MERHABA!

Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

Albay Laporte:
- Vallahi, dedi, yaşlıyım, damlalıyım ve bacaklarım kazık gibi kaskatıdır ama bir kadın, güzel bir kadın bana iğne deliğinden geçmemi buyursa, tıpkı bir cambaz çemberden geçer gibi atılıvereceğimi umarım. Ben böyle öleceğim işte. Kanımda var, ne yapayım? Ben yaşlı bir çapkın, eski okuldan yaşlı bir çapkınım. Bir kadın, güzel bir kadın görmek, beni çizmelerime kadar titretir.

Zaten biz, baylar, Fransa'da az çok hep öyleyiz. Yeryüzünde gerçekten asıl koruyucuları olduğumuz din bir yana atıldıysa da biz yine şövalye, aşk ve serüven şövalyesi kalıyoruz.
Kadına gelince onu kimse yüreklerimizden atamaz. O oradadır, orada kalacaktır. Onu severiz, seveceğiz; Avrupa haritasında bir Fransa bulundukça onun için her deliliği yapacağız. Fransa, bir gözbağcılığına uğrayıp sır olsa bile Fransızlar hep kalacaktır.

Ben bir kadının, güzel bir kadının gözleri önünde kendimi her şeyi yapabilecek güçte bulurum. Kadın bakışının, aman Tanrım, damarlarımızı hemen ateşleyen o canım bakışın içime daldığını duyar duymaz, ne diyeyim? Hep dövüşmeye, ssavaşmaya, eşyaları kırmaya, herkesten güçlü, herkesten yiğit, atılgan ve özverili olduğumu göstermeye can atarım.

Hem yalnızca ben öyle değilim. Bütün Fransız ordusunun benim gibi olduğuna ant içerim. İşin içine bir kadın, güzel bir kadın girdi mi, erden generale kadar hepimiz, hem de sonuna kadar, en önde gideriz. Jeanne d' Arc'ın bize eskiden neler yaptırdığını bir anımsayın. Bahse girerim ki Sedan'dan bir gün önce, Mareşal Mac-Mahon yaralandığı vakit komutayı bir kadın, güzel bir kadın ele alsaydı, alimallah, Prusyalıların hatlarını yarar... papuçlarını ellerine verirdik.
Paris'e bir Trochu değil, bir Sainte-Genevie gerekirdi.

Bir kadının önünde her şeyi yapabilecek güçte olduğumuzu gün gibi ortaya koyan küçük bir savaş öyküsünü hiç unutmam.
O vakit yüzbaşı, yalnızca bir yüzbaşıydım ve Prusyalıların dört yanını tuttuğu bir ülkenin ortasında geri çekilen bir uç birliğini komuta ediyordum. Kuşatılmıştık, kovalanıyorduk; açlık ve bitkinlikten ölüm haline gelmiş, çözülmüş, serseme dönmüştük.

Bu durumda ertesi gün çıkmadan Bar-sur-Tain'e varmamız gerekiyordu. Yoksa işimiz dumandı; yakayı ele verecek, boğazlanacaktık. O zaman kadar nasıl kurtulmuştuk? Hiç bilmiyorum. Önümüzde geceleyin alınacak on iki fersah, karda, kar altında ve aç karnına yürünecek on iki fersah vardı: " Bitti artık," diye düşünüyordum; " Benim zavalllı adamcağızlarım bu yolu dünyada sökemezler."

Yirmi dört saatten beri kimse bir şey yememişti. Bütün gün bir ambarda, daha az üşümek için birbirimize sokularak, konuşamaz ve kıpırdayamaz durumda, her yorgunlukta olduğu gibi dört yanımız ata ata, ikide bir sıçraya sıçraya uyuyarak saklanmıştık.
Daha saat beşte gece, karlı havaların uçuk gecesi başlamıştı. Adamlarımı sarsaladım. Birçokları, kımıldayacak veya ayakta duracak güçten bile yoksun, soğuktan ve her şeyden oynak yerleri katılmış, kalkmak istemiyorlardı.

Önümüz ova, kocaman bir örtü biçiminde çırçıplak bir ovaydı ve üzerine kar yağıyordu. Herşeyi ağır, donmuş, kalın bir ölüm mantosunun, yünleri buzdan bir şiltenin altında yok eden bu beyaz yumaklar, bir perde gibi, yere iniyor, iniyordu. Sanki dünyanın sonu gelmişti.

