MERHABA!

Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

Erkekler, bazen bekarlıklarını anımsayarak yaptıkları gibi yanlarına karılarını almadan, yanlız kendi başlarına toplanmış evli erkekler, eski dostlar arasında yenen bir akşam yemeğinin sonu idi. Uzun uzun yeniyor, bol bol içiliyordu. Herşeyden söz ediliyor, eski ve hoş anılar, ister istemez yüzleri gülümseten ve ruhu titreten o sıcak anılar yoklanıyordu. Örneğin şöyle deniyordu:
-Anımsıyor musun, Georges? Hani şu Monmartrelı iki kızla Saint-German'e gezmeye gitmiştik.
Sonra şu veya bu noktalar, hala hoşa giden bin türlü küçük şeyler bulunup çıkarılıyordu.
Söz, evlenme konusuna geldi ve herkes içten bir edayla: "Ah, bu aklım önce de olsaydı!.." dedi. Georges Duportin şunu da ekledi: "İnsan ne de kolay tuzağa düşüyor. İlkin hiç evlenmemeyi aklına koymuştur. Sonra, ilkyaz gelir, kır gezmesine gidilir, hava sıcaktır; ilkyaz güzel, çayırlar çiçeklenmiştir; tanıdıkların evinde bir kıza rastlanır...Ne sihirdir ne keramet, iş olup bitiverir. Sonunda evli dönülür."
Pierre Letoile haykırdı: "Tamam, benim öyküm bu işte: Yalnızca kendine göre bazı farkları var..."
Arkadaşı sözünü kesti: "Yok, sen sızlanma, sen dünyanın en zarif kadınına sahipsin; güzel,sevimli, eşsiz bir kadına. Senin hepimizden talihli olduğun kesin."
O, yanıtladı:
-Bunda benim bir emeğim yok ki;
-O da ne demek?
-Karımın eşsizliği doğru; ama ben kendisini istemeye istemeye aldım.
-Yok canım!
-Evet, evet... Bakın anlatayım. Otuz beş yaşımdaydım. Asılmak ne kadar aklıma gelmezse, evlenmek de o kadar gelmiyordu, sefamdaydım.
Mayısta Normandie'ye, amcaoğlu Simon d'Erobel'in düğününe çağrıldım. Bu tam bir Normandie düğünü oldu. Akşamın beşinde sofraya oturuldu. Saat on birde hala yemek yeniyordu. Görenek öyle olduğu için beni Marmazel Dumoulin adında bir kıza, emekli bir albayın genç, sarışın, asker tavırlı, iyice serpilmiş, pervasız ve lafazan kızına eş yapmışlardı. Kız beni bütün gün elinin altında tuttu, bahçeye sürükledi, istesem de istemesem de dans ettirdi, yordu, bitirdi.
Kendi kendime: "Hadi bu günlük böyle olsun," diyordum; "Ama yarın savuşurum. Bu kadarı yeter."
Gece on bire doğru kadınlar odalarına çekildi. Erkekler, içerek sigara tüttürmek veya sigara tüttürerek içmek için -nasıl derseniz öyle deyin- kaldılar.
Açık pencereden kır balosu görülüyordu. Kadın, erkek, kaba saba köylüler, kerevete dönüştürülmüş büyük bir yemek masasının üstünde kendilerine pek cılızca ayak uyduran iki keman ve bir klarnetle, yabanıl bir dans havası haykırarak halka biçiminde zıplıyorlardı. Köylülerin şarkı yaygaraları, bazen çalgıların sesini tümüyle bastırıyor ve çığlıklarla delik deşik olan çelimsiz müzik, dağınık nota parçaları halinde sanki gökten lime lime yere düşüyordu.
