Türkiye'nin ilk kadın romancısının sanıldığının aksine Fatma Aliye olmadığını ortaya çıkartan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Toska, Türkçe'de bir kadın yazar tarafından yazılmış ikinci romanın da farklı bir kaleme ait olduğunu belirledi.


Doçent ünvanı ile Türkiye'nin ilk kadın romancısının sanıldığı gibi Fatma Aliye değil Zafer Hanım olduğunu ispatlayan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Toska, Zafer Hanım’ın Aşk-ı Vatan’ından sonra Türkçe'de kaleme alınmış ikinci romanın da meçhul bir yazara ait olduğunu ortaya çıkarttı.

Dersaadet: Matbaa-i Âmire'de1890 yılında basılmış olan “Bir Hanım” imzasıyla yayımlanmış Rehyâb-ı Zafer, Türkçe'de yayınlanan ikinci kadın romanı.

Sultan Abdülhamid’e atfen yazılan, " “Tâ ki lisân-ı halkda kasas u ahbâr cârî ola velinimet-i bî-minnetimiz şehriyâr-ı maârif-nisâr pâdişâhımız efendimiz hazretleriyle taht-ı âli-baht-ı Osmânî şeref bula, âmîn” dua cümlesi ile başlayan önsöze sahip romanın konusu Büyükdere’nin yanısıra Tarabya, Yenimahalle, Beyoğlu ve Paris’te yaşayan Hristiyan toplumu içinde geçiyor. Metinde bir tek müslüman adıyla karşılaşılmıyor. Rehyâb-ı Zafer bu bakımdan Vartan Paşa’nın (1816-1876) Akabi Hikâyesi’yle (1851) benzerlik taşıyor.

Prof. Toska, "Rehyâb-ı Zafer’in yazarı için, müslüman olmayan ve hatta romanın ana kahramanlarından yola çıkarak, onun İstanbullu bir Rum kadın yazar olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz" diyor.

Prof. Dr. Zehra Toska'nın edebiyat dünyası için önemli keşfi Kültür Dergisi'nin Osmanlı'da Kadın Özel Sayısı'nda yer alan "Bilinmeyen İlk Kadın Romanlarından Biri : Rehyâb-ı Zafer" adlı makelede yer aldı.

İşte o makaleden bir bölüm

Bilinmeyen İlk Kadın Romanlarından Biri : Rehyâb-ı Zafer
Prof. Dr. Zehra TOKSA


Kadın tarihine duyulan ilgi ve merak kadın yazarların ve eserlerinin gündeme gelmesini sağladı. Edebiyat tarihlerinde yer almayan, unutulmuş kadın yazarlar tek tek ortaya çıkmaya, eserleri yeniden dolaşıma girmeye, yeni okurlarlarıyla tanışmaya başladı.

Bu yazıyla tanıtmaya çalışacağım “Bir Hanım” imzasıyla yayımlanmış olan Rehyâb-ı Zafer (1308/ 1890) de henüz bilinmeyenlerdendir. Görebildiğim kadarıyla adı hiç bir kaynakta geçmeyen bu eser, Zafer Hanım’ın Aşk-ı Vatan’ından (1294/1877) sonra Türkçede bir kadın yazar tarafından yazılmış ikinci roman olma özelliğini taşıyor. Ondan bir yıl önce yayımlanmış iki kadın eseri daha varsa da bunlar telif değil, tercüme eserlerdir.

Tanzimatla birlikte gazete ve dergilerde yer alan ilk kadın yazıları çoğunlukla “lisan âşina bir kadın”, “mektebli bir kız” gibi rumuzlarla ya da yazarlarının sadece baş harfleriyle yayımlanmış ve onların gerçekten bir kadın kaleminden çıkıp çıkmadığı zamanlarında da merak konusu olmuştur. Bunda haklılık payı vardır. Çünkü kadın dergilerinde kadın imzasıyla yayınlanmış pek çok yazı, erkek yazarlarca yazılmıştır.

Kapağında “Maarif Nezaret-i celilesinin ruhsatıyla tab olunmuştur” ibaresinin yer aldığı bir eserde onun “Bir Hanım” tarafından yazılıp yazılmadığını sorgulamak kanaatimce yersiz olacaktır.

Nitekim eserin önsözünde yer alan şu tek bir ifade bile yazarın kadın kimliğini ortaya koymaktadır: “İşte aklıma mütenâsib olarak âsâr-ı nâkısadandır.” Sultan Abdülhamid’e atfen yazdığı bir dua cümlesini önsözüne başlık yapan yazar, maarifin böylesine ilerlediği, sayısız kitabın basıldığı bu “asr-ı saadet-i maarif” döneminden aldığı şevk ve cesaretle bu romanı yazmaya giriştiğini, yazdıklarının kendi hatıralarına dayandığını söylemiş ve onun telif bir eser olduğunun altını çizmiştir.

