Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 Toplam: 7
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Kemal Tahirle yolculuk

    Merhaba!

    Sayin Kemal Tahirin kitaplarindan kucuk hikayelerle USTAYI hatirliyalim.
    Yorgun Savaşçı adli eseriyle basliyalim.

    BİRİNCİ BÖLÜM

    VON KRES PAŞA’NIN DÜRBÜNÜ

    Filistin cephesindeki subay arkadaşlarının “Cehennem Topçu” dedikleri, yüzbaşı Cemil, dürbünü indirmeden kısa kısa gülünce, teyzesinin kızı Neriman gözlerini örgüsünden kaldırıp pencereden baktı :
    - Neye güldünüz?
    - Hiç
    - Kuzum neye güldünüz?
    - “Batarya-teeş” diye bağırsaydım, korkar mıydın?
    - Ödüm kopardı.
    - Dalmışım. – Cemil dürbünü indirdi- : Bizim bölükler karşı tepeye saldıracaklarmış da, koruma ateşi açacakmışım gibi geldi.
    - Nedir koruma ateşi?
    - Düşman siperlerine gülle yağdırırsın, başlarını çıkarıp ateş edemezler!
    Neriman bir an daldı :
    - 31 mart’ta toplarınızı oraya koymuştunuz aklınızda mı ? – Duvarda ki genç subay resmine bakıp gözlerini hemen indirdi- : Nazmi’ye sormuştum, “Üstünüzden aşar mı mermileriniz ?” diye...
    - Aşardı! – El yordamıyla cıgara paketini arayan Cemil de gözlerini fotoğraftan kaçırdı- : Nazmi’nin topları soldaydı, benimkiler sağda... “Abdülhamid’in muhafız tümeni çarpışmazsa ...” diye kıvranıyordu Nazmi’cik...
    - Çarpışsın mı istiyordu?
    - Çarpışsın ki, birkaç mermi savurup herifin sarayını başına yıksın...
    - Yıkabilir miydi?
    - Sanmıyorum! Hiç mermi yakmadan topçu olduk biz... Manevra bile görmemiştik. Acemi topçu palavracıdır. – Cigarayı derin derin çekti- : On yıl geçti 31 Mart’tan bu yana... Nazmi rahmetli yirmi ikisindeydi 31 mart’ta... Demek bende yirmi üçündeymişim...
    - Ya ben ?
    - Sen mi ? – Cemil dürbünü bıraktı. Saçlarından tutup Neriman’ın başını yavaş yavaş büktü- : Dur bakayım! On altına yeni girmiştin güzelim...
    - Çekme... Ay saçlarım... – Neriman biraz direndi, sonra gözlerini kapayarak kendisini bıraktı, öpüş uzayıp soluğu kesilince inleyerek ağzını kurtardı- : Delirdiniz mi Cemil Abi?..
    - Abi demeyecektin ya!..
    - Bırakın... Biri girse içeri?.. Annem anladı valla...”Bu soğukta, her gün yıkanmak neyin nesi...” dedi geçende...
    - “Temizlik imandan” diyemedin mi? “Evleniyoruz “ deseydin!
    - Bırak saçlarımı... – Örgü şişiyle Cemil’in eline yalancıktan vurdu- : Dün konuşuyorlardı Sarayhanımla... Baytar Salih Bey’in damadı geldi ya esirlikten... Evde kıyamet kopuyormuş... Giderken kundakta bıraktığı oğlan beş yaşını bitirecek... “İstemem bunu. Gitsin evimizden” diye paralıyormuş kendini... “Alıştırmak gerekti çocuğu... İçlenir, günah...” diye laf dokunduruyordu annem... Enver, ne demiş, bilin bakayım! “Annanne, Cemil dayımın yanında, başını niçin öpmüyor annem, nikah düşmez de ondan mı” demiş...
    - Vay bacaksız vay!..
    - Benimle yatmaya alışık... Korkuyor yerini alırsın diye...
    - Yedi yaşında nikaha aklı eren oğlan, eğleniyordur bizimle... – Elini Neriman’ın yanağından boynuna, boynundan göğsüne, göğsünden oyluğuna indirdi- : Benim korktuğum başka...
    - Neymiş?
    - Gelecek arkadaşı düşünüyorum. Kalacak birkaç gece...
    - Evet?
    - Evetmiş... Naparız?
    - Uslu dur... – Neriman bacaklarını istekle sıktı, gerindi- : Çek... Çek elini... Asıl düşünülecek şeyi düşünmüyorsun da...
    - Ödüm kopuyor gebe kalırım diye... Uykularım kaçıyor.
    - İyi ya ... İster istemez söylersin teyzeme... “Biz hemen evleniyoruz” dersin...”Nerden çıktı, sipsivri bu?...Neden bu kadar acele?” derse, “Tanrı buyruğu...” dersin...
    - Alay edeceğine düşünsene biraz beni...
    - Sen niçin düşünmüyorsun?
    - Ben düşünebilir miyim? Erkeksin sen... Güçlüsün... Düşünmek sana düşer... Çek elini... Bak ne diyeceğim... Subay mı beklediğiniz arkadaş?
    - Değil...
    - Nerede kaldı?.. “Dokuzda” dememiş miydiniz? – Duvardaki saate baktı- : Dokuz buçuk... Kızarım gelmezse... Mutfakta canım çıktı... İçki içmeyin olur mu öğle üstü...
    Aşağıda bir kapı açılıp örtülünce Cemil elini çekti, Neriman hemen dürbünü aldı:
    - Gelir değil mi yüzde yüz ?...- Pencereye döndü - : Dürbünle bakmak hoşuna gidiyor. Siz yokken alıp oturuyorum buraya... Görmediğim yerleri gösteriyormuş gibi avutuyor beni... İnsanların yüzlerini iyice seçiyorum karşı düzlükte.. Bütün dürbünler güçlü müdür bu kadar?
    - Eh...
    - Savaşa giderken mi almıştınız bunu?
    - Hayır ... Von Kres Paşa’nın armağanı...
    - Kimin?
    - Von Kres... Bir Alman paşası... Topçu atış okulunda komutamızdı. Kanal’a da beraber gittik.
    - Niçin armağan etti?
    - Bizim batarya, Süveyş kanalında bir gemi yakmıştı da...
    - Çok pintiymiş... Öyle bir işe bu armağan az...Karşı tepeden mi gelecek mi gelecek beklediğiniz arkadaş?
    - Bilmem...
    - Nasıl adam?
    Cemil az kalsın bu soruya da “bilmem” diyecekti.
