Gerilim denilince akla gelen birçok yabancı yazar var. Stephen King, Grange, Trevanian, Koontz, bunlardan bir kaçı. Listeyi çoğaltmaya kalkarsak işimiz hayli kolay. Ama bu listeyi Türk yazarlar arasında yapmaya kalkarsak, işimiz inanın zor olur. Türk’ler gerilim yazmayı pek sevmiyor, fakat okumaya bayılıyorlar.
Son zamanlarda yeni yazarlarımız arasında gerilim oldukça ön plana çıkmaya başladı. Bence bu çok önemli ve sevindirici bir sonuç. Yeni yazarlarımız diyorum kimse alınıp sinirlenmesin, usta yazarlarımız arsında gerilim yazarları var ama onlar daha çok polisiye tadında yazıyorlar. Bize, daha olay merkezli, polisiyeleştirilmemiş öyküler lazım. Tam bu noktada yeni yazarlardan Erol Çelik’ten bahsetmek gerek.
Çok uzun yıllardır yazdığını ama yazdıklarını ancak birkaç senedir yayınlatabildiğini biliyorum. Şu ana kadar iki öykü kitabı yayınlandı. İlkinin adı Heyula; dokuz öyküden oluşuyor ve yazar kendi öykülerini açıklarken onlara cinnet öyküleri diyor. İşte ben bu cümle karşısında meraklandım ve ilk kitabını aldım. İlk öykü, İmza isimli inanılmaz bir serüvendi ve kendimi öylesine kaptırmışım ki, kitabı bitirdiğimde bunun farkına vardım. Geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı Satranç Ve Şövalye’yi yayınladığında hemen edindim ve yine aynı heyecanla bir solukta okuyunca ümitlendim.
Demek ki, artık yabancı yazarlara gebe kalmak zorunda değiliz. Elbette onları da okuyacağız ama kendi yazarlarımızın, kendi kültürümüz ve karakterimizin izlerini taşıyan öykülerini okumak, bizi daha olgunlaştıracak.
Şu kadarını söyleyeyim, eğer bu yazarın yeterli reklam parası olsa, kendini yeterli duyurabilse eminim Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından biri olur. Ama maalesef bu ülkedeki kurlar sofrası buna o kadar çabuk müsaade etmez. Ancak benim gibi birkaç hayranı sayesinde tanınacak ve gereken değeri görecektir.
Aşağıda, kitaplarındaki öykülerden özetler vereceğim ki, haklı olduğumu daha iyi anlayasınız.



Heyula;


Mayıs 2007, Avrupa Yakası Yayınları. 352 sayfa.
Arka kapak yazısı;
"Yaşlı kadınlardan nefret ederim. Hele bunlardan biri benim karımsa?"
Günışığının göz alıcı aydınlığında alabildiğine nettir görüntüler.
Peki ya anlık cinnetlerin karanlığında? Ayna parçalanır? Ruh parçalanır?
Paramparça olur sıradan yaşamlar?
Yazardan ruhumuzun karanlık yönüne ayna tutan öyküler...
"Sadece önümde bir engel kaldı. Her insanın hayatında geçmesi, aşması gereken bir sırat köprüsü vardır. Benim sırat köprüm karşımda duruyor."

Öyküler:

İmza;
Mert Külüç, karmaşık denilecek bir ruh haline sahip, öfkeli bir kişiliktir. Bu öfke nöbetlerini aşmak için sayfalar dolusu, bir birinden değişik imzalar atar, attığı her imzaya bir şahesermiş gibi bakar ve rahatlar. Bir gece, imza atmadan önce İstanbul’un karanlık kucağına atar kendini ve korkunç bir kavganın ortasında açar gözlerini. Bu öylesine vahim sonuçlar doğuracak bir kavgadır ki, hayatının akışını değiştirir. Gözlerini açtığında bir hastane odasındadır ve artık imza atamayacak haldedir. Öykü buradan sonra insanı, intiharı haklı kılacak ölçüde bir kaosa sürükler.

Heyula;
Hasan Çavuş’un hayatı ikiye bölünmüştür adeta. İlk 21 yıllık bölümü inanılmaz mutlu geçmiştir ama diğer 26 yıllık bölümü korkunç bir kabus gibi çökmüştür üstüne. Arka kapakta da yazıldığı gibi, cinnet onu şu sözlere itmiştir. “Yaşlı kadınlardan nefret ederim.” Hayatını kabusa çeviren karısından kurtulmak için verdiği psikolojik savaşın anlatıldığı öyküyü okurken, yağmurun kokusunu alacaksınız ve beklenmedik sonuyla şaşırıp kalacaksınız.

