Şiir dili muaf peki ya nesir?

Ben kim namâz-ı aşkta Mecnûn'a uymuşumTerk eyleyip ikameti kanuna uymuşum
Galib'in, ikameti terk ederek genel geçer kanunlara, hele de Mecnunluk tabiatına uyduğundan söz ettiği bu namaz aşk namazıdır. Dolayısıyla Mevlevi Şeyhi'nin ikameti terk ettiğinden söz etmesi abes gelmez bize. Çünkü o mazmununu kurmuş, sınırlarını belirlemiş, namazı gerçek anlamından kaydırarak aşkın erkanına uygun bir imgeye dönüştürmüştür.

Gerçi geleneksel edebiyat dine ait bir terminolojinin düpedüz gerçek anlamında kullanıldığı, amelin ibadetin hatta imanın aşk kazasına uğradığı örneklerden de beri değildir.

Kanuni, şair olarak Muhıbbi, akşam namazında, geceye yemin ederek başlayan Velleyl Suresi'ni okurken leyl sözcüğünü telaffuz ettiğinde artık ne ettiğini ne kıldığını bilmediğini itiraf eder samimiyetle. Leyl gece demektir. Gece siyahtır. Sevgilinin zülfü de siyahtır. Bu hatırlayış geri kalan her şeyi unutturur şaire:

Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda

Zülfün andım dilberin n'ettim ne kıldım bilmedim

Nesimi de namazın kazası olduğu halde sevgiliden uzakta geçirilen zamanın telafisinin olmadığını ifade eder:

Gel gel berî ki savm ü salâtın kazâsı var

Sensiz geçen zamân-ı visâlin kazâsı yok

Fuzuli ise sevgilinin zülfünün imanında açtığı gediklerden söz ederek perişan haline kafirlerin bile ağladığından dem vurur:

Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza

Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza

Arttırılabilecek bu örnekler Divan şairinin herhangi bir yan anlam yüklemeksizin de doğrudan dini terminoloji üzerinden konuşabildiğini gösterir bize. O kadar ki kutsal olanın edebiyat yoluyla dahi tahfifine izin vermeyen geleneksel algının en azından kınaması gerektiğini düşünürüz. Fakat olmaz böyle bir şey. Çünkü "Şairdir ne söylese yeridir"den çok öte bir muafiyet ve meşruiyet alanı açmıştır kendisine şair; asırlar içinde akan gümrah bir ırmaktır bu. Bu muafiyetin baş nedeni şiir dilinin gelenekte soyutlayıcı bir dil oluşudur. Onun, gerçeği en fazla taklit ettiği anda dahi onu sadece yorumladığı, bu yorumlayışın da nihai hedef olarak sadece hikmeti hedef aldığı peşinen kabul edilmiştir. İlhamı hikmete muhalif olmadığı sürece mazmununu her türlü terminoloji üzerinde kurabilir. En fazla "anlatıyor" gibi göründüğü anlarda bile soyutlamakta, en somut olanı gösterirken bile ideyi, aynı, sabiteyi işaret etmekte, hikmetli müştereğe giden bir yol açmakta, yalanı bile doğruyu söylemekte, ortak mesajı teyid etmekte, üçüncü çizgiyi, malum bileşkeyi vermektedir. Bir başka ifade ile atılan taş ürkütülen kurbağaya yeterince değmektedir ve okuyucu bu hazırlığa yeteri kadar sahiptir. Bu kabul, şiir dilinin meşruiyet ve muafiyet alanını oluşturur. Olağanüstü bir özgürlüktür bu. Şiirin bu soyut dilidir ki Kur'an'da zaten gerektiği kadar anlatılmış o halde daha fazlasının bu dünyada bilinmesinin yararsız olduğuna inanan geleneksel okuyucuyu bile Peygamber kıssalarının mesnevi/şiir dilinden anlatılması karşısında sessiz kalmaya ikna eder.

Lakin nesrin dili bu kadar ayrıcalıklı değildir. Geleneksel zamanların türü olmayan roman bu ayrıcalığa peşinen sahip değildir bir kere. Aynı şeyi anlatsalar bile şairin soyutladığı yadırganmaz da nasirin anlattığı yadırganır. Çünkü şairin hikmete bağlandığı peşinen kabul görmektedir de nasirin anlattığı ayağının bağıdır.

Belki de mesnevi ile roman arasında bir tür ihtiyacı hissettiğini her fırsatta dile getiren bu satırların yazıcısı, geleneğe bağlanıyorsa nesir için de soyutlayıcı bir ırmak yatağının varlığının okuyucu tarafından artık kabul görmesi gerektiği beklentisi içindedir. Çünkü o, geleneğin hissi ve dili ile dışarıdan değil içeriden, takliden değil aynen, kesbi değil vehbi, akli değil kalbi, iğreti değil sabit, geçici değil kalıcı ilişkiler kurulması ihtiyacındadır. Ve bir tür olarak mesneviden tevarüs edilen miras, hikmete bani soyutlayıcı muafiyet ve meşruiyet alanlarını beraberinde getirmelidir. Bizim bir nesrimiz olacaksa böyle bir şey olmalı, demektedir.


NAZAN BEKİROĞLU
n.bekiroglu@zaman.com.tr