Alev saçan meşalelerle çevrili iki büyük fıçı, halka içki sunuyordu. İki adam, şarabın kırmızı çizgisiyle dupduru elma şarabınn altın çizgisinin süzüldüğü musluklara hemen uzatmak üzere, bardakları veya tasları bir teknede yıkamakla uğraşıyordu. Susayan oyuncular, dingin tavırlı yaşlılar, ter içinde kızlar üşüşüyorlar, gelişigüzel bir kap yakalamak ve diledikleri içkiyi, başlarını devirerek, lakır lakır dikmek için kollarını uzatıyorlardı. Bir masanın üzerinde ekmek, tereyağ, peynir ve domuz sucuğu vardı. Herkes ara ara ağzına bir lokma tıkıştırıyordu. Yıldızların ateşten tarlasının altında bu esaslı ve curcunalı düğün, seyrine doyulmaz bir şeydi ve insana yanaşıp o koca fıçıların göbeğinden içmek, katı ekmeği biraz tereyağı ve bir baş soğanla yeme iştihası veriyordu.
Eğlenceye katılmak için delice bir heves duydum ve arkadaşlarımdan ayrıldım. Olasılıkla, biraz sarhoştum; bunu söylemeliyim; fakat çok geçmeden fitil gibi oldum. Soluyan, güçlü kuvvetli bir köylü karısını elinden yakalamıştım. Onu gücüm tükeninceye kadar, deli deli zıplattım.
Sonra bir bardak şarap içtim ve başka bir çam yarması yakaladım. Arkasından serinlemek için bir tas dolusu elma şarabı yuvarladım ve yine tutaraklı gibi sıçramaya başladım.
Atılgandım. Delikanlılar, bir yandan öykünmeye çalışarak, bana hayran hayran bakıyorlar, bütün kızlar benimle dans etmek istiyorlar ve bir inek zerafetiyle hantal hantal zıplıyorlardı.
Sonunda döne döne, şarap bardağından elma şarabı bardağına geçe göçe, saar ikiye doğru, ayakta duramayacak kadar körkütük oldum.
Ne durumda bulunduğumun farkına vardım ve odama gitmek istedim. Şato, karanlık ve sessiz, uyuyordu. Kibritim yoktu. Herkes yatmıştı. Sofaya girince başım dönmeye başladı. Bir türlü tırabzanı bulamadım. Sonunda yoklaya yoklaya, raslantıyla ele geçirdim ve merdivenin ilk basamağına, biraz aklım başıma gelsin diye oturdum.
Odam, ikinci katta, soldan üçüncü kapıydı. Bunu unutmamış olmam bir mutluluktu. Bu anımsayışa güvenerek kolay kolay değilse de, yine kalktım ve kafamda hep gürültü yapmamak kaygısı, ellerim, düşmemek için, demir parmaklıklara yapışık, basamak basamak çıkmaya başladım.
Ayağım, basacağı yeri yalnızca üç dört kez şaşırdı: Ben de kapaklandım. Fakat kollarımın çabası ve istencimin gücü sayesinde teker meker yuvarlanmaktan korundum.
Sonunda ikinci kata vardım ve duvarları yoklayarak, gelişigüzel, koridora daldım. İşte bir kapı. "Bir" diye saydım. Fakat birdenbire bir baş dönmesi, duvardan ayırarak, bana acayip bir çember çevirtti ve öbür duvarı buldurdu. Eski yerime dosdoğru dönmek istedim. Geçiş, uzun ve yorucu oldu. Sonunda kıyıya geldim ve yeniden sakınarak ilerlemeye koyuldum ve başka bir kapıya rasladım. Aldanmadığıma emin olmak için seslice "İki" diye saydım ve yürümeyi sürdürdüm. Sonunda üçüncü kapıyı da buldum ve: "Üç" dedim; " işte geldik." Anahtarı çevirdim. Kapı açıldı. Başımın yerinde olmamasına karşın şöyle düşünüyordum: " Madem ki açıldı; demek burası benimdir." Kapıyı yavaşça kapadıktan sonra karanlıkta ilerledim.
Yumuşak bir şeye çarpttım: Uzun koltuğum. Hemen üstüne uzandım.
