MERHABA!

Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

M. Mathieu d'Endolin:
-Bakın dedi; çulluklar bana çok acıklı bir savaş olayını anımsatır.
Cormeil yakınlarındaki yerimi bilirsiniz. Prusyalılar geldiği vakit orada oturuyordum.
Üst üste yıkımlarla aklını oynatmış kaçık bir komşum vardı. Daha yirmi yaşındayken bir ay içinde babasını, kocasını ve yeni doğan çocuğunu yitirmişti.

Ölüm bir eve bir kez girdi mi, kapıyı öğrenmiş gibi, vakitli vakitsiz boyuna gelir.
Zavallı taze, üzüntüyle yıldırım çarpmışa dönerek yatağa düştü, altı hafta sayıkladı. Sonra bu şiddetli bunalımın yerine dingin bir kesiklik gelince ancak yemek yiyebilerek, yalnızca gözlerini oynatarak kımıltısız kaldı. Kendisini ne vakit kaldırmak isteseler öldürüyorlarmış gibi haykırıyordu. Onun için yorganının altından yalnızca temizliğine bakmak ve şiltelerini alt üst etmek üzere çıkarılarak hep yatar bırakıldı.

Yanında yaşlı bir dadı kalıyor, ona vakit vakit su içiriyor yahut biraz soğuk et çiğnetiyordu. Bu umutsuz ruhta neler geçiyordu? Bunu kimse öğrenemedi. Çünkü o hiç konuşmadı. Ölenleri düşünüyor muydu? Bellibeşlı bir anısı olmadan üzünçlü düşler mi kuruyordu? Yoksa boşalan kafası akıntısız bir su gibi devinimsiz mi duruyordu?
Tam on beş yıl böyle kapalı ve kıpırdamaz kaldı.
Savaş başladı. Aralık ayının ilk günlerinde Prusyalılar Cormeil'e girdiler.

Bunu dünkü gibi anımsıyorum. Taşları çatlatacak kadar soğuk vardı. Ağır ve uygun adım atışlarını duyduğum zaman ben de damladan kımıldayamaz bir durumda, bir koltuğa seriliydim. Geçtiklerini penceremden gördüm.
Hepsi birbirinin aynı, kendilerine özgü o kukla devinimleriyle, arkası gelmeden geçiyorlardı. Sonra komutanlar, adamlarını halka dağıttılar. Bana on yedi kişi düştü. Komşu kadına, kaçığa da biri komutan, sert, hoyrat bir asker, gerçek bir bölük emeklisi olmak üzere on iki kişi verdiler.

İlk günlerde herşey olurunda gitti. Yandaki subaya hanımın hasta olduğu söylenmişti. O buna hiç aldırış etmedi. Fakat çok geçmeden bu hiç görünmeyen kadın onu kızdırdı. Hastalığı öğrenmek istedi. Ev sahibinin büyük bir üzüntüden sonra on beş yıldır yatalak olduğu yanıtını aldı. Kuşkusuz inanmadı ve zavallı akılsızın Prusyalıları görmemek, onlara laf söylememek, sürünmemek için gururundan kalkmadığı yargısına vardı.

Kadınla görüşmek istedi. Kendisini onun odasına götürdüler. Kaba bir tavırla:
-Sizden kalkmanızı ve görünmek için aşağı inmenizi rica edeceğim, bayan; dedi.
Kadın ona anlamsız gözlerini, boş gözlerini çevirdi ve yanıt vermedi.
Adam yine:
-Aşağılanmaya göz yummayacağım, dedi; eğer kendi isteğinizle kalkmazsanız elbette sizi tek başınıza gezdirmenin bir yolunu bulurum.
Kadın onu hiç görmemiş gibi hep kımıltısız bir işaret bile yapmadı.
Adam bu dingin susuşu yüksek bir nefret belirtisi sayarak kuduruyordu.
-Yarın inmezseniz...
Diye ekledi, sonra çıktı.