    Bıyıklarını çiğneyerek gülümsemesini sakladı. “Arkadaş” ın yüzünü hiç görmemişti. İttihatçıların kodamanlarından, eski Diyarbakır valisi, doktor Çerkez Reşit Beyi bekliyordu. Reşit Bey, Ermenileri öldürme işinin belli başlı suçlularındandı. Kapatıldığı Bekirağa Bölüğünden kaçırılmıştı on iki gün kadar önce...
    - A... A... Nedir o?Birini kovalıyorlar Cemil Abi... Silah çekmiş polis...
    - Silah mı? Ver bakayım? – Cemil dürbünü aldı- : Nerede hani? – Birden davranıp çömelmişti- : Tabanca mı herifin elinde parlayan?
    - Tabanca... İyi gördüm. Hırsız mı kovalıyor? Hırsızı vururlar mı kaçarsa?
    Kaçan adam kara paltoluydu. Cemil suratını seçmeye çalıştı. Gözlüklüydü. Düzlüğün bitimindeki ağaçlardan birinin gövdesine tutunup duralamış, sonra kaygan yokuşu inmeye başlamıştı.
    Kovalayan polis, kaçanı gözden kaybedince durup döndü, konağın köşesinden koşarak çıkan arkadaşına, Bulgar mandırasını dolaşması işaretini verdi. Sonra düzlüğün bitiminde iki büklüm yaklaştı. Kara paltolunun kaçmaktan başka bir şey düşünmediğin anlayınca doğruldu, bacaklarına ateş açtı, sol koluyla destekleyerek nişan aldı.
    - Vuracak Cemil Abi...vuracak göz göre... Eyvah vurdu!
    Kaçan adam kurşun sesiyle sendelemiş,dengesini bulmak için kollarını havada çevirerek topukları üstüne biraz kaymıştı.
    - Vuruldu. Vurdular değil mi zavallıyı?
    Cemil, savaşa ilk giren genç arkadaşlarının telaşına karşın kullandığı sesiyle Neriman’ı payladı :
    - Sus bakalım... Yok bi-şey!..
    Adam düze inmişti. Karla örtülü tarlada bata çıka koşarken mandırayı dolaşan polis, kırk adımda ateşe başlayınca eğilerek elini beline attı :
    - Vurulmuş değil mi Cemil Abi?.. Karnından vurulmuş...
    - Sanmam ... “Silah çekiyor” diyecekti, vazgeçti : Vurulmadı hayır
    Adam doğrulup döndü, tabancısını yukarıdan aşağı indirerek, poligondaymış gibi rahat, iki kurşun attı. Tarlanın ortasındaki ağaca kadar gerileyip eski hasırların arkasına siperlendi.
    - Gözlüklü, gördünüz mi Cemil Abi, serseri değil...
    Tepenin düzünde, uniformalı polisler meçlerini tutarak koşuyorlardı.
    Mahallede kadın çığlıkları, çocuk bağırtıları başlamıştı.
    Cemil dürbünü atıp sıçradı :
    - Kapıya Neriman ... kapıya koş...
    - Kapıya mı ?
    - Koş diyorum.. Aç kapıyı... Hayır, açma büsbütün... Aralık dursun... – Sedirden atlayıp yüklüğe yetişmişti- : Dur kız... Teyzem farkına varırsa korkar. – Büyük çaplı mavzer tabancasını kılıfından çekerken sordu-: Komşu bahçeye geçebilir miyiz arkadan ?
    Karşılık beklemeden kapıya atılınca Neriman yetişip koluna sarıldı:
    - Hayır Cemil Abi... Hayır olamaz
    - Delirdin mi? Bırak diyorum...Neriman’ı iki kez silkeledi, vurup düşürmezse kurtulamayacağını anlayınca duraladı- : Bırak...
    Aşağıdan Selimhanım’ın sesi duyuldu :
    - Ne var Neriman sen mi bağırdın?
    - Kapıyı kapatın anne... Kol demirini vurun... Olmaz hayır...
    - Bırak saçmalıyorsun... – Üst üste kurşun sesleri gelince, pek de farkında olmadan, Cemil, tabancayı vurmak için kaldırdı-: Bırak diyorum bırak...
    Neriman tabancanın neden kaldırıldığını anlamadığı halde, Cemil’in gözlerinde parıltıdan ürkerek bir an geriledi, sonra yeniden atılıp bağırdı :
    - Dur Cemil Abi ... Silah boş...
    - Hay Allah kahretsin...
    Cemil tabancanın sürgüsünü çekti. Neriman’ın oğlu Enver kurcalar diye eve gelince şarjörü kilitliyordu. Boş silahı karyolanın üstüne atıp dolaba koştu.
    Selime teyze basamakları gıcırdatarak çıkarken söyleniyordu:
    - Buraları dağ başına döndü yavrum... – Sofa pencerelerinden birini sürdü- : Dur bakalım yine kimler vuruşuyor gündüz ortası...
    Cemil,bavulundan şarjörü alıp doğrulduğu zaman, baytar emeklisi Salih Bey’in umursamaz sesi sokaktan duyuldu :
    - Kendini vurdu herif...
    Cemil şarjörü sürerek pencereye gitti.
    Kara paltolu adam, ağacın beş adım berisinde yüzükoyun yatıyordu.
    Baytar penceredeki kadınlara anlattı :
    - Üç kurşun attı arka arkaya ... Sonra doğruldu elini kaldırdı. Teslim olacak sandım. Tabancayı ağzına sokup tetiğe bastı.
    - Kimmiş ?.. Neden kovalıyorlarmış?...
    - İlahi Selimanım...Bu zamanda, sorduğun şeye bak...
    - Koşsanıza Salih Bey... Belki daha ölmemiştir.
    Polisler parmakları tetikte yaklaşmışlardı. Birisi potinin burnuyla dokundu. Selime teyze bağırmaya başladı :
    - Ölüyü tekmeliyor bu edepsiz... Şuna bir şamar indirecek yiğit yok mu ?
    Şubat güneşini yavaş yavaş bulut kaplıyor, ince bir esinti, tarlanın ortasında yatan ölüyü sise benzeyen boz bir dumanla örtüyordu.
    Neriman inledi. Cemil şaşkın döndü. Koparacak gibi sıktığını anlayınca kızın kolunu hemen bıraktı, özür dilemeye benzeyen bir gülümsemeyle sedire oturdu. Tabancayı boşalttı. Ömründe ilk defa görüyormuş gibi, şarjörü bir zaman evirip çevirdi. İçi titriyordu. Gerilen bir sinir, sol omzundaki eski şarapnel yarasını, belli belirsiz sızlatmaya başlamıştı. Mangalı önüne çekti, ateşi açıp bir sigara yaktı. İçini çeker gibi içti.

