2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 14 Toplam: 14
  1. #11
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    “her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden,
    ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı.
    çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir mâsum, gördüğü anda o’nu tanıyabilirdi.
    bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu.
    ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billûr kadehi boşaltmak gibi,
    her şeyi ebedîyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti”

    Ebedi Unutuş - İhsan Oktay Anar

  2. #12
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Bilge demkeşin anlattığına göre, fî tarihinde çok uzak bir ülkenin padişahına gelen kâhinler ona ülkesinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemişlerdi. Sözkonusu tehlike ise, bir yıl sonra doğacak olan ve kurduğu düşlerin hepsi bir anda gerçeğe dönüşüverecek bir çocuktan ibaretti. Öyle ki, çocuk eğer başkentteki bütün evlerin altın olduğunu düşünürse, evler gerçekten o anda altın oluverecekti. Bununla birlikte eğer padişahın fakir olduğunu düşünecek olursa sarayları, köşkleri, atlasları ve altınları o anda hiçliğe karışacak olan padişah parasız pulsuz biri olacaktı. Çocuğu doğar doğmaz öldürmek de olmazdı, çünkü kader artık bağlanmıştı. O hiçbirşey düşünmeyecek olursa, düşünülmedikleri için artık ne dünya ne de kendileri varolabilirlerdi. Bunları işitir işitmez dehşet içinde kalan padişahın emriyle sözkonusu çocuk aranıp bulunmuş ve kırk bir ilim üstadı olan doksan dokuz âlim, gerçek olan ne varsa ona öğretmeye başlamıştı, öyle ki, çocuk bu sayede sadece gerçek olanları düşünecek ve böylece âlemin nizamı aksamayacaktı. Fakat düş kurması yasaklandığı için sonunda bu çocuk mutsuz olmuştu. Onunla birlikte ülkenin de mutsuz olduğunu gören en yaşlı bilgin, günlerce düşündükten sonra nihayet bir çözüme ulaşmış ve çocuğa, düş kurmasının yasak olduğunu, ama insanların düş kurduğunu düşlemesine herhangi bir sakınca olmayacağını söyleyerek ona izni vermişti.
    İhtiyar demkeş, ademoğlunun gördüğü her rüyanın, kurduğu her düşün işte bu mutsuz çocuğun eseri olduğunu söyleyip hikayesini bitirdi.
    ...
    Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu...
    "Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
    Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:

    "Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.

    Puslu Kıtalar Atlası/İhsan Oktay Anar

  3. #13
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    YÂFES ÇELEBİ HAZRETLERİNİN
    GÖRÜLEBİLEN MENKIBELERİNDEN BAZILARININ
    BİLDİRİLMESİ HAKKINDADIR


    Kuledibi’ndcki Tanburlu kıraathanenin, çoğunlukla ariflerden. güngörmüşlerden, sohbet ve kelâm ehillerinden olan ahalisi, asırların tüketemediği bu yorgun dünyanın binbir halini yadedip onda baki kalan hoş ve nahoş sedalardan dem vururken, laf dönüp dolaşıp çoğu kez bir zamanların Yafes Çelebi’sine gelirdi. Râviyân ı ahbar ve nâ kilanı âsâr kâh hayretû minnet, kâh nefretü ibretle şunları rivayet ve hikâyet ederlerdi:

