Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 Toplam: 6
  1. #1
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041

    Tavuk suyuna çorba kitabından içinizi ısıtacak hikayeler

    Evet..şimdi oturun,arkanıza yaslanın ve çok özel bazı insanların bizlerle paylaştıkları öykülerin tadını çıkarmaya bakın..Öyküler birer varlıktır..Onları sizinle birlikte yaşamaları için siz davet edersiniz yaşamınıza..Sizin konukseverliğiniz karşılığında,onlar da size bildiklerini öğretirler..İlerlemek istedikleri zaman size haber verirler..O zaman sizde onları bir başkasına aktarırsınız..


    Cree Kabilesi





    SATILIK KÖPEK YAVRULARI


    ‘’Satılık Köpek Yavruları’’ ilanının altında küçücük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkan sahibine sordu; ‘’Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?’’
    Dükkan sahibi ‘’30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları’’ dedi..


    ‘’Benim 2 dolar 97 sentim var’’ dedi çocuk..’’Bir bakabilirmiyim yavrulara?’’


    Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulubesinden 5 tane yumak halinde yavru çıktı..Yavrulardan biri arkadan geliyordu..Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu:’’Bunun nesi var?’’Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.Küçük çocuk heyecanlanmıştı.’’Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.’’
    Dükkan sahibi,’’Hayır, o yavruyu satın alman gerekmiyor.Eğer gerçekten istiyorsan,o yavruyu sana bedava veririm.’’


    Küçük çocuk birden sinirleniverdi.Dükkan sahibinin gözlerinin içne dik dik bakarak,’’Onu bana vermenizi istemiyorum.O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim.Aslında size şimdi 2 dolar 37 sent vereceğim ve geri kalan borcumu da her ay 50 sent ödeyerek tamamlayacağım.’’


    Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı.’’Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum.Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup,zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.’’


    Bunun üzerine küçük çocuk eğildi,pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasının desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip,tatlı bir sesle,’’Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var’’dedi…