    Yorgun Savaşçı-Tekin yayınevi/Kemal Tahir

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    Kurt Kanunu / Kemal Tahir

    Kara Kemal Bey, Bir zaman bahçeye baktı. Yüzü yavaş yavaş kederleniyor, deminden beri çok haklı bir davayı ateşle savunur gibi sertleşmiş bakışları yumuşuyordu. İçini çekti:
    -Yenik düşmüştük bikez... Yenik düşeni rakamların gerçeği bile kurtaramaz. Sıkıntılı bir sessizlik oldu. Karşımdakilerden biri, “Madem bu kadar aklınız rakama eriyordu da” dermiş gibi, “Balkan yenilgisinden sonra, dünya savaşına hangi hesapla girdik?” diye sordu. Kibarlık etmiş “ Girdiniz” dememişti. Bu soruda kıyıcı bir alay vardı. Bir politikacı için en müthiş ceza devletinin kendi elinde batmasıdır. Bunun hiçbir özrü yoktur. İmparatorluğu elimize geçirdiğimiz zaman nüfusu 35 milyondu. Yedi düvelin kağıt üstünde de olsa bizim saydığı bir milyon sekiz yüz bin kilometre kare toprağı vardı. Sınırları Kongo’yu, Sudan’ı, Eritre’yi, Somali’yi, içine alıyordu. Tunus, Fas, Libya, Mısır, Kıbrıs hemen kaybedilmiş değildi.
    Bu koca imparatorluk bizim elimizde ölmüştü. Suç ne kadar büyükse, çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir. Biz dünyanın en ağır suçunu biraz tartaklanmayla savuşturulur, sandık. Bu anda yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu... Tarihin örneğini yazmadığı kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük.
    Kurtlukta düşeni yemek kanundur.


    Öğleden sonra Gurbet Hala’yla Perihan mutfakta yemekle uğraşıyorlardı.Emin Bey,Alman komisyoncuyla görüşmeye gitmiş, Kara Kemal Bey “Abdülhamid-i Saninin Devr-i Saltanatı” kitabının ikinci cildine dalmıştı.
    Saat on yediye yakındı.Bahçede yaprak oynamıyor, havanın yağmur sıkıntısı bastırdıkça bastırıyordu.
    Kara Kemal Bey, kapının çalındığını duymamış, ancak Gurbet Hala’nın “kimdir o?” sorusuyla dalgınlıktan kurtulup kulak vermişti.
    Çığlıklardan basıldığını anlayıp sıçradı.

    Kurt Kanun, Kemal Tahir,Tekin yayınevi



    DEVAM EDECEK....

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Hür Şehrin İnsanları

    merhaba!

