, çılgın ruh haliyle bekliyordu.

Loisel, geceleyin bomboş, soluk bir benizle geldi, hiçbir şey bulamamıştı.

"Arkadaşına kolyenin kopçasının koptuğunu, tamire verdiğini yazarsın, böylece bulana kadar biraz zaman kazanırız."

Kadın kocasının söylediği gibi bir yazı gönderdi.

Haftanın sonunda tüm ümitleri bitmişti. Sanki beş yaş ihtiyarlaşmış olan Loisel şöyle dedi.

" Mücevheri nasıl telafi edeceğimizi düşünmeliyiz."

Ertesi gün gerdanlığın kutusunu alıp, üzerindeki adrese gittiler. Adam kayıtlarına baktı.

“ Hayır madam, bunu biz satmadık, sadece kutusunu biz yapıyoruz”

O kuyumcu senin, bu kuyumcu benim gittiler, ikisi de üzüntüden bitkindi, kaybolana benzeyen gerdanlığın aynısını bulmak istiyorlardı.

Sonunda Palais Royal’da kaybolan gerdanlığın neredeyse tıpatıp aynısını buldular, 40.000 franktı ama 36 franka alabileceklerdi.

Kuyumcuya gerdanlığı üç gün satmaması, bekletmesi için rica ettiler, ayrıca Şubat ayının sonuna kadar kayıp
gerdanlığı bulurlarsa, bunu 34 bin franka satın alması konusunda pazarlık yaptılar.

Loisel’e babasından kalan 18 bin frank vardı, gerisini de borç alacaktı.

Ondan 5, ötekinden 10, diğerinden beş bin frank borç aldı, fahiş fiyatlarla senetler imzaladı, tefecilere borçlandı, karşılayıp karşılayamayacağını bilemediği taahhütlere imza attı, başına gelecek, olabilecek tüm fiziksel ve ruhsal işkenceleri, dertleri, kara bulutları düşünüp korkuyordu, kuyumcunun dükkânına gitti ve otuz altı frankı tezgâhın üzerine saydı.

Madam Loisel, gerdanlığı arkadaşına geri götürdüğünde, kadın soğuk bir tavırla; “daha önce geri getirmen gerekirdi, ihtiyacım olabilirdi” dedi.

Korktuğu olmadı ve arkadaşı kutuyu açmadı, açıp da gerdanlığın değiştiğini fark etse ne derdi? Madam Loisel’i hırsız yerine koyar mıydı?

Bundan sonra, Madam Loisel, muhtaç, yoksul insanların korkunç tecrübelerini yaşamaya koyuldu. Yine de payına düşene oldukça cesurca katlandı. Bu korkunç borç ödenmeliydi, hizmetçilerine yol verdiler, evlerinden taşındılar ve tavan arasında bir oda kiraladılar.

Kadın, ağır ev işleri ne demekmiş öğrenmek zorunda kaldı. O zarif parmakları, gül pembesi tırnaklarıyla bulaşıkları, yağlı kapları, tavaları, eski püskü çarşafları, giysilerini kendi yıkadı, her katta nefes alarak kova kova su götürüp, su taşıdı ve sıradan biri gibi giyinmeye başladı, kolunda bir sepetle manava, kasaba gidip, üç kuruş için pazarlık yapıyordu. Her ay birkaç senet ödediler, kimisini ertelettiler, yeni borçlar aldılar.

Kocası akşamları bir tüccar için ek iş yaptı ve gece geç saatlerde sayfası 5 kuruşa yazılar yazdı.

Bu durum on yıl böyle sürdü. On yılın sonunda tüm borçlarını, faizleriyle birlikte ödemişlerdi.

Artık Madam Loisel yaşlı biri gibi duruyordu, küf kokulu saçları, kırmızı elleriyle, kaba, zor ev işleri yapan temizlikçi kadınlara benzemişti, yerleri silerken kocasıyla yüksek sesle konuşuyor ama kocası ofisteyken, pencerenin kenarına oturup, güzelliğini, herkesin kendisine nasıl hayranlık duyduğunu ve o güzel balo gecesini hatırlıyordu.

Gerdanlığı kaybetmeseydi ne olurdu? Kim bilebilir? Kim bilebilir? Hayat ne kadar tuhaf ve değişkendi! Ufacık bir şey insanı yıkabiliyordu.

Bir Pazar günü, haftalarca süren işten sonra, değişiklik olsun diye Champs Elysee’ye gittiğinde, yanında çocuğuyla gezen bir kadına rastladı, bu Madam Forestier’di hâlâ genç, hâlâ güzel, hâlâ cazibeliydi.

Madam Loisel duygulandı, onunla konuşsa mıydı? Artık her şeyi ödediğine göre onunla konuşabilir, her şeyi anlatabilirdi. Neden olmasın? Kadının yanına gitti.

“İyi günler Jeanne”

Diğeri bu alelâde görünümlü ev kadının kendisine böyle samimi seslenmesinden şaşırdı, kadını tanımamıştı.

“ fakat Madame galiba yanlışınız var, ben sizi tanımıyorum...”

“Hayır benim, Mathilde Loisel..”

Arkadaşı bir çığlık attı.

“Ah, zavallı Mathilde’ciğim ne kadar değişmişsin!”

“ Evet son görüştüğümüzden bu yana çok zor bir hayatım oldu ve çok yoksulluk çektik ve bu senin yüzünden oldu!”

“Benim yüzümden mi? Nasıl?”

“Bakanlık balosunda takmam için ödünç verdiğin elmas gerdanlığı hatırladın mı?”

“ Evet, eee…”

“ Şey, ben onu kaybettim”

“ Nasıl olur? Bana geri verdin ya?”

“ Sana tıpatıp aynısını alıp getirdim ve ödemek tam 10 yılımızı aldı, bizim gibi pek bir şeyi olmayan birileri için bunun kolay olmadığını anlamalısın, sonunda ödedik ve çok memnunum.”

Madam Forestier durdu.

“ Benim gerdanlığımın yerine koymak için elmas bir gerdanlık aldığını mı söylüyorsun?”

“ Evet o gün fark etmedin, birbirine çok benziyorlardı”

Kadın gururlu ve samimi bir şekilde gülümsedi. Madam Forestier çok duygulanmıştı, kadının ellerini avucunun içine aldı.

“ Ah, benim zavallı Mathilde’ciğim, benim gerdanlığım sahteydi, en fazla beşyüz frank ederdi!”

Çev: Müjde Dural