- Haydi çocuklar yola!
Onlar hep buna, yukarıdan düşen bu beyaz toza bakıyor ve sanki şöyle düşünüyorlardı:
- Artık bu kadarı da fazla, burada ölmek daha iyi!
O vakit tabancamı çektim:
- Kim yan çizerse yakarım!

Hepsi de bacakları aşınmış insanlar gibi güçlükle yürümeye başladılar.
İçlerinden dördünü, çevre kollamak üzere, üç yüz metre ileriye gönderdim.
Gerisi, topluca ve karmakarışık, yorgunluktan sallanarak, adım adım, onların ardına düştü. En sağlamları, ayak sürüyenleri... Arkalarından süngüyle dürtmek buyruğunu vererek, en arkaya koydum.

Kar, bizi canlı canlı gömecek gibiydi. Başlıkları ve karputları, hiç erimeden, pudralıyor.. hepimizi gulyabanilere, bir tür tükenmiş, ölmüş asker hayaletlerine çeviriyordu.
Kendi kendime: " Dünyada kurtulamayız," diyordum; "meğer ki bir mucize ola."
Bazen, yürüyemeyenler dolayısıyla bir iki dakika duruluyordu. O zaman karın belli belirsiz sürtüşmesinden, bütün bu düşen yumakların kaynaşmasının, birbirine girmesinin çıkardığı hemen hemen sezilmez uğultudan başka bir şey duyulmuyordu.
Bazı adamlar silkiniyor, öbürleri hiç kımıldamıyordu.

Sonra yürüme komutu veriyordum. Tüfekler yeniden omuzlara biniyor ve bitkinliğin son derecesiyle yine yürüyüşe geçiliyordu.
Ansızın gözcüler geri geldi. Bir şey onları kuşkulandırmıştı. İlerimizde konuşulduğunu işitmişlerdi. Altı erle bir çavuş gönderdim ve bekledim.
Birden ince bir çığlık, bir kadın çığlığı, karların ağır sessizliğini yırttı. Birkaç dakika sonra da bana iki tutsak, bir yaşlı erkekle bir genç kız kız getirdiler.
Kendilerini alçak sesle sorguya çektim. Akşam evlerine giren sarhoş Prusyalılardan kaçıyorlardı. Baba, kızı nedeniyle, korkmuştu. Her ikisi de, hizmetçilerine bile haber vermeden, karanlıkta savuşmuşlardı.

Bunların kentsoylu, hatta daha yüksek tabakadan olduklarını hemen anladım. Kendilerine:
- Bizimle gelirsiniz; dedim.
Yine yola düzüldük. Yaşlı, yöreyi bildiği için, kılavuzluk ediyordu. Kar durdu ve yıldızlar göründü. Soğuk da büsbütün arttı.
Babasının koluna dayanan genç kız, aksak aksak adımlarla zor yürüyordu. Birkaç kez "Artık ayaklarımı duymuyorum" diye mırıldandı. Bu zavallı kadıncağızı böyle karlarda sürükleniyor görmekle ondan çok tasalanıyordum.

Birden durdu:
- Baba, dedi; o kadar yorgunum ki artık ileri gidemeyeceğim.
Yaşlı adam onu sırtlamak istedi, fakat yerinden bile kaldıramadı. Kız oflayarak yere çöktü.
Çevrelerinde bir halka oluşmuştu. Bana gelince, ne yapacağımı kestiremeden, bu adamla bu çocuğu böyle bırakmaya da karar veremeden, ortada ayaklarımı yere vuruyordum.
Ansızın, erlerimden biri, kendisine " Pratik" adı takılan bir Paris'li:
- Bana bakın arkadaşlar, dedi; bu bayanı taşımalıyız; yoksa, alimallah, bize Fransız demezler.
Tanrı bağışlasın, sevinçten galiba sövdüm ve:
- Vallahi güzel öneri, çocuklar, dedim; bende sıraya girmek isterim.
Solda, karanlıkta hayal meyal, bir korunun ağaçları görünüyordu. Birkaç kişi koştu; çok geçmeden, teskere biçiminden bağlanmış bir demet dalla döndü. Pratik:
- Kardeşler; kim kaputunu veriyor? diye haykırdı; bir güzel kız için bu!