    Garson İhsan, Felek kıraathanesi’nin hela musluğunda elini yıkayan Murat’a sabun yetiştirdi:
    - Buyrun Murat Bey!
    - Teşekkür ederim.
    - Siz mi kazandınız.
    - Evet
    - İki parti. Kırk kuruş aldım. Allah bereket versin...
    - Onlar Cimdallı’da sizi yenemezler. Burada, sizi Cimdallı’da yenecek yok...
    - Kaat meselesi.
    - Kaat başka ...Bir de oynamak lazım. Siz yedili’ye varıncaya kadar hesaplıyorsunuz.
    - Sade hesap değil...Onlar keyf için oynuyorlar, biz geçinmek için. Arada fark var.
    Murat, öğle yemeğinde ekseriya olduğu gibi bir bardak çayla simit yediği halde, elini, uzun uzadıya sabunladı. Elini sabunladığı zamanlar, vücudu keselenmiş, temiz çamaşır giymiş gibi rahatlayıp ferahlıyordu.
    Sabunu, garson İhsan’a verdi. Garson İhsan, elinin sırtını uzattı. Murat güldü:
    - Şunu avucuna neden almazsın?
    - Uğursuzluk olurmuş.
    - İkimizin de her çeşit uğursuzluktan korkmamız acaip... İşte düşürdün...
    - Zararı yok
    - Bana bir kahve getir. Şekeri az olacak. Malum ya yemek yedik. Sonra hokka kalem isterim.
    - Mektup mu? Kaat ta alayım...
    - Hayır. Oturup dünyanın en mühim suallerine cevap vereceğim...Dehşetli sualler...
    - Gene mi defter Murat Bey?
    - Hem bu sefer ki ne güzel... Sağlam bir uç bul...Yazıya özeneceğim... Defterin sahibini görsen, küçük dilini yutarsın...
    - Pek mi güzel bir hanım?
    - Güzelmiş. Ben görmedim. Getiren söyledi. Bir başka anket defterinde (Fakir’i pürtaksir) imzasını görüp beğenmiş te, (ille benim defterime de yazsın!) demiş
    Murat, bunları söylerken, ellerini pantalonuna dokundurarak kurutmağa çalışıyordu.
    Felek kıraathanesi, Şehzadebaşı’nın en büyük dükkanlarından birisi idi. Yeni sahibi, Eşref bey, İstanbul Polis müdüriyeti ikinci şube taharri komiserliği yapıyordu. Parayı vurmuştu. Yüz tarakta bezi olduğu söyleniyordu. Beyoğlu’nda, bir meyhane ile bir kumarhane’de hissesi varmış, meşhur randevucu, Çakır Eleni’nin dostu...
    Üç ay içinde buranın işine de ilerletti. Bitişik köfteci’yi (Et kokusu müşteriyi rahatsız ediyor) diyerek defedip, ara duvarda bir kapı açarak, orasını da kıraathane’ye ilave etti. Bilardo masalarını ikiden üçe çıkardı.Yeni fincanlar, yeni iskemleler, yeni oyun aletleri aldı. Komiser olduğundan, hiçbir baskın tehlikesine maruz kalmadan poker oynamak kabil olduğu için, semtin, hatta şehrin meşhur oyuncuları devama başladılar. Diğer emsali gibi, muayyen bir vakitte kapanmaya mecbur bulunmadığından, uykusu kaçanlar, son tramvaya yetişemiyenler sabaha kadar oturmak için buraya geliyorlardı. Kendisi, üç dört günde bir uğrayıp hesaba üstünkörü bakarak, hem ocakçı, hem patron vekili, Hacı’nın verdiği paraları cebine sokuverdiğinden, müşterilere karşı çekingenlik de edilmiyordu.
    Murat, yeni ilave edilen kısımda, köşedeki masaya oturdu.
    Geldiği zaman ocağa bıraktığı paketi almıştı. Sicimi çözüp gazeteyi açtı. Anket defterini önüne koydu.
    Bu, kenarları sarı yaldızlı, maroken kaplı, fazladan birde ağzında minimini kilit bulunan kalın bir defterdi.
    Sualler eski harflerle gayet sanatkarane yazılmış, ayrıca suluboya çiçeklerle de süslenmişti.
    Garson İhsan, hokka-kalem’i önüne bıraktı. Masayı siliyor gibi yaparak deftere baktı.
    - Kaça bu defter simdi?
    - En aşağı bir liradır.
    - Vay canına! Bizim iki günlük yevmiyemiz...
    - Değer ama... Baksana yaldızlı... Kilidi de var...
    - Kilit niye?