    Yâfes nam bu çelebi Tophanevî idi, bedesten esnafları onun Saraçhaneli olduğunu, mahlasının da Seyfi olduğunu nice sonra tellallarla ilan ve defterlerde beyan etmişlerse de sonuçta taşralı değil İstanbulî idi. Kazasker’deki demirciler çarşısında. Sultan Abdülaziz devri saltanatlarında bile onun adını hatırlayan ustalar çıkmıştı. Fakat hatırladıkları, çehrelerine öfkeden kan hücum etmesinden belli olur, o anda kendilerine yüz kuruş bile verilse meşum saydıkları o ismi ağızlarına almazlardı. Bu öfkenin sebeplerine dair rivayetler muhteliftir. Kılınç dövme sanatında asrının pîri kabul edilen Hacıkadınlı merhum Deli Bekir’den ikinci kalfası Kul Rıza’nın naklettiğine göre Yâfes Çelebi, daha ter bıyıklı, ayva tüylü, paluze tenli bir delikanlı iken kılınç dövme sanatına heves etmiş ve bunun için demircim r çarşısında Zekeriya Ustanın elini öptükten sonra çıraklığa kabul edilmişti. Örsü, çekici ve körüğü usûl vuran bir kudümcü gibi kullanmayı, kızgın demiri bir kadın gibi tavına getirmeyi, kılınç yumurtasını döverken efsunlu şarkıları uygun makamla okumayı, çeliğe öküz idrarında çifte su vermeyi ve kılına tizapla parlatmayı orada öğrendi. Mahareti kısa zamanda o kadar arttı ki, onun yaptığı bir yatağanı kullanan otuzikinci orta çorbacısı gazada hasmına hamaylı çekince, yani adamı sağ omuzundan belinin soluna kadar ikiye bölünce, gelip bu muhteşem silahı döven ustanın elini öpmek istedi. Fakat karşısına, Zûlfikâr’ın sırrına vakıf ak sakallı bir pir yerine, çıka çıka ayva tüylü bir cıvan çıktı. Sükûtu hayale uğrayan yeniçeri, yastıklı bıyıklarını burduktan sonra ona kesesinden tam kırkbir akçe bahşiş ihsan etti. Olay tez zamanda duyulunca, istikbal vaadeden bu genci esnaf şeyhi görmek istedi. Delikanlı ustasıyla gidip bu yaşlı adamın elini öptükten üç gün sonra, yiğitler, kethüdalar ve bizzat şeyh huzurunda gülbankı Allah Allah çekilip peşıcmali beline bağlandı, gediği bağışlandı, esnaf sandığından akçesi verilerek dükkânı açıldı. Gel gör ki ne olduysa bundan sonra oldu. Yâfes Çelebi’nin dükkânından önce semai, ardından sofyan,ve nihayet aksak usulde çekiç sesleri duyuldu.

    Aradan böylece lam bir hafta geçtikten sonra, hem de bir mübarek ramazan günü, çarşının ustaları, kalfaları, ayakçıları ve hadsiz hesapsız amelesi, lam da orucun başlarına vurduğu iftar öncesi saatlerde Yâfes Çelebi’nin dükkânına tuhaf bir kılınan asılmış olduğunu gördüler. Birdenbire hepsinin gözleri donuverdi. Çünkü erbabı, makası andıran bu tuhaf kılınan nasıl kullanılacağını hemen anlamıştı, iki elle kavranan bu silahın kabzası çekildiğinde namlusu tıpkı bir makas gibi ikiye ayrılıyor, hamle yapan rakip kılına bu sayede karşılamakla kalmıyor, kabza itilir itilmez kapanan namludaki kancalar sayesinde onu yakalıyordu da. Böylece zaptedilen rakip silahı kırmak ya da hasmın elinden düşürmek için, kılına ekseni etrafında çevirmek yetiyordu. Bu kepazeliği gören esnafın cinleri tepesine üşüşmüştü. Hele hele, onların sert tepkilerine önceden hazırlık yaptığından mıdır, Yâfes Çelebi’nin gürültüye pabuç bırakmadığını, dik kafalık edip yine bildiğini okuduğunu gördüklerinde küplere bindiler. İçlerinden biri koşup durumu hemen şeyhe bildirdi. O sırada hamamda olan şeyh, kethüda ve yigîtbaşlarını da yanına alıp çarşıya geldiğinde, kılına görür görmez yere yığılıverdi. Adamcağızın sol yanına inme inmişti. Ağız dalaşı bu nedenle arttıkça arttı. Bir peykeye yatırılan şeyh ona, ahretle iki elinin yakasında olacağını söylüyordu. Neden sonra ondan yanına yaklaşmasını istedi. Yâfes Çelebi kendisine emredileni yapar yapmaz, yattığı yerden şeyh, geleneksel usûlleri bırakarak bu mertlikle bağdaşmaz kılına er meydanına sokan kalleş ustanın suratına okkalı bir tokat patlatıp gediğini iptal elti. Örf ve âdetlere karşı gelip zanaare bid’at getiren Yâfes Çelebi’nin peştemali belinden böylece çözüldü.