Erin önüne on kaput birden yağdı. Bir saniyede genç kız bu sıcak giysilerin içine yatırıldı ve altı omzun üstüne kaldırıldı. Ben sağdan birinciydim ve doğrusu, yükümden hoşnuttum.
Herkes birer kadeh şarap içmiş gibi daha şen ve daha canlı, yola düzüldü. Hatta şakalaşmalar bile duydum. Görüyorsunuz ya, Fransızları elektriklemeye bir kadın yetiyor.
Asker sıraya girmiş, canlanmış, coşkuya kapılmıştı. İlk çekilecek arkadaşın yerine geçmek üzere teskerenin arkasında sıra bekleyerek yürüyen yaşlı bir yedek er, işitebileceğim kadar yüksekçe bir sesle yanındakine:

- Ben, diye mırıldandı, artık delikanlı değilim; bununla birlikte kocamaz gönül bu. İnsan yine böyle coşuveriyor işte.
Sabahın üçüne kadar, hemen hemen mola vermeksizin ilerlendi. Sonra ansızın gözcüler yine geri geldi. Çarçabuk yatan birlik, artık karın üstünde belli belirsiz bir gölgeden başka bir şey değildi.
Alçak sesle komutlar verdim ve arkamda doldurulan tüfeklerin kuru ve madeni tıkırtısını duydum.

Çünkü aşağıda, ovanın ortasında garip bir şey kımıldanıyordu. Sanki kocaman bir hayvan koşuyor, bir yılan gibi uzuyor veya tostoparlak toplanıyor, bazen sağa, bazen sola atlayayım diyor, duruyor, sonra yine devinmeye başlıyordu.
Birden bu başıboş biçim yaklaştı. Sapıtıp yol arayan on iki Alman kargılı süvarisinin birbiri arkasından dört nala geldiklerini gördüm.
Artık o kadar yakındaydılar ki atların boğuk solumasını, silahların demir şakırtısını ve eyerlerin gıcırtısını iyice işitiyordum. Haykırdım:
Elli tüfek sesi, gecenin sessizliğini yok etti. Dört, beş ve arkasından bir tek patlama daha duyuldu. Yakılan barutun dumanı dağılınca da on iki adamın, dokuz beygirle birlikte düşmüş olduğu görüldü. Üç hayvan, deli bir koşuyla kaçıyor ve biri, ayağı üzengiye takılı kalan süvarisinin ölüsünü, habire sıçratarak, arkasında sürüklüyordu. Bir er arkamda korkunç bir kahkahayla güldü. Bir başkası:

- Karıları dul kaldı; dedi. Herhalde evliydi. Bir üçüncüsü de:
- Çok sürmez; diye tamamladı.
Teskereden bi baş çıkmıştı;
- Ne oluyor? dedi; çarpışma mı var?
Yanıt verdim.
- Bir şey değil, matmazel; on iki Prusyalıyı uğurladık!
- Zavallılar! diye mırıldandı. Fakat üşüdüğü için kaputların altında kayboldu.
Yine yürüyüş başladı. Uzun zaman gittik. Sonunda gökyüzü sarardı. Kar ağarıyor, aydınlanıyor, parıldamaya başlıyordu. Doğuda da pembe bir renk yayılıyordu. Uzak bir ses haykırdı:
- Kim o?
Bütün birlik durdu; ben kendimizi tanıtmak için ilerledim.
Fransız hatlarına gelmiştik.
Adamlarım karakolun önünden geçerken, kendisine tekmil vermiş olduğum atlı bir komutan, teskereyi görerek, çınlayan bir sesle sordu:
- Orada ne var?
Saçları dağınık, sarışın ve güler bir yüz, hemen görünerek yanıt verdi:
- Ben, komutanım!
Adamların arasında bir kahkaha koptu. Hepsinin yüreğini bir neşe dolaştı. Teskerenin yanında yürüyen Pratik, bunun üzerine, başlığını sallayarak avazı çıtığı kadar bağırdı:
- Yaşasın Fransa!

Bilmem neden, içim pek kabardı. Bunu o kadar güzel ve zarif bulmuştum.
Bana yurdu kurtarmışız, başka kimsenin yapamayacağını yapmışız, temiz ve yurtseverce bir iş başarmışız gibi geliyordu.

O küçük yüzü, bakın, hiç unutmayacağım. Hemen bana trampetçilerle borazancıları kaldırıp kaldırmamak konusunda bir şey sorsalardı, onların yerine her alaya birer güzel kız verilmesini önerirdim. Alimallah bu, Marseillaise çalmak kadar etkili olurdu. Hey Tanrım, albayın yanıbaşında böyle bir muska, bir canlı Meryem muskası, askere nasıl bir güç verirdi!
Bir iki saniye sustu. Sonra inanmış bir tavırla başını sallayarak yine:
- Ne olursa olsun, dedi; biz Fransızlar kadına bayılırız sonuçta.

http://www.karakutu.com/modules.php?...0585&view=next