Satranç Ve Şövalye



Mart 2009, Avrupa Yakası Yayınları, 352 sayfa


Arka kapak yazısı:
Sabahın ilk ışıklarında, sıcak yatağından uyuşuk bir şekilde kurtulmaya çabalarken,
kulağına o akşam öldürüleceğin fısıldansa Günün nasıl geçerdi?
Ya da; ana yola o kadar süratli girdiğinde; takla atacağını önceden izleyebilseydin
Yine de gaza o kadar basar mıydın?
Tetiğe basmadan önce sırıtıyordu; Ne de olsa, kaderini bir başkası çizmişti. -son bölüm-
Yazarımız; ikinci kitabında da gündelik hayatın karmaşasında unuttuğumuz ancak bir kalp atımı kadar yakın ve ani olan salt bir gerçeği, on değişik öykü ile mercek altına alıyor


Öyküler


Uyan Artık;
Bir kadın çocuğu için her şeyi yapar. Öyküde bu vurgulanmış ama çok farklı bir açıdan. Doğum masasında bebeğinin hayatını kurtaran bir kadının, annesinin hayatını kurtaran daha doğmamış bir bebeğin öyküsünü okurken, sizde içinizden UYAN ARTIK diye bağıracaksınız.


Beyaz Adamlar;
İşte filmi olması gereken bir başka öykü. Bence yazarın en iyi öykülerinden biri. Bir kere her şeyden önce uyuşturucunun insana neler yaptırabileceğini anlatıyor.
Uyuşturucuya yeni başlayan Cem, bir süre sonra içtiği tozun kendisine cesaret verdiğini anlar. Çünkü evinin karanlık köşelerinde gördüğü gölgelerden artık korkmuyordur. Hatta onlara kafa tutmaya başlar. Gelsenize, gelinde beni korkutun! Tozun etkisi gittiğinde korkuları tekrar gün yüzüne çıktığı için, daha fazla uyuşturucuya ihtiyaç duyar ve buda halüsinasyonlarını arttırır. Artık gördüğü hayalleri beyaz adamlar, onunla konuşmaya başlamıştır. Daha fazla toz, daha fazla cesaret. Ama işler daha kötüye gitmeye başlar.
Ta ki!!! Burayı açıklarsam bu uzun hikayeyi mahvederim. Okuduğunuzda bana teşekkür edersiniz.
Öykü şöyle başlıyor. “Siz korku nedir bilir misiniz?”


Son Bölüm;
Bu öykü gerçekten rahatsız edicidir. Öyküyü okurken bir ara okumaktan vazgeçecektim. Beni feci kızdırdı ve rahatsız etti. Yinede devam ettim ve öykünün sonunda neredeyse ayağa kalkıp alkışlayacaktım.
Öykü şöyle bitiyor; tetiğe basmadan önce sırıtıyordu. Nede olsa kaderini bir başkası çizmişti.
Öykü, altıncı romanını yazan bir yazarın son bölümünü yazarken yaşadıklarını anlatıyor. Öylesine feci bir sahne yazmalıdır ki, kaderini yazdığı kahramanının hayatını karartmalıdır. Yazarlar için bu çok kolaydır. Nede olsa başkasının kaderini çizmek, birkaç tuşa basmak kadar kolaydır.
Ben çok beğendim bu öyküyü.


Trafik;
Modern şehir efsanesi. Çok kısa bir trafikte yaşanan aşk, özlem ve şiddet üçlemesi. Biri diğerini kaybettiği ve çok özlediği abisine benzetir ve sırf bu yüzden onun hakkında düşünür. Diğeri eski sevgilisine benzettiği için, yan araçtaki kızla ilgilenir. Her şey trafiğin bittiği noktaya kadar akıllarda çözülür. Yan arabadaki kız eski sevgili olamaz, yan arabadaki genç, kaybedilen abi olamaz. Ama kaderle dalga geçilmez. Eğer onları aynı noktada buluşturan kaderse, bir oyun oynamalıdır.
Kurgu inanılmaz güzel olmuş öykünün.


Neşet-i Sanniye Teknesi;
Muhteşem bir aşk öyküsü. Neşet-i Sanniye Teknesi tekrar vücuda gelmek anlamındadır ve özlediği karısına tekrar kavuşabilmek için ona ebrular yapan bir delinin öyküsünü anlatır. Deli belki biraz sert kaçar ama resimleri yaptığı ebru teknesini, ölen karısıyla çıkacakları yolculuğun teknesi gören bir adama, fazla akıllı demek doğru olmaz.
Yaptığı her resmi karısına beğendirmek için onun mezarına götürür. Sonunda ona resimleri beğendirdiğinde artık yolculuğa hazırdırlar. Bunun için ikisinin de sığacağı bir ebru teknesine ihtiyaçları olacaktır.
Bence sonu muhteşem bitmiş bir öykü.