    Fener’deki Sümbüllü meyhanenin müdavimlerinden ayyaş bir zai ise, lodosçular kethüdası Tavukpazarlı Koca Asım Paşazade Turşucu Hüseyin Efendi’nin kankardeşi merhum Gelenbeyî Salim Efendi’den başka bir rivayet nakletmiştir: Mezkur batakhanede, bu zatın beyanına göre Yâfes Çelebi, esnaf şeyhine inme inmesine sebep olmamış, ama ustası Zekeriya Efendi tarafından şu sözlerle azarlanmıştı:

    Kitab- ül Hiyel

  4. #14
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    “Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini ellerinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kollan kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz kolluk değneğini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini arttıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?”

    Sabık ustasının gönlünden koparıp ona verdiği tam yetmişûç akçeyle Yâfes Çelebi’nin, Galata’da bir sûre avarece sürttüğü, meyhanelerde yatıp külhanlarda uyandığı, kalyoncularla yiyip kopuklarla içtiği, ancak bu arada nasıl olduysa kapağı açılınca çalışan, demirden bir müzik kutusunun planlarını da çizdiği rivayet i mevsukadandır. Yeraltından çıkan madenleri bir yolunu bularak yumuşatıp, onlara gayrı tabii şekiller vererek kılınç, top, tüfenk adı altında satma hayallerinin, hayatındaki bu karanlık devirde onun zifiri külhan gecelerinin biricik süsü olduğu, ta Sultan Resad devrine kadar kıraathanelerde söylenegelmişti. Aklı fikri, akıllara durgunluk veren tasarılarını gerçekleştirmekteydi. Ancak, bir vatansever olduğunu ve amacının da padişaha yepyeni bir tebaa kazandırmaktan öteye gitmediğini söylüyordu. Dediğine göre bu tebaa, makinelerin tâ kendisiydi. Günün birinde, Taravlalı divanelerle bahse tutuşmuş ve onlara, padişahın huzuruna gün gelip sol elinde bir demir külçesi ve sağ elinde de planlarını güçbela çizdiği demirden müzik kutusuyla çıkacağını anlatmıştı. Eğer kısmet olur da bu gerçekleşirse, zât ı şahanelerine, bu nesnelerin her ikisinin de tabiatın bağrından kopartılmış birer demir parçası olduğunu, gel gör ki sol elindeki külçe insanoğlundan gelen her emre kayıtsız kalırken sağ elindekinin kendisine verilen emre uyduğunu, yani güzel bir nağme çaldığını söyleyecekti. Çünkü o bir makine, yani tabiatın esir edilmiş bir parçasıydı. Frenklerin mekanik diye adlandırdıkları hiyel ilmi de, tabiata emretmenin yegane yoluydu. Müzik kutusu haline soktuğu demir külçesine böylece şarkı söylemesini emreden hiyelci ise, elbette padişahın sadık bir bendesi olarak, gerçek bir büyücüydü.

    Kısacası hiyel ilmi, emirlere asla karşı gelmeyecek sadık köleleri, yani makineleri yaratma sanatıydı. Makineleri çalıştıran yedi tabiat kuvveti, hiç şüphesiz ki hiyel ilmi sayesinde insanların kudreti ve iktidarı olacaktı. Bu sözleri işiten Taravlalı divaneler ağaçlara tüneyen kargalarla birlikte Yafes Çelebi’ye kahkahalarla gülerlerken, içlerinden biri ona Deli Metrî adında bir feylesofun kitabını okumasını tavsiye etti. Madrabazlar da divanelerin tavsiye etliği bu kitabı bulup onun esrarını çözmeye çalışan bu düşküne el Cezeri’ye ait olduğunu ileri sürdükleri ve anlaşılmaz makine çizimleriyle dolu bir hiyel kitabını onbeş akçeye yutturdular. Vicdan sahipleri ise meyhanede onu, kucağında Ahmed bin Musa’ya ait bir hiyel kitabı olduğu halde sızmış durumda gördüklerinde yürekleri cız etti ve yirmibir akçeyi başlarının gözlerinin sadakası olarak kuşağına sıkıştırdılar. Ama o, bir külhanda ayılır ayılmaz bu parayı nereye sarfedecegini gayet iyi biliyordu. Akçelerin onunu, Frenkçede “ilmi hiyel” demek olan Mehhaniha adlı bir kitaba, geri kalanını ise bir okka rakı ile gerekli mezelere yatırmıştı.