Bu durumda komodini, şamdanı, kibriti aramaya kalkışamazdım. Bu en az iki saat isterdi. Soyunmak da bi o kadar sürerdi. Belki de beceremezdim. Onun için vazgeçtim.
Yalnızca potinlerimi çıkardım. Beni boğan yeleğimi çözdüm. Pantolonumu gevşettim ve derin bir uykuya daldım.
Bu, kuşku yok, uzun sürmüştü. Yanıbaşımda çınlayan bir sesle ansızın uyandım. "Ne? Tembel kız, hala yataktasın ha? Biliyor musun, saat on!" Bir kadın sesi yanıt verdi: "Ne çabuk on olmuş; dün öyle yorulmuşum ki!" Bu konuşmanın ne demek olduğunu şaşkın şaşkın düşünüyordum.
Kafam, henüz koyu bir sisin içinde, yalpa vuruyordu.
Birinci ses yine: "Perdeleri açayım" dedi.
Bana doğru gelen ayak seslerini duydum. Ne yapacağımı bilmez bir durumda kalkıp oturdum. Başıma bir el dokundu. Şiddetle silkindim. Ses hızlı hızlı: " Kim o?" diye sordu. Yanıt vermekten sakındım. İki öfkeli bilek beni yakaladı. Ben de birini kavradım ve aramızda korkunç bir boğuşma başladı. Eşyaları devirerek, duvarlar çarparak yuvarlanıyorduk.
Kadın sesi, yırtılırcasına haykırıyordu: "Yardım edin! Yardım edin!"
Hizmetçiler koşuştu, komşular, ne olduğunu anlayamayan kadınlar yetişti. Pencereler açıldı, perdeler çekildi; Albay Dumoulin'le boğaz boğazaydık.
Kızının yatağının yanında uyumuşum.
Bizi ayırdıkları zaman, şaşkınlıktan iyice sersemlemiş, odama kaçtım. Kapıyı kilitledim ve ayaklarımı bir sandalyenin üzerine koyarak oturdum. Potinlerim kızın odasında kalmıştı.
Bütün şatodan büyük bir uğultu geliyordu. Kapılar açılıp kapanıyor; fısıltılar, hızlı hızlı gidip gelmeler duyuluyordu.
Yarım saat geçmeden kapıma vuruldu. " Kim o?" diye seslendim. Amcamdı; dünkü güveyinin babası. Kalkıp açtım.
Kızmıştı, sapsarıydı. Bana sert davrandı. "Evimde terbiyesizlik ettin; anlıyor musun?" dedi. Sonra daha yumuşak bir tavırla ekledi: "Aptal çapkın sabahın onunda kendini yakalattın; Olacak şey mi bu? Hemen... iş biter bitmez sıvışacak yerde odada kütük gibi uyudun!"
"Fakat amca," diye haykırdım; "size ant içerim ki bir şey olmadı... Sarhoşlukla kapıyı şaşırmışım."
O, omuzlarını kaldırdı: "Hadi, hadi, saçmalama!" Ben de elimi kaldırdım: "Namusum üzerine ant içerim." Amcam yine: "E, doğallıkla," dedi! "Sana böyle söylemek düşer."
Bu kez ben kızdım ve kendisine bütün aksiliği anlattım. Neye inanacağını kestiremeyerek yüzüme bön bön bakıyordu.
Sonra çıkıp albayla konuşmaya gitti.
Ayrıca bir tür analar mahkemesi de kurulduğunu, durumun bazı yönlerinin orada inceleneceğini öğrendim.
Amcam bir saat sonra döndü, bir yargıç tavrıyla oturdu ve başladı: "İşin aslı ne olursa olsun, senin için bir tek kurtuluş yolu görüyorum; o da Matmazel Dumoulin'le evlenmek."
Yerimden dehşetle fırladım:
-İşte bu olamaz!
O ciddi bir tavırla sordu: "Ya ne yapmayı kuruyorsun?"
