Merhaba!

Yazar olduğunu bilmeyen bir yazar şöyle yazmış bir gün: “Bir sürü şey yaşadım. Kuşku umudu kemiriyordu bazen. Ama şimdi her şey yoluna giriyor. Zaten bize bağlı olan bir şey bu, değil mi? Üniversite eylemlerine ben de katıldım evet. Biliyorsun, hükümet geri adım attı. Ama aslında sorun çok derindi. Bir düşün, sözde milletvekili olan insanlar, yüzde sekseni bir yasaya evet diyor, aynı zamanda halkın yüzde sekseni hayır diyor. Okul iyi gidiyor. Yanı sıra bir kitapçıda çalışıyorum. Bazen çok tuhaf kitaplar çıkıyor karşıma. ‘Bazı yazarların tek güç kaynağı nesnelliğidir; hiçbir lirik etki, hiçbir parlak imaj, hiçbir seçkinci iz ya da hitabet süslemesi… Onlarda egemen olan mutlak bir arılık, aslına özenlilik, tarihi ve sosyal bir açık seçikliktir. Dilleri bir fotoğraf kopyacılığına, röportaj tarzına dönüşmez. Nesre yatkınlığı bile bile kullanmaları, yeni bir şiirsellik kavramını yerleştiriyor.. Hareket halindeki çarlığın şiiri.. Ne romandır, ne de düzyazı.’ Tutukluk duygusundan bu kitapların sırlarını, duygularını, anılarını dinleye dinleye kurtulabildim. Sen neler yapıyorsun?”

Kumsaldaki bir ağacın altında yatıyordum. Ansızın gelişen bir yolculukla Antalya’da bulmuştum kendimi. Yazar olduğunu bilmeyen yazar dostumun; “Paris’e gelmeyi düşünmüyor musun” diyen mesajını alınca ağaç gölgesindeki günlerim Paris hayalleriyle doluverdi. Yok olmaz, bu yoklukta nasıl giderim, diye dertlendim ilkin. Sonra baktım kumsalda iken Paris sokaklarında yürüyor gibiyim. Dilimde hep aynı şarkı. “Parisienne Walkways.” Bulup buluşturup çıktım yola. Her şey birdenbire oldu. Şarkı şiire karıştı. Eski Paris günlerim hakkında paragraflar dolusu yazabilirim, diyordu şarkı. Yollar, kırlar, kediler, insanlar, her şey birdenbire oldu, diyordu şiir. Baktım yine Paris’teyim. Beş yıl sonra ikinci kez.

Kendimizi kandırmayalım. Paris yerin yedi kat altında da yaşayan bir şehir, ama bu onu nasıl aşk şehri yapabilir? Dünyanın pek çok ulusundan insanın her gün metroda saatler geçirerek oradan oraya gittiği bir şehirden bahsediyoruz. Kimsenin yüzü gülmüyor. Turistler hariç. Yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla iki yıl önce İstanbul’da görüştüğümüzde, bu şehirde insanlar çok somurtkan demişti. Parislilerin de İstanbullulardan farkı yoktu ki. Yaşayana zulüm, turiste sevinç. Bütün büyük şehirlerin kaderi bu. Paris siz burada yaşayanlar için de aşk şehri mi, diye sordum. Doğma büyüme Parisliler için İtalya romantikmiş. Aşkı hep uzakta aramanın ironisi. Peki ya aşk yeraltındaysa?

İlk seferde Paris metrosu çok karmaşık gelmişti. Apartman gibi katlardan oluşan, bütün şehri saran bu ulaşım ağını çözmekle başlayacaktı ikinci Paris günlerim. İlkinde yanımdakinin bilgisine yaslanmıştım. Bu seferse tek başınaydım. “Ağustos’ta Paris’i bilirsiniz,” diyordu Valmont, Tehlikeli İlişkiler filminde. Havalimanından şehre metro ile giderken arkadaşım da böyle söylemişti. “Paris Ağustos’ta başkadır.” Daha sakindir anlamında söylüyordu tıpkı Valmont gibi, ama metroda trenler tıklım tıklımken, caddeler sokaklar turist kaynıyorken, buna inanmam zordu.