  2. #2
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041
    DEĞME BANA EVLAT
    Bak oğul! Tam bu mevsimlerdi ,”başakların ermeye başladığı sıcaklar “derdi annem doğduğum günleri…
    Bu sıcaklarla birlikte girdim, seksen beş yaşıma.
    Şu yüzümde gördüğün çizgilerin,elimde tutan nasırların,her birinin derin anlamları var.
    “ Kalbin var, uğraşma şu tarlayla, toprakla ,ihtiyacın mı var, doymuyor musun?” Diyorsun.
    Biliyorum hastalandığımda da sana da yük oluyor, eziyet veriyorum. Ama bilir misin evlat, her toprağa bastığımda, onu avuçladığımda içimin yangınını söndürüyor, öfkemi dindirmeye çalışıyorum.
    “Tarlaya niye sabah ezanla gidiyorsun, üşütüyorsun, bari günün ağarmasını bekle” diye kızıyorsun;
    E kara gözlü oğul, ne olduysa bize, bu seher vakitleri oldu...
    O anlar, içimin kanadığı, yüreğimin parçalandığı demlerdir. Beşikte yetimlerin feryatla ağladığı, aksakallı kocaların ah’larla inlediği demlerdir o zamanlar. Şu masmavi göklerin kızıla büründüğü, havanın barut koktuğu, gökten yağmur yerine ateş kıvılcımları yağdığı anlardır.
    Eğer bir gün gafletim kuşatır da, bu vakitlerde yatacak olursam, o gün kıyametim kopmuş demektir oğul! Bilmiş ol!...
    Yanıyorum oğul! yanıyorum! İçimden “hay” diye her inleyişimde kıvılcımlar saçıyorum haberin var mı?
    Bu millet, zilleti bu kadar hak etmedi.
    Bu millet, hiçbir zaman gaflete bu kadar esir olmadı, bu kadar şahsiyetsiz,kişiliksiz kalmadı.
    Yalanlara hiç bu kadar inanmadı.
    Bu adetler, bu hayat bizim değil evlat.
    Bizi doğuranlar, bu günler için!
    On beşinde can verip, kara toprağa girenler, bu günler için ölmedi!.
    Bak evlat! başımıza ne geldi ise; bu gafletimiz yüzünden geldi.
    Ne zaman ki;,küçücük bir zafer kazandık, nefsimiz azıcık dinlen dedi ; düşman bir delik açtı. Nefsimiz ne zaman ki azıcık galip geldi; büyüklendi, ardından tembellikler, tavizler girdi yuvalarımıza.
    Sonra mı?
    Sonrası…
    İşte ahvalimiz…
    Gece yarılarına kadar oturup televizyonlara hapis,sabahları öğleye kadar gaflet,…
    Bereketsizlik, tembellik…
    Ruhsuz,idealsiz toplum,her şeyden bir haber hasta gençlik…
    Bizim adetlerimiz bize yabancılaştı. Biz kendimizi tanıyamaz olduk. Yahudi’nin huylarını huy edindik.
    Peki olanlar kime oldu. Olanlar körpecik yavrularımıza oldu. Daha doğarken binbir dertle doğdular. Boyunlarında ağır borçlar, hayatın tadından, tuzundan uzak parçalanmış sevgisiz yuvalara yük hissettiler kendilerini.
    Eğitimleri mi; hele onları hiç sorma! Adı eğitim diye oyalandı durdular yıllarca. Ha ,bazıları elbette okudu doktor, mühendis oldu;amma… insan olamadı evlat!
    Ama mevlama şükürler olsun ki;yine de okuyup Allah diyen bebeler hürmetine,seherlerde dualar eden ak saçlı kocalar hürmetine, başımıza taş yağdırmıyor, hala mühlet veriyor
    Rabbim…
    Ben de o yüzden bu saatlerde kendimi dışarılara atıp, dualar ediyorum. Elimi en vefalı dost olan toprakla oyalıyom,meşgale en iyi ilaçtır diye.
    Hatta bir çok zaman şu basıp geçtiğimiz toprakla söyleşiyom, dertlerimi paylaşıyom.
    Bazen de altındaki tahtadan evime hazırlık yapıyom.
    No’lur değme bana evlat!

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    Kusaklar arasi kafa/dusunus farkini biraz baska kosullarda degerlendirilmis.
    Turubunlere oynama gibi......

    Aklima sn.Can Yucelin bir deyisi geldi

    "En uzak mesafe ne Afrika’dır,
    Ne Çin, Ne Hindistan,
    Ne seyyareler,
    Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan;
    En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir..
    Birbirini anlamayan…"

    can yücel


    Not:Ilk hikayede de dislanmanin verdigi aci.......

  4. #4
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041
    Gece yarılarına kadar oturup televizyonlara hapis,sabahları öğleye kadar gaflet,…
    Bereketsizlik, tembellik…
    Ruhsuz,idealsiz toplum,her şeyden bir haber hasta gençlik…
    Bizim adetlerimiz bize yabancılaştı. Biz kendimizi tanıyamaz olduk.....

    Eğitimleri mi; hele onları hiç sorma! Adı eğitim diye oyalandı durdular yıllarca. Ha ,bazıları elbette okudu doktor, mühendis oldu;amma… insan olamadı evlat..


    deşme evlat babanın yarasını .........

  5. #5
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041
    Sıradan bir gün daha başlıyordu. Herşey hazırdı. Dalışa geçecek ve bu dünyayı incelemeye devam edecekti. Paletlerini giyindi, deniz gözlüğünü taktı, hava tüpünü de sırtına geçirdikten sonra kendini suya bıraktı.

    Bu dünya başka bir dünyaydı onun için, hiçbir insan yok. Kendini deniz hayvanlarıyla bir hissediyordu. Biraz derinlere indi. Her yer ışıl ışıl parlıyordu. Güneşin ışınları denizi adeta yalıyordu.