    Ona az buçuk yardımı dokunmuş vicdan sahiplerinden Yorgancı Mikail Efendi’nin vaktiyle rivayet ettiğine göre Yâfes Çelebi, onbir akçe saydığı rakıyı akşama doğru yanladığında meyhane demkeşlcrle yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Bunların içinde dört Nizam ı Cedid neferi de vardı ki, yaptıkları iş, yani yeniçerilerin uğrak yeri olan bir meyhaneye gelmeleri akıl alır gibi değildi. Üstelik onbirinci ortanın içeri girmesi an meselesiydi. Çünkü bilindiği gibi, o devirlerde yeniçeriler ile talimli askerler birbirlerinin can düşmanıydılar. Çok geçmeden beklenen oldu ve bellerinde çifte piştov, çifte yatağanla; yüzlerinden pislik, ellerinden kan, ağızlarından küfür akan yeniçeri güruhu içeri girdi. Talimlileri farkedince şaşırdılar, ama onların ateşli silahlan olmadığım görünce hemen hepsi haince sırıttı. Başeskinin bir işaretiyle adamlardan biri kapıyı tuttu. Anlaşılan, talimli neferlerle kedi fareyle oynar gibi oynamak istiyorlardı. Kerevetlere çöküp rakılarım getirttiler. Böylece demlenirken bir yandan da efendimiz Sultan Selim i Salis Han Hazretlerine olmadık küfürler ediyor ve onun kurduğu Nizam i Cedid’in tüm neferlerinin mebun olduğunu söylüyorlardı. Talimliler ise cevap vermeye cesaret edemiyor, hatta adamakıllı yıldıklarından mıdır, ara sıra tasdik edercesine başlannı sallıyorlardı.

    Ama bu tavırları para etmedi. Rakıyla şarabı karıştırıp içtiği için gazaba gelen bir yeniçeri piştovunu çekti, üstelik horozunu kaldırıp tetiği istiğnaya bile aldıktan sonra, silahı talimlilerden birinin kafasına dayadı ve ondan, bir mebun olduğunu, gerekirse buradaki herkese verebileceğini söylemesini istedi. Beti benzi atan zavallı ise son çare olarak yatağanına davrandıysa da yeniçeri tetiğe asılır asılmaz kanlar içinde yere yığılıverdi. Gürültüyü seven katil, piştovuna barut hakkının iki mislini koyup namluya birkaç kurşun üst üste yerleştirdiğinden, adamcağızın kafasından eser kalmamış gibiydi. Ortalığın kan gölüne döndüğünü ve duvara et parçalarının yapıştığını görenlerin oracıkta içi kalktı, kan kırmızı misket, Bozcaada ve Ankona şarapları içenler başta olmak üzere pek çok kişi birer ikişer kusmaya başladı. Gözü dönmüş yeniçeri ise gâvur talimi yapanların sonunun bu olduğunu haykırıyor, tebaayı şahanenin kâfirlerden öğrenecek ilimleri olmadığını söylüyordu. Bu sözlerine meyhane ahalisinin pek o kadar inanmadığını içkili kafasıyla anık her nasılsa sezdiğinden, bir masada oturan üç Frenge dönüp bağırdı ve onlardan kendisini arzu etlikleri konuda imtihan etmelerini istedi. Beti benzi kül kesilen iki Frengin tersine üçüncüleri, bozuk bir lisanla katile, üçgenlerin iç açılan toplamının ne kadar olduğunu sordu.