    - İçini fikir dolduruyoruz oğlum, bizde, fikir hem kıymetli, hem de, böyle kilit altında tutulur...
    - Hep dolduracak mısın?
    - Hayır canım... Sualler yazmışlar... Cevap vereceğim...
    - Ne olacak?
    - Eğlence...
    - Ne sormuşlar... Bir kaçını oku bakalım...
    Murat ilk suali okuduktan sonra defteri rastgele karıştırarak birkaç tanesini söyledi.
    - ruh nedir? Hangi sinema artisini seversiniz? İptilanız var mı? Nelerdir? Fala inanır mısınız? Anladın mı İhsan efendi?
    - Hayır!... Sizden evvel yazanlar ne cevap vermişler...
    - Bakalım! Fala inanır mısınız? “İnanmam ama, fırsat bulursam, baktırmadan da yapamam.”
    - Ben de öyleyimdir. Kim böyle cevap veren?
    - Can yoldaşı...
    - İsim mi bu ?
    - Nam-ı müstear. Bu kabil anket defterine nam-ı müstearla cevap veriliyor. Yani asıl isim yazılmaz.
    - Sende mi böyle yapıyorsun?
    - Evet. Benimki de, fakir’i pürtaksir...
    - Ne demek bu?
    - (Günahı çok bir fıkara) demek...
    - Neden bunu beğendin?
    - Alay olsun diye.
    - Şimdi sen ne cevap vereceksin?
    - Bakalım...Baştan başlayacağım...
    - Sonunda biz de görelim olur mu?
    - Hay hay! Sen şimdi kahveyi getir...
    Garson İhsan, ocağa doğru gitti. Pek uzun boylu; pek zayıf bir çocuktu. “Darüleytam” da okumuş, orasını bitirince, sanat mektebine girmek istemiş, zayıf olduğundan kabul edilmemişti. Aslen Arnavut’tu. Bir müddet Arnavut kebapçılarda, garsonluk, bulaşıkçılık ettikten sonra buraya kapılanmıştı.
    Murat’ı hem seviyor, hem sayıyordu. Haftalarca kahve parası sormaz, hatta, bazı bazı, elli, altmış kuruş borç bile verirdi. Murat yenilirse kendisinden fazla üzülüyor, yenildiği partilerde lokum getirmemeye dikkat ediyordu. Büyük poker oyunları olur da, oyuncular, taştahtada hesap tutmayı birbirlerine emniyet etmezlerse, Murat’ı sağlık verir, böylece beş , on kuruş kazanmasına çalışırdı.
    Kahveyi getirdiği zaman, gizli bir şey söylüyor gibi sesini alçaltarak:
    - Bu gece yukarda büyük oyun var, dedi, bir yere kaybolma Murat Bey..
    - Bakara mı?
    - Bakara... Hacı “Mano’yu Murat efendi toplasın...Emniyetlidir. Benim biraz işim çıktı. Geç gelirim, belki de gelemem” dedi.
    - İyi...
    - Dur yahu! Dalgaya düştük... Olmaz... Bizim Baframaden’den yakacaksın... Vallaha küserim...
    - Eyvallah... Peki... – Garson İhsan’ın acele yaktığı kibritten yaktı: - Mersi!..
    - Bir şey değil... Bu gece beş, on para çıkarırsan izinli gecemde papaz uçururuz. Kafayı çekeriz...
    - Olur...
    Murat, defteri biraz karıştırdı. Kendisinden evvel ancak üç kişi cevap vermişti. Birisi (Can yoldaşı) . İkincisi (İnci), üçüncüsü (Çok bilmiş). İlk tetkikte can yoldaşıyle, çok bilmişin erkek, İnci’nin ise hanım olduğunu anladı. Can yolda yoldaşiyle İnci arasında hafiften bir gönül rabıtası bulunduğu da seziliyordu. Herhalde, defter, bu İnci hanıma ait olmalıydı. Sevdiği delikanlının fikirlerine, mesela, Volter’le Kant’tan daha fazla değer verdiği için, ilk cevapları ondan almak istemişti. Delikanlının da işi ciddi tuttuğu belliydi. Orta sınıf halkın hiç yadırgamıyacağı şekilde karşılık vermişti. (Çok bilmiş) daha enteresan bir adamdı. Kendi fikirlerini başkalarınınkinden üstün tutan, biraz kibirli, son derece maddi olduğu için öğündüğünü saklamayan insanlardan... Böyleleri, halbuki gündelik işlerde, hayalperver görünenlerden daha çok heyecanlı olurlar, ellerine kalem aldıkları zaman gösterdikleri kuru mantığı hayata tatbik edemezler...