    Daha sonra yüzeye doğru yüzdü. Denizin bir metre altında yüzüyordu. Herşey ne kadar güzeldi. Kendini suyun yüzüne çıkarınca başka bir farklı dünyada hissetti kendisini. Evet, iki dünya arasında hayatı sürüyordu. Bu iki farklı dünyada yaşamayı seviyordu. Teknesine doğru baktı, biraz fazla açılmıştı. Su üstünde iki dakika durduktan sonra tekrar denize daldı. Teknesine doğru yüzmeye başladı.

    Denizin altında yüzen balıklar, taşın altında bulunan yengeçler, yunuslar, kara ve su kaplumbağaları, hepsi iki dünyanın farklı yaratıklarıydı. Bir hayvan, kara hayvanı mı yoksa deniz hayvvanı mı olduğunu nereden biliyordu acaba. Konuşacak bir dilleri olmasa bile, bütün bu harikaları anlayabiliyorlar mıydı.

    Suyun altında yüzerken, biran kendini daha yoğun bir yerde hissetti. Bir farklılık olduğunu anlamıştı adam. Tekrar geri dönerek yüzmeye başladı. Yine eski ortamında buldu kendini. "Denizde iki ortam nasıl olabilir" diye düşündü. Denizin yoğunluklarının farklı olduğu yerin tam ortasında durdu. Yüzeye doğru tekrar çıktı.

    Dalgıç, teknesine yüzdü. Dümenini, kendisine farklı gelen, yoğunluğunun farklı olduğunu hissettiği yere kırdı. Oraya geldiğinde denizi bir güzel incelemeye başladı. Kendi gördüğünü, belki normal bir insan, yani bu dünyayı iyi tanımayan bir insan göremezdi. O alana baktığında denizin renginin, sanki arasına gizli, görünmeyen bir cam sokulmuş gibi, birdenbire farklılaştığını anladı. Bu farklılığı daha iyi anlayabilmek, bitmek bilmeyen öğrenme isteğini tatmin etmek için tekrar denize daldı. Su üstünde, kendisinin keşfettiği alana doğru yüzdü. Gerçektende burada, bir anormallik vardı.

    Denizin suyunun rengi, belki de kendisinden başka hiçbir kimsenin göremeyeceği bir durumdu bu, aniden farklılaşıyordu. Bu sefer deniz gözlüğünü ve tüpünü yanına almamıştı. Çünkü bu seferki dalışının asıl amacı deniz diyarını incelemek değil, iki dünyayı birbirinden ayıran bu sınırdaki farklılığı anlayabilmekti.

    Dalgıç, dudaklarını, daha koyu olarak gördüğü suya değdirdi. Diliyle dudaklarını sıvazladı. Evet, su tuzlu suydu. Daha sonra dudaklarını, daha açık ördüğü suya değdirdi. Bu seferki su tatlı suydu. Kaptan, denizlerle ilgili müthiş bir şey keşfettiğini anladı o an. Bu alanda tatlı su ile tuzlu su birbirine karışmıyordu. Bugün onun için çok güzel bir gündü. Keşfettiği bu alanı beynine iyice kazıdı; çünkü burayı unutmaması gerekiyordu, keşfinin kanıtlanmasında iyi bir örnek olacaktı.

    Teknesine çıktı. Kendisinin bulunduğu yere yakın olan bir arkadaşına doğru yol aldı.

    Kaptanın arkadaşı, evinde yemek hazırlıyordu. Yalnız bir insandı. Bütün ev işleriyle kendisi uğraşırdı onun için. Yemeğini hazırladıktan sonra küçük bir masada yemeye başladı. Bu sıralarda kapının zili çalındı. Kapıyı açtığında karşısında kaptanı gördü. Daha yeni dalış yaptığını anlamıştı; çünkü her nedense kurulanmamıştı.

    "Nedir bu halin kaptan, neden kurulanmadın?"

    "Bırak kurulanmayı, bugün çok özel bir gün."