Vasiyet:
En iyi arkadaşlığı sorgulamak mı en kolayıdır, en iyi arkadaş için cesaretli olmak mı? Cesaret, öyle bir zaman gelir ki, anlamsızlaşır. Ortada bir vasiyet vardır ve bu öylesine ağır bir yük olmuştur ki en yakın arkadaşın sırtında, ömrünün sonuna kadar taşıyacağı bir sorumluluktur artık. Öyle bir vasiyettir ki, yapılması hem mümkün olmayan, hem bir töreymişçesine mecbur olunan. Tam bu noktada aklı karışan bir gencin, en yakın arkadaşının bizzat kendisinden istediği son isteğin, destansı karmaşasının öyküsü anlatılır. Vasiyet yerine gelmeli, dostunun son arzusu için, onun sevdiği kadınına son bir ziyarette bulunulmalıdır. Üç kişi arasında geçen çift kişilikli bir öykünün, karelere sığan kesiti. Buyurun

Kızıl Çilli Çiyan;
Yazarın en uzun öykülerinden biri ve bence film olmalı. Küçük bir kızın cinnetini anlatan öykünün iç burkan kısmı, bu cinneti yaşatanın bizzat ablası olması. Rüya, küçük bir çocuğun gerçeklik olgusunu kaybedebilir ve çok tehlikeli olabilir. Bu yüzden roman tadındaki bu öykünün içinde kaybolurken, canınızın biraz yandığını hissedeceksiniz.

Dilenci;
Kitaptaki diğer uzun öykü ve bence bu öyküde film yapılmalı. Genç bir kızın ölüm korkusuyla başlayan hikayesi, kızın en kısa zamanda öleceğini zannetmesiyle devam eder. Bu öylesine bir saplantı olur ki, kız artık dış dünyaya kendini kapatır ve yakında öleceğini bildiği için ölümü bekler. Ama öyle bir an gelir ki, bir anda kalbini saran ölüm duygusundan, elinde kestiği yaradan damlayan kan sayesinde kurtulur. İçine giren ölümü, vücudundan çıkan kan sayesinde atacaktır.
Ama her şey bu kadar çabuk düzelmez, artık bu genç kıza ölümü hatırlatan bir dilenci vardır. Dilencinin amacı, dilenerek kızdan para kopartmaktır ve bunun için kızın ölüm korkusundan yararlanır. Kız ise bu ölüm duygusundan kurtulmanın yolunu bulmuştur. Bundan tamamen kurtulmak için dilenciye ihtiyacı olacaktır. (şiddetle tavsiyemdir.)

“Hoşt!!!”;
Çok iyi kurgulanmış bir define öyküsüdür. Anadolu insanının rüyalarını süsleyen bir gömünün peşinden giden iki ihtiyarın, gerçeklerle yüzleşmesini öyküler yazar. Gömüyü topal bir cin koruyordur ve o gömüye ulaşmak için bazı şartları yerine getirmeleri gerekir. Sadece bir solukta okuyacağınızı biliyorum. Kız kardeşim bu öyküyü okuduğu gece, sabaha kadar uyuyamamıştı.

Temmuz Yağmuru;
Üniversite yıllarında Düzce’de bulunan Volkan, yıllar sonra arkadaşlarını ziyaret etmek için Şehre geri döner. Bu şehirde arkadaşları olduğu kadar kötü anıları da olmuştur. Bu anılar vücuda gelince, kahramanımızın tatili zehir olur. Ama Düzce’den döndüğünde o kötü anılarını geride bırakacaktır. Yazar öyküye başlarken parantez içinde şöyle der. (Bu hikaye gerçekle alakalıdır, elbette bütünüyle alakalı değildir. Zaten öyle olsaydı başım derde girerdi.) bu kadarı bile bu öyküyü yutmak için yeterlidir. Yazarla tanıştığım ilk gün bu öykünün gerçekleri hakkında birkaç soru soracağım.

Huzur Bahçesi;
Yoldan aldığı kadına şehvet duyan bir adamın vahim sonunu anlatan bu çok kısa öyküde ana tema, adamın teslim oluşundaki isyandır bence.
Kadının teni kendini çağırıyordu. Gel diyordu, içime gir, burada sana çok şey var. Burası senin huzur bahçen.

Hayatımın Kadını;
Kitabın son öyküsü ve isminden de anlaşılacağı gibi bir aşk öyküsü ama!!! Bu öylesine bir aşk öyküsü ki, zaman duruyor ve sadece düşünceler hareketli kalıyor, birde Gürsoy Köklü’nün hayatının kadını. Onu her gördüğünde aklı haricindeki her şey hareketsiz kalıyor, ona ulaşmak, davetkâr gülüşüne cevap vermek, imkansızlaşıyor. Ne zaman, hayatının kadını ulaşamayacağı yere gittiğinde, zaman tekrar akmaya başlıyor.
Öykünün sonundaki şu sözler oldukça ilginç.
Eğer bu dünyada aşka sahip olamayacaksanız ve nefret olmak istemiyorsanız, yaşamanız için hiçbir sebep kalmamıştır.
Aşk ve nefret birbirlerine ait şeylerdir.