    Hür Şehrin İnsanları 1 Kemal Tahir, Tekin yayınevi

  4. #4
    Tecrübeli Üye diojen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesaj
    437
    Rep Gücü
    19530
    devlet ana isimli kitaptan yapıcağınız alıntıyı merak ettim,

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Devlet Ana

    Alıntı diojen´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    devlet ana isimli kitaptan yapıcağınız alıntıyı merak ettim,
    merhaba!

    Sayin Diojen yarin asacaktim ama sizi fazla merakta birakmamak adina....


    Kerim Çelebi cönkü kuşağına sokunca, toplantıyı yönetecek nakip
    kalkıtı, arkasını Ahi Baba'ya dönmeden avlu kapısına kadar geriledi. Sağ çavuş
    su doldurduğu bakır tası, sol çavuş tuz kutusunu koşturdu. Nakip suya biraz
    tuz atıp tası iki eliyle başı hizasında tutarak bağırdı:

    - Selâm olsun sizlere, ey doğru yolumuza girmişler! Selâm olsun ey
    ahilik kuşağı kuşanmışlar!

    Ahi Baba, erkân adına, karşıladı:

    - Selâm olsun!

    - Gelmekliğimiz yol için... Durmaklığımız yol için... Söylemekliğimiz
    yol için... Gelmiş geçmiş, gelip gelecek pirler, erenler, derviş savaşçılar,
    rum gazileri, rum abdalları, rum alpları, rum bacıları ruhuna huuuu!

    Erkân bir ağızdan gürledi:

    - Huuuuuu!
    - Dargınlarımız barıştı mı?
    - Barıştı.
    - Helâllık alınıp verildi mi?
    - Verildi.

    Naki, Ahi Baba'dan başlayarak tası dolaştırdı. Herkes iki eliyle
    tutarak dudaklarını ıslattı. Nakip de öyle yapıp geriledi, tası sağ çavuşa
    verdikten sonra ortaya geldi:

    - Bir ahbabımız yola girmek ister.
    - Kimdir?
    - Kara Osman Bey oğlu Melik Bey'dir.
    - Uygun! Kimdir yol atası?
    - Bacıbey oğlu Kerim Çelebi'dir.
    - Uygun! Ya kimdir yol kardeşleri?
    - Savcı Bey oğlu Ahi Bayhoca, Aykut Alp oğlu Kara Ali'dir.
    - Uygun! Alsınlar gelsinler!

    Yol atası Kerim Çelebi önde, iki yol kardeşi arkada, avlu kapısından
    çıktılar.

    Çavuşlar, Ahi Baba'nın önüne iki seccade serdi. Nakip, bunlardan
    birine, Melik Bey'in kuşanacağı ahi kuşağını, beline sokulacak ahi palasını,
    saygıyla koyup oturdu.

    Çavuşlar kapının yanındaki yerlerine geçmişlerdi.

    Kerim Çelebi'nin anası Bacıbey'in Söğüt'e ün salmış bol gölgeli serin
    avlusunda, kuş cıvıltılarından başka ses duyulmuyor, inca nisan meltemi havuzu
    gölgeleyen salkım söğütlerin taze yeşile donanmış dallarını sallıyordu.

    Kapı, üç kez vuruldu. Ahi Baba duymazdan geldi. Üç kez daha vurulunca
    seslendi:

    - Destuuuuur!

    Kapıyı çavuşlar yavaş yavaş açtılar.

    Önde yol atası Kerim Çelebi, arkada Melik Bey içeri girdi. Yol
    kardeşleri, iki yandan saltasının eteklerini tutmuşlardı.

    Yol atası Kerim Çelebi, Melik Bey'i seccadelerin önüne getirdi, sağ
    elini sol omzuna, sol elini sağ omzuna koydu, eğildi, sağ ayağının baş
    parmağını, sol ayağının başparmağına bastırdı. Erkânı selamladı:

    - İşbu kardaşımız Melik Bey, siz yol erlerinin ayağına girip bu insaf
    eşiğinde durmaktan muradı, aramıza girip kervanımıza katılıp erkân görüp yol
    tutup Ahi Babamıza boynu bağlı kul olmaktır ve de uğraş erleri bölüğünde beli
    kılıçlı yoldaşlığa koşulmaktır. Bu âşık için nedir buyurduğunuz?

    - Sınava çekilsin yol töresince...
    - Hayhay...

    Kerim Çelebi boş seccadeye diz çöktü. Yol kardeşleri Melik Bey'i
    getirip karşısına oturttular, kendileri de tuttukları eteği bırakmadan iki
    yanına çöktüler. Kerim Çelebi, okurken kullandığı kalın sesle, büyük soruyu
    sordu:

    - Ey can, kulağını aç! Yola girmek dileğindensin. Şöyle bil ki, ahilik
    ince yoldur ve de çetin yoldur ve de gayet sarp yoldur. Yüreğine, bileğine
    güvenmeyen girmemek gerekir. Çünkü yüceleyim derken batağa batmak vardır.
    Yolumuz anlamaklık yoludur ve de inanmaklık yoludur ve de tutmaklık yoludur.
    Töreleri tutmağa gücün yeter mi? Yüreğin ne demekte?

    - Beliii...
    - Sınavlanmağa da beli mi?
    - Beliii...

    - Beli dedin, günah gitti bizden... Yallah bismillâh! De bakalım,
    ahiliğin açığı kaçtır?

    - Dörttür.
    - Say gelsin!
    - Eli, yüzü, gönlü, sofrası...
    - Kapalısı kaçtır?
    - Üçtür.
    - Say gelsin!
    - Gözü, beli, dili...
    - Gözü kapalılıktan murat nedir?
    - Kimsenin suçunu, ayıbını görmemektir.
    - Ekmek yemekte kaç edep vardır?
    - On iki...
    - Say gelsin!

    - Oturdukta sağ dizi dikip sol dizi altına ala... Lokmayı önce sağ
    avurduyla çiğneye... Küçük lokma ağızlaya... İki elini yağlatmaya. Ağzından
    akıtmaya...

    Ahi adayı biraz duraklayınca Kerim Çelebi fısıldadı:
    «Yere dökmeye...» Bunu herkes gibi Ahi Baba da işitmişti. Ayıplayarak
    tersledi:

    - Kerim Çelebiiii... Çelebi'lik böyle değil!...

    Melik Bey atıldı:

    - Yere dökmeye, ağzı dolu iken konuşmaya...