Bir diğer dikkate değer nokta ise romanın ahlâk ve âdâba hizmet eden nitelikte olması gerektiğini belirtmesidir.

Zaferin yolunu bulan, zafere ulaşan anlamındaki “Rehyâb-ı Zafer” adını seçme nedeni ise konuyla bağlantılı değildir; kendinde yazma cesareti bulup, yazma eyleminde başarılı olduğu için bu adı seçmiştir.

Bununla birlikte tevazuyu elden bırakmayarak, dönemin çoğu kadın yazarların benimsediği söylemle, eserinde görülecek hataların bağışlanmasını diliyor.

Önsüzü kısmen alıntılayarak veriyorum:

(...) tezhîb-i ahlâk ancak hüner ile hâsıl olur. Kadınlarca ehem ve elzem olan hâne idâresi ve’l-hâsıl dünyânın her bir muâmelesi yine ancak hüner ve maârifin yardımıyla bilinmek kâbil olur. Yazıkdır ki ömr-i azîz beyhûde geçirilsin ve hazret-i Hâlik’in ihsân-ı ilâhîsi olan cevher-i akl isrâf edilsin. Ez cümle hayf şol kimselere ki bu asr-ı saadet-i maârifin şerefini hâiz olduğunu bildirecek bir eser bırakmasın. Tahatturât-ı vakı‘am üzerine tahsîl-i maârife çalışmağa rehyâb-ı zafer oldum. Fe-emmâ insanın istidâd-ı mahdûddan ziyâde ilm kazanamayacağını bi’t-tecrübe bildim ki iktidârımın enzâr-ı ashâb-nazara çıkabilecek eser vücûda getirecek derecede olmadığını ikrâra mecbûr bulundum. Maa-hazâ sâika-i heves yine bir ufak şey te’lifiyle tecrübeye ibtidâra beni icbâr eyledi. Düşündüm ki roman ahlâk ve âdâba hizmet edeceğinden tecrübemi bir kere anda icrâ edeyim. Nihâyet işbu romanı te’lif ve inşâ ve ol bâbda ibrâz etdiğim cesârete münâsebet olması için “Rehyâb-ı Zafer” nâmını i‘tâ eyledim. İşte aklıma mütenâsib olarak âsâr-ı nâkısadandır. Umarım ki gayretime halel gelmemek üzere kâriîn-i kirâm baştan ayağa yanlış olduğunu bilmeleriyle beraber vicdânları gibi doğru tanımak gözüyle nazar buyuralar. (...)

Romanın konusu Büyükdere’nin yanısıra Tarabya, Yenimahalle, Beyoğlu ve Paris’te yaşayan Hristiyan toplumu içinde geçer. Metinde bir tek müslüman adıyla karşılaşılmaz. Rehyâb-ı Zafer bu bakımdan Vartan Paşa’nın (1816-1876) Akabi Hikâyesi’yle (1851) benzerlik taşır. . Ancak Akabi Hikâyesi’nden farklı olarak bu romanda, tek bir bölümde (IX. Bölüm) de olsa, bir kaç paragrafla Bentler’e pikniğe giden müslüman ailelerden ve onların okuryazar kızlarından bahisle İstanbul’da yaşayanların arasında müslümanların olduğu ortaya çıkar.

Böylece yazar, hem önsözünde büyük bir övgüyle bahsettiği maarif faaliyetlerine romanında da değinme imkânı bulmuş, hem de bu yolla anlatının zamanı hakkında bize daha açık bir bilgi vermiş ve ayrıca iki topluluk arasında görüşmelerin, ahbablıklarların olduğuna işaret etmiştir.

Bütün bunları bir arada, İstanbul’un yabancısı olan Vikont Alber’e hitaben Elen’in ağzından, şu sözlerle ifade etmiştir: Elen- Biz müslüman hanımlarıyla çok görüşürüz. Kâfe-i muâmelelerine vâkıfız. Küçük iken mektebe giderler, tahsîl-i ulûm u fünûn ederler ve dâimâ gazete okurlar ve gâyetde edîbâne ve nâmûskârâne konuşurlar. Vikont Alber- Acâib!

Dolayısıyla Rehyâb-ı Zafer’in yazarı için, müslüman olmayan ve hatta romanın ana kahramanlarından yola çıkarak, onun İstanbullu bir Rum kadın yazar olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Roman, sert rüzgarların estiği rutubetli bir Ağustos sonu, akşamüstü Büyükdere’de Piyasa’ya gezintiye çıkan Margarit’le Elen’in aralarında geçen konuşmalarla başlar. Elen böyle bir havada her gün kendini sokağa atan Margarit’in bu davranışına bir anlam verememekte ve onun hastalanmasından korkmaktadır. Bu sırada Doktor Vangel’in uşağı Viçin yanlarına gelerek, Vikont Alber’in ziyafetine gidileceği haberini verir.


HABER7