Düşünmeden yanıt verdim: "Çekip gitmeyi...Potinlerimi versinler de..."
Amcam: "Şakayı bırakalım lütfen," dedi; "Albay seni görür görmez kafanı patlatacak. Boş yere korkutmadığına da emin olabilirsin. Kendisine bir düellodan söz edecek oldum. 'Hayır, size beynini deleceğim diyorum.' yanıtını verdi. Şimdi işi başka bir görüşle inceleyelim.
Ya sen bu çocuğu aldatmışsındır; o taktirde yazık kalıbına oğlum; çünkü bu kızlara yapılmaz.
Yahut da, dediğin gibi, sarhoşlukla sen aldanmışsındır; yine yazık kalıbına; çünkü bu kadar ahmakça durumlara düşülmez. Ne yanından baksan zavallı kızın adı çıktı. Çünkü sarhoş laflarına kimse kulak asmaz. Bu işte asıl kurban, tek kurban odur. Düşün."
Ben arkasından: " Siz ne derseniz deyin; evlenmeyeceğim işte!" diye bağırırken amcam çıkıp gitti.
Yine bir saat yalnız kaldım.
Bu kez yengem geldi. Ağlıyordu. Düşünülen şeylerin hepsini sayıp döktü. Yanıldığıma inanan yoktu. Kızın böyle bir evde kapısını kilitlemeyi unutması olası görülmüyordu. Albay onu dövmüştü. Kız sabahtan beri hıçkırıyordu. Örtbas edilmez koca bir rezalet çıkmıştı.
Yengeciğim: "Sen yine onu iste," diyordu; "belki de koşullar görüşülürken işin içinden sıyrılmana bir yol bulunur."
Bu sözü bana rahat bir soluk aldırdı. Yazıp kızı istemeye razı oldum. Bir saat sonra Paris'e dönüyordum.
Ertesi gün isteğimin kabul edildiğini haber aldım.
Üç hafta içinde, bir şeytanlık bulamadan, bir mızıkçılık çıkaramadan, kağıtlar asılmış, çağrılıklar gönderilmiş, sözleşme imzalanmıştı. Bir pazartesi sabahı kendimi, ışıklar yakılmış bir kilisenin okuyuculara ayrılmış yerinde, bir genç kızın yanında buldum. Ben kendisiyle evlenmeye razı olduğumu, bunun ikimizden biri ölünceye kadar süreceğini belediye başkanına söylerken o ağlıyordu. Kızı o günden beri görmemiştim. Şimdi kusur arayıcı bir şaşkınlıkla yan yan ona bakıyordum. Çirkin değildi. Ama hiç mi hiç. Kendi kendime: "İşte her gününü gülmekle geçiremeyecek biri" diyordum.
O, akşama kadar bana bir kez bakmadığı gibi bir söz de söylemedi.
Gece yarısına doğru, kendisine kararlarımı bildirmek niyetiyle, gelin odasına gittim. Çünkü artık efendi bendim.
Onu gündüzki gibi giyinmiş, rengi soluk ve gözleri kırmızı, bir koltukta oturuyor buldum. Hemen ayağa kalktı ve ciddi bir tavırla bana doğru gelerek: "Efendim," dedi; "ne isterseniz yapmaya hazırım. Hatta kendimi öldürmeye bile."
Albayın kızı, bu kahramanca tavrıyla son derece güzeldi. Hakkım olduğu için kendisini kucakladım.
Arkasından tavlanmış olmadığımı da anladım.
İşte beş yıldır evliyim. Hem hiç de pişman değilim.
Pierre Letoile sustu. Arkadaşları gülüyorlardı. İçlerinden biri: "Evlenme, piyangodur," dedi; "numaraları asla seçmemeli; raslantıyla seçilenler, en iyileridir."
Bir başkası da şu sonucu çıkardı: "Evet ama, Pierre'in numarasını sarhoşlar tanrısının çektiğini de unutmayın."

Çevirenler: Nermin Sankur, Enver Behiç Koryak