Günlerden bir gün dört Uzakdoğu’lu genç kız bir vagon dolusu somurtkan insanın arasında bıcır bıcır konuşuyorlardı. Hiç soluk almadan nasıl konuşabildiklerini şaşkınlıkla izlerken yalnız olmadığımı fark ettim. Afrikalı genç bir adam aralarında kalmış, iki genç kızın karşılıklı konuşmaları arasında görünmezliği oynuyordu. Beş altı durak sonra kapılar açıldı. Konuştukları gibi yine bıcır bıcır bir telaşla kızlar indi ansızın. Vagon sessizliğe büründü. Arada kalan adam görünürlüğüne kavuştu. Karşılıklı gülümsedik oh dercesine. Belki de aşk buydu.

Hadi kendimizi kandıralım. Aşk bir kandırmaca, yanılma, bir sanrı değil midir biraz da. En bedbin haldeyken, birdenbire “Ne Me Quitte Pas” çalmaya başlasa, Jacques Brel’in sesiyle aşka gelmez mi insan? Gary Moore 1949’daki hayali Paris günlerini anlattığı şarkısındaki o doyum olmaz gitar solosuna başladığında, dünyanın neresinde olursak olalım Parisienne Walkways’de yürüyor gibi olmaz mıyız hiç? Aşkı içinde taşırsan Paris’e, Paris bir aşk şehri. Şehrin sana aşk sunacağını uman turistlerdensen vay haline.

Birinci gün (10 Ağustos)

Yerel saatle 16.30’da Charles De Gaulle havalimanındayım. Yazar olduğunu henüz bilmeyen yazar arkadaşımla kucaklaşma. Elime bir kart tutuşturdu hemen. Bir hafta sınırsız ulaşım kartı almış benim için. Metro kazan ben kepçe gezeceğim bu sayede. St-Denis Université semtindeki eve valizi bıraktık. 20.30’da hava aydınlık daha. St-Lazarre üzerinden Châtelet’ye, oradan da St-Michel’e metro ile. St-Denis’den altı durak sonrası Guy Móquet. Trendeki otomatik anons çok tatlı bir telaffuzla söylüyor bu istasyon ismini. Fransızca’nın bu tınısına bayılıyorum. Arkadaşım anlatıyor. Komünist direnişçilerden Guy Móquet, 2. Dünya Savaşı’nda on yedi yaşındayken öldürülmüş. “Yaşasın Alman Komünist Partisi” diye bağırmış ölmeden önce. Sarkozy çok sahiplenmiş bu gencin anısını. Bu yüzden de adı verilen istasyonu yeniden düzenlemeye karar vermiş. İnşaat alanı olan tek istasyondu Guy Móquet. St-Lazarre ile Châtelet arasında kullandığımız mor metro hattında ise şoförsüz trenler çalışıyor. Paris’teki bütün metroyu otomatik çalışan trenlerle işletmek istiyorlarmış. Bu sayede grev dönemi aksamaları ortadan kalkacakmış. Teknoloji insana karşı. Yakında sinemalarda.

Paris’te ilk akşam gezisinin başlangıcı Odeon. Le 10 adındaki köhne bir barda sangria içmenin keyfi. Sigara yasağına minnet. Önceden duman altı olan mekân şimdi mis gibi. Sangria, içinde kabuklu portakal dilimleri olan bir çeşit şarap. İspanyol bir adamın uydurması. Babam kalitesiz şaraplara elma dilimleri atıp da içerdi. Tadını hoşlaştırmak için. Sangria da o hesap. Portakal şaraba kendinden bir şeyler veriyor. Şarap da portakala. Lezzet ortada. Aşk bu olmasın? Odeon, Sorbonne’un olduğu semt. Yani öğrenci semti. St. Michel ve Odeon’un olduğu bu bölge Quertier Latin (Latin Bölgesi) diye biliniyor. St-Michel çeşmesi önünde randevu verilirmiş genelde. Köşede kâğıttan müzik yapan bir adam varmış. Bu tip bir enstrüman hatırlar gibiyim. Klasik Fransız sokaklarından Rue de la Huchette’de dolaşırken daracık sokakta kalabalığı yarmaya çalışıyoruz. Hausmann bulvarları inşa etmeden önce Paris bu dar sokaklardan menkulmüş. Sokağın ucu Notre Dame Katedrali’ne çıkıyor.