    "Sofra hazır, gel ilk önce bir güzel karnımızı doyuralım, daha sonra bugünün neden güzel bir gün olduğunu konuşuruz."

    Kaptan üstüne baktı: "İzin verirsen şu üstümü bir değişeyim."

    "Tabi canım. Ben de bir tabak daha koyayım sofraya."

    Kaptan ıslak elbiseleri üzerinden çıkartarak kuruları giyindi. Heyecanla sofraya yaklaştı. Arkadaşı onu görünce: "Gel sofraya, biraz yiyelim. Dalıştan geliyorsun, acıkmışsındır."

    "Canım hiç yemek istemiyor. Biliyormusun bugün daldığım zaman denizlerle ilgili bir şey keşfettim."

    "Neymiş o keşfettiğin şey."

    "Yüzerken bir alandaki farklı renkteki deniz sularını gördüm. Bunları incelediğimde denizin tatlı suyu ile tuzlu suyunun birbiriyle karışmadığını buldum."

    Kaptanın arkadaşı bu sözleri duyunca gülmeye başladı.

    "Neden gülüyorsun."

    "Neden güleceğim. Bunu sen keşfetmedinki. Ben zaten bunu biliyordum."

    Kaptan şaşkınlaştı:

    "Nasıl olur, bunu ilk ben keşfettim, hem sen dalmıyorsun bile."

    "Tamam dalmıyorum. Zaten bunu dalarak öğrenmedim. Bir kitaptan okudum."

    "Nasıl olur. O kitap sende mi?"

    "Evet bende."

    "Görmek istiyorum. Lütfen göster bana."

    Kaptanın arkadaşı, kitaplığına gidip yeşil renkli bir kitap aldı. Bir sayfayı açtı ve kaptana gösterdi.

    "Evet" dedi kaptan, "gerçektende bu biliniyormuş. Bu kitabı hangi denizci yazdı?"

    Kaptan bu kitabı kimin yazdığını anlayabilmek amacıyla ön ve arka kapağı kontrol etti. Fakat bir bilgiye rastlayamadı. Arkadaşı ise kaptana bakıyor, kendini gülmekten alamıyordu.

    "Boşuna araştırma" dedi, "Bu kitap Allah'ın kitabıdır."

  6. #6
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041
    Özel bir gün

    Los Angles Times yazarlarından Ann yazısı...

    Eniştem; kız kardeşimin dolabının en alt gözünü açtı ve ince kâğıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan bir giyecek değil." Kâğıdı açtı ve bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hâlâ üstündeydi. "Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu."

    Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Dolabın gözünü hızla kapattı ve bana döndü ve dedi ki: "Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir." Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden California'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm.

    Hâlâ eniştemin sözlerini düşünüyorum ve hayatım değişti. Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık "hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk alınacak olaylar silsilesi olarak örülmesi" gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak bahçede ilk açan çiçek gibi özel olaylarda. En pahalı ceketimi canım isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgâhların ve banka memurlarının burunları da en az parti parti gezen arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.

    "Bir gün" kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum. Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını görmeyeceğini" bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir? Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği Çin yemeğini ısmarlardı. Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben?.

    Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelemeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum. Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika her nefes gerçekten Allah'tan bizebir armağan.

Benzer Konular

  1. Erkeğin suyuna nasıl gidilir?
    Gül@y Tarafından Kadın Erkek İlişkileri Foruma
    Yorum: 28
    Son mesaj: 16-11-2009, 09:45 PM
  2. Meyve ve Sebzelerdeki Şifalar(Ahmet Maranki'nin kitabından)
    funda80 Tarafından Alternatif Tıp Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 06-09-2009, 12:11 AM
  3. Yorum: 0
    Son mesaj: 05-05-2008, 03:31 PM
  4. Kopartan Hikayeler
    KANUNİ Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-12-2007, 01:44 AM
  5. Tarihten Hikayeler
    PAM.aRt Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 17
    Son mesaj: 03-12-2007, 03:40 AM
Yukarı Çık