Sıfır;
Büyük şehir, alışıldık, bilindik karmaşasıyla insanları boğarken, hiç beklenmeyen bir an insanın karşısına korkunç bir şey çıkarabilir. İşte o zaman insan başka bir şehir hastalığı olana korku hastalığına kapılır.
Küçük çocuğuyla bir restorana giren babanın, siparişleri alıp arabasının bulunduğu parka döndüğünde, karşılaşacağı manzara da, korku hastalığına kapılmasına yeter. Arabasının önünde bir kedi oturuyordur ve yan arabadaki bir adam o kedinin plakayı yaladığını söyler. Ve ekler, kediler lanet hayvanlardır, ne olur eve gidene kadar dikkatli ol. Boşuna yalamamıştı o lanet hayvan arabanın plakasını.
Baba duyduklarıyla mantığının savaşı arasında kalır ve zaten zayıf olan bünyesinin korkuya yenik düşmesini seyreder. Gerçekten lanet peşini bırakmaz.


Konuşun Benimle;
Yazarın okuduğum en dramatik öyküsü. Kısa, tek kişilik ve herkesi ilgilendiren öykünün sonu yine çarpıcı bitiyor. Konuşun benimle, dertleşin ki, burada canım sıkılmasın, anlatın ki, daha fazla ıstırap çekmeyeyim.


T;
T aslında bir şekil. Bir uzun menzilli suikast silahının, dürbününden bakıldığında görünen ölçüm çizgisi. Öykü sadece dürbünden görünen görüntüleri anlatıyor. Değişik bir deneme ve başarılı bir kurgu. Özellikle siyahlar giyinmiş bir adamın korumalarının öldürüldüğü sahne muhteşem olmuş. Öykünün sonu mizahi bitmiş. Bu durum bu yazarda pek rastlanmayan bir durum ama öyküyü okuduktan sonra başka türlü bitirilseydi, bu tadı bırakmazdı dedirtiyor.


Kireç Kokusu:
İşte yazarın en iddialı ve en uzun öykülerinden biri daha. Ve yine bence film olması gereken bir kurgu. Biraz Amerikan öykülerini çağrıştıran bir başlangıcı var ama sonrası tamamen Türk motifleriyle işlenmiş.
İki çocuğuyla bir dağ evine yerleşmeye giden çift, çok geçmeden o evden ayrılmak zorunda kalır. Öyküyü böyle anlatsam herkesin yüzü bir buruşur. Bütün Amerikalı yazarların tarzı gibi olmuş zannedilir ama öyle değildir işin aslı. Tatillerinin ikinci gününde kabus başlar.
Özetle. Tatili geçirecekleri dağ evinin garajından kokular gelmeye başlayınca, adam garajı incelemeye gider ve bir süre sonra temizlik malzemelerinin bulunduğu depoda bir ceset bulur. Korkan adam iki oğlunu ve karısını ürkütmek istemez, birkaç gündür orada olduğu anlaşılan cesedi gece ormana gömer. Gömmeden öncede kokusu yayılmasın diye kirece bular. Çok geçmede karısı birkaç gece sonra ormanda koşan beyaz bir adam görür. Sanki üzerinden un gibi bir şey dökülüyordur. Adam gece mezara gider ve mezarın boş olduğunu görür. Demek adam ölmemiştir.
Ertesi sabah kapıları çalınır ve yaşlı bir adam oğlunun kaybolduğunu söyleyerek onu görüp görmediklerini sorar. Adam korkar. Ertesi sabah İstanbul’a geri dönerler. Tam her şey normale döneceği sırada kabus tekrar kendini gösterir. Adam işe giderken kirece bulanmış adamı evlerinin yakındaki bir parkta otururken görür. Korkar ama hayal gördüğünü düşünerek aldırmaz. Akşamüstü büyük oğlu onu telefonla arayınca dünyası allak bullak olur.
Eve geldiğinde iki oğlu da kaçırılmıştır.
Daha fazla öyküyü anlatmayacağım ama bundan sonra bir babanın dramını okuyacağınız öyküde inanılmaz bir mistik öğe var.
Tavsiye ederim.


Kıyamet;
İşte bir roman taslağı gibi öykü. Bir gökdelende çalışan şehir kölelerinin yağan bir yağmurla o çelik mağaraya hapsoluşunun anlatıldığı enfes bir öykü. Öylesine bir yağmur yağar ki, o yağmurdan bir damlasını yiyen bile delirir. Islanmayanlar ve bunu fark edenler, delirmekten kurtulurlar ve yaşama mücadelesi vermek için delirenlerle savaş haline girerler.
Öykünün sonunda bu öykünün aslında roman olarak tasarlandığı yazılmış ve katılıyorum inanılmaz güzel bir roman olur.



Yazar Erol Çelik’e ulaşabileceğiniz bir mail adresi de vereyim. erol.celik@ntv.com.tr