    Gelgelelim bu sorunun muhatabı, meseleyi pek kavramış gibi değildi. Dörtyüz kuruş rüşvet verip marangozluktan yeniçeri ocağına geçen ilim irfan sahibi bir arkadaşı ona bu yüzden yardım etti: Parmağını talimli neferin kanına bandırıp yere birkaç üçgen çizerek adama üçgenin ve açının ne olduğunu kendi kafasınca göstermeye çalıştı. Ancak katil zihnini toparlamayı yine de başaramıyordu. Alt dudağı sarkmış, gözleri boşluğa bakar olmuştu. Sağı solu kolluyor ve kendisine cevabı fısıldayacak birinin çıkmasını bekliyordu. İşte lam da bu sırada Yâfes Çelebi’nin fısıltısını işitti. Ardından, mağrur bir sesle Frenge, “Bütün üçgenlerin iç açılan toplamı eşittir, yani yüz seksen … şeydir, parmaktır” dedi. Frenk cevabı kabul eder etmez yeniçeri, “Şimdi aldı mı herkes ağzının payını! Bizim küffardan öğrenecek bir şeyimiz yok!” diye bas bas bağırdı ve cevabı kendisine fısıldayan Yâfes Çelebi’yi masasına çağırıp ona yarım okka rakı söyledi.

    Sağ garipler devecisi Dörtboynuz Halil Efendi’den nakledildiğine göre, talimli neferi katleden onbirinci orta bases kişi Deli Abuzer Beşe, yevmiyesinin onda üçünün bahşişi daimi olarak kendisine verilmesi şanıyla Yâfes Çelebi’yi Tophane’nin Tersane Eminliği’ne bağlı olan kısmına dökümcü kalfası olarak aldırmıştı. Fakat rihtegânbaşı Abaza İsmail Dede’den, onun aklının fikrinin Mühendishane i Bahri’ye girip hiyel ilmini öğrenmekle olduğunu naklederler ki, doğrudur. Hakikat odur ki, Yâfes Çelebi, güllesi yerde defalarca sekip süvariyi telef eden moskof toplarının yapımına nezaret eden Frenk mühendisin gözüne girmeyi başarmıştı. Emrindeki adamların yetenekleri ölçüsünde başarılı olacağını ve padişah tarafından bu nispetle ödüllendirileceğini bilen Frenk de onbeş kuruş maaşla mühendishaneye girmesine önayak oldu. Tarihler Yâfes Çelebi’nin diğer talebeler kadar başarılı olamadığını kaydederler.

    Belki de akranları devlet ricalinin ve zadeganın yakınları olduğu için bu böyleydi. Ne olursa olsun, trigonometriyi, cebiri, yelken ve denge hesaplarını, balistiğin esaslarını burada öğrendi. Bir ara tüm varlığını, barut ve diğer patlayıcı maddelerin formüllerini incelemeye adadı. Bu iş için hamisi olan Frengin laboratuvarını kullanıyor, ama elbette içeride deneyler yapacağını değil, sağı solu silip süpüreceğini, imbikleri ovup tüpleri parlatacağını, fareleri teker teker telef edeceğini söylüyordu. Onun bu faaliyetleri konusunda rivayet muhteliftir. Kimileri suda patlayan maddeyi bizzat onun bulduğunu, kimileri ise sözkonusu maddenin Cezeri’ye ait kayıp bir hiyel kitabında uzun uzun anlatıldığını, Yâfes Çelebi’nin de koruyucusu Deli Abuzer Beşe’nin nüfuzunu kullanarak bu kitabı zavallı bir sahaftan onaltı akçeye aldığını söyler.

    Daha sonra bazıları da, mesela Sultan Abdülhamid Han devri saltanatlarında Hendek sokağında eczacılık yapmış olan Avram Efendi, su değer değmez patlayan bu maddenin bildiğimiz budasyom olduğunu söyleyecektir. Hakikat ne olursa olsun, mühendislik açısından son derece …

    Kitab- ül Hiyel

Benzer Konular

  1. İhsan Oktay Anar,Suskunlar
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 05-06-2010, 10:42 PM
  2. Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar
    -BaDe- Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 06-04-2010, 12:54 AM
  3. İhsan Oktay Anar ile ROPORTAJ
    mopsy Tarafından Biyografi (Yaşam Öyküsü) Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 10-08-2009, 10:15 PM
  4. Cave Canem: İhsan Oktay Anar
    mopsy Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 16
    Son mesaj: 22-07-2009, 04:24 PM
  5. Oktay Sinanoğlu' ndan
    Go[rk]eM Tarafından Kültür, Sanat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-03-2008, 12:41 AM
Yukarı Çık