    Kerim Çelebi parmaklarıyla gizlice saymayı bıraktı:

    - Yedi...
    - Kimsenin lokmasına bakmaya...
    - Sekiz...
    - Başını kaşımaya...
    - Dokuz...
    - Sözü kısa söyliye ve de hiç gülmiye...
    - On...
    - Yemeğin iyisini konuğa bıraka...
    - On bir...
    - Yemekten sonra elini yıkaya...
    - Tamam! Ya söz söylemekte kaç edep vardır?
    - Dört edep vardır.
    - Say gelsin!

    - Sert söylemeye ki ağzından tükürük saçmıya... Bir kişiiyle
    söyleşirken başka yere bakmıya... «Sen-Ben» demeye, «Siz-Biz» diye... Elini,
    kolunu sallamıya...

    - Peki yol gitmekte kaç edep var?
    - Sekiz.
    - Say gelsin!

    - Katı katı kasılarak yürümiye... Canavarcıkları ezmiye... Dört yanına
    bakmıya... Taştan taşa hoplamıya... Yoldan ayrılmaya... Kimsenin ardından
    gözlemiye... Büyüğün önüne geçmiye... Biriyle giderken bekletecek iş
    tutmıya...

    - Ya nesne satın almakta kaç edep vardır?
    - Üç... Yumuşak söyleye... Tadına azla baka... Aldığını geri
    vermeye...

    - Gelelim, beyler katına varmanın kaç edebi var?
    - Beş...
    - Say gelsin...
    - Vakitsiz gitmiye... Büyüklerin hepsine ayrıca ayrıca selâm vere...
    Uzak otura... Çok söylemiye... Öğüt vermiye...

    Kerim Çelebi, Ahi Baba'ya döndü:

    - Ne dersiniz? Daha sınayalım mı biraz?

    Ahi Baba yargıyı erkâna bıraktı.

    - Uygun...
    - Elverir...
    - Yontulmuş yeterince...
    - Ak etti yol atasının yüzünü, aferiiiin!

    Kerim Çelebi, Melik Bey'in eline bir yağlık örttü. Yol kardeşleri,
    ellerini bunun üstüne koydular.

    Kerim Çelebi son öğütleri verdi:

    - Ey oğul! Saygılı ol ki saygı göresin!... Sözün dolusunu söyle ki
    dinletebilesin! Bundan böyle sana şarap içmek, kemik ataraktan kumar oynamak
    yoktur. Gammazlık, kasıntı, karalamak yoktur. Kıskanmayacaksın, kin
    tutmayacaksın, zulmetmeyeceksin!... Yalan söylemek, sözden dönmek, namusa kötü
    bakmak gayet ayıptır ve de yoktur. Ellerin günahını görmezden geleceksin!
    Pintilik yoktur, hele hırsızlığı akla getirmek bile yoktur. Kuşanacağın
    kuşağın onurunu bil! Kılıç erliğine soyunmaktasın. «Ali'den üstün yiğit ve de
    Zülfikâr'dan üstün kılıç olmaz» denilmiştir. Çabala ki, bu basamaklara
    yanaşabilesin! Kalk bakalım!

    Öğütleri başı önünde dinleyen Melik Bey kalktı. Kerim Çelebi ortaya
    sordu:

    - Kuşaklayalım mı ihvanlar? Ehli midir?
    - Ehlidir.
    - Yaraşıktır.
    - Kuşaklansın!

    Kerim Çelebi ahilik kuşağını aldı, dudaklarını kıpırdatarak okuyup
    üfleyip Melik Bey'in beline doladı, üç düğüm vurdu, ahilik palasını üç kez
    öpüp kuşağa soktu:

    - Ey yoldaşlar! Gülbank çekelim, üçler, yediler, kırklar aşkına! -Bir
    ağızdan başladılar-: Allah Allah illâllah... Baş açık, göğüs kalkan! Uğraşta
    kılıç alkan, eyvallah! Bu meydan er meydanı, düşenleri sormak olmaz. Yolumuz
    hak yoludur, geri durmak olmaz, eyvallah! Düşman kara karga, ahi yiğitleri
    şahan! Can baş Ahi Baba'mıza kurban, eyvallah! Tanrı birligiyçün, yol
    dirligiyçün, meydan erligiyçün ölenimiz şehittir, cennetlik; kalanımız gazidir
    muhabbetlik, eyvallah!... Yolumuza girdi Ahi Melik Bey, çabalaması yerini
    bula!

    - Amiiiin!
    - Muradı amacına vara!
    - Amiiiin!
    - Pirler, hak erenler arkacısı ola!
    - Amiiiin!
    - Bahtı açıla yürüye...