Ertesi gün yaşlı hizmetçi, ne yapacağını şaşırmış, onu giydirmek istedi. Fakat kaçık, tepinerek ulumaya başladı. Subay çarçabuk yukarı çıktı. Hizmetçi onun ayaklarına kapanarak haykırdı:
-İstemiyor, efendim, istemiyor. Kusuruna bakmayın; çok talihsizdir.
Asker, öfkesine karşın, onu adamlarıyla yataktan çıkartmaya cesaret edemeyerek kararsız duruyordu. Fakat ansızın gülmeye başladı ve birtakım Almanca komutlar verdi.
Çok geçmeden bir birliğin, yaralı götürür gibi bir şilte taşıyarak evden çıktığı görüldü. Hiç bozulmamış olan bu yatakta zavallı kaçık, hep sessiz, yatar bırakıldığı için olaylara karşı ilgisiz, rahat duruyordu. Adamın biri arkadan bir paket kadın giysisi götürüyordu.
Subay da ellerini ovuşturarak:
-Göreceğiz, diyordu; bakalım yalnız başınıza giyinip küçük bir gezinti yapabilir misiniz, yapamaz mısınız?

Sonra kafilenin Imauville ormanına doğru uzaklaştığı görüldü.
İki saat sonra yalnız askerler döndü.
Artık kaçığı kimse görmedi. Onu ne yapmışlardı? Nereye götürmüşlerdi? Kimse öğrenemedi.
Şimdi kar, ovayı ve ormanı donmuş köpükten bir kefene sararak gece gündüz yağıyordu. Kurtlar kapılarımıza kadar gelip uluyorlardı.
Bu mahvolmuş kadının düşüncesi hiç kafamdan çıkmıyordu. Bilgi almak için Prusya yönetimine birçok başvuruda bulundum.. Az kalsın kurşuna dizilecektim.
İlkyaz geldi. Alman ordusu uzaklaştı. Komşumun evi hep kapalıydı. Yollarda fırça gibi otlar bitiyordu.
Yaşlı hizmetçi kışın ölmüştü. Bu olayla artık uğraşan yoktu. Onu durmadan yalnızca ben düşünüyordum.

Bu kadını ne yapmışlardı? Ormanları aşarak kaçmış mıydı? Onu biryerde alıkoymuşlar, ağzından bir sözcük alamadan bir hastaneye mi kaldırmışlardı? Kuşkularımı hiçbir şey yanıtlayamıyordu. Fakat zaman yavaş yavaş yüreğimin üzüntüsünü uyuttu.
Böylece güz geldi ve çulluklar yığın yığın geçtiler. Damlam biraz ara verdiği için ormana kadar sürüklendim. Dört beş uzun gagalı kuş vurmuştum. Bir tane daha devirdimse de bu, dallarla dolu bir hendekte yitti. Almak için oraya inmek zorunda kaldım. Kuş bir ölü kafasının yanına düşmüştü. Birden kaçığın anısı göğsüme bir yumruk gibi indi. Bu yıkım yılında belki de birçok kimse bu ormanlarda can vermişti. Fakat bilmem neden ben o umarsız delinin başına rasladığıma emindim. Evet, emindim diyorum size.
Ve ansızın herşeyi anladım, keşfettim. Onlar onu o şiltenin üzerinde soğuk ve ıssız ormana bırakmışlardı. O da, değişmez düşüncesine bağlı, karların kalın ve hafif örtüsü altında kolunu bcağını kımıldatmadan kendini ölüme teslim etmişti.
Sonra onu kurtlar paralamıştı.

Kuşlar da, yırtılan yünüyle yuvalarını yapmışlardı.
Bu üzünç veren kemiği sakladım. Çocuklarımızın bundan böyle hiç savaş görmemeleri için yakarıyorum

http://www.karakutu.com/modules.php?...0585&view=next