Petit Pont (Küçük Köprü) üzerine çıktığımızda Seine nehrine kavuşmuş oluyoruz. Notre Dame, Köprü Üstü Âşıkları filmiyle sevdalandığımız Pont Neuf ve Adalet Sarayı, Seine nehri üzerindeki adanın (Ile de la Cité) önemli yapıları. Ada üzerindeki diğer bir köprü Pont au Change şans getiriyor ve birdenbire Eyfel Kulesi’ni ışıklar içinde görüyorum. Yanıp sönen bu ışıklar yakın zamanda kırmızı beyaz olacakmış. Paris’teki Türkiye Mevsimi etkinlikleri kapsamında kulenin ışıkları Türk Bayrağı renklerine bürünecekmiş. Bu tip bir değişiklik üçüncü kez yapılıyormuş kulenin tarihinde. Köprünün altındaki ışıklı yazı Eyfel’deki dikkatimi köprünün ayaklarına çeviriyor ansızın. Küçük Prens’ten bir alıntı. Yıldızları gece seyretmek tatlı hoş. Bütün yıldızlar açılmış çiçek gibi. 23.30 sularında eve dönüyoruz. Aktarma yaparak St-Denis Université durağına ulaşıyoruz. St-Denis, Hıristiyanlık’ı yaymaya çalışırken başı kesilen bir aziz. Efsaneye göre kesik başı konuşmaya devam etmiş.

İkinci gün

Hava kötü. Beş yıl önce Temmuz’da geldiğimde de böyleydi. Paris önce soğuk yüzünü göstermeyi tercih ediyor nedense. Ulaşım kartım ve metro planım elimde. Cité durağında inip Pont Neuf’e yürüyüşle başlayan gezim hem terleyip hem üşümekle ilginç bir hal aldı. Henüz vücut alışabilmiş değil geldiği yere. Sert rüzgâr da hiç yardımcı olmuyor. Pont Neuf Café’de oturup sıcak çikolata ile ısınırken, Paris kartları yazmak iyi fikir. Akşam saat altıda Eyfel’in tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla buluşacağız. O saate kadar Parisien bir yürüyüş en ideali. Bir sonraki köprüye geldiğimde zemininin ahşap oluşu göze çarpan hoş bir detay. Üzerindeki banklar da cabası. Turistler oturmuş meyve yiyorlar. Köprünün adını meyve yeme köprüsü koyduktan sonra ben de çantamdan bir muz çıkarıp yiyorum. Solumda Pont Neuf, sağımda uzaktan görünen Eyfel. Bir dilek tutmalıyım. Kulağımda Parisienne Walk ways, tekrar tekrar aynı şarkıyı dinliyorum.

Pont Royal’in yanı başında enfes bir şans. Plak satan bir kadın. Yüzlerce plak var. Bir saat eşeliyorum, hazine bulacağıma eminim. Kırk beşlikler, otuz üçlükler. Hepsi pırıl pırıl. Kendimi kaybettiğim ânın resmidir. Seine kenarında firavunun hazine odasında gibiyim. Film müzikleri bölümünde kararımı veriyorum. Bagdat Cafe, Fame ve Yılmaz Güney’in Yol filminin müzikleri. Kardeşim için Ennio Morricone’den film müzikleri. Fiyatlar Türkiye’dekinden çok daha makul. Yükümü sırtlayıp Parisien yürüyüşüme devam ederken, III. Alexandre köprüsüne gelince Aysun için yarım saatlik mola veriyorum. Üzerinden otoyol geçen bu ihtişamlı köprünün köşesinde bir çıkıntı bulup orada epey dinleniyorum. Aysun’un dileği tamam. Yola devam. Orsay Müzesi önünde devasa bir Van Gogh portresi, inanılmaz bir sürpriz. Önünde bir fotoğraf çektirip mutlu mesut yürümeye koyuluyorum. 17.30’da Eyfel’in altındayım. Yorgunum. Metrelerce uzunlukta bir bilet kuyruğu var. Bu halde sıra bekleyemem. Başka bir gün çıkarım kulenin tepesine. Yarım saat dinlendikten sonra kulenin tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazarla buluşuyoruz.

Trocadero meydanına gidip merdivenlerde oturarak Eyfel’i seyredelim istiyorum. Tıpkı filmlerdeki gibi. Sonraki durağımız ise Montparnasse’da akşam yemeği. Ve sinema keyfi. İtalyan yemeği ve Miramar Sineması’nda Une Arnaque Presque Parfaite (The Brothers Bloom) adlı Fransızca alt yazılı İngilizce filmi izliyoruz. Biletler Türkiye’den pahalı. Bir sinema bileti on euro. Gece yarısı eve dönüş. Metroyu çözdüm. Üzerinde adım yazan fotoğraflı bir kartım da var. Parisli hissetmek bu olsa gerek.

(...)
Sevgi Ünal

http://www.ykykultur.com.tr/dergi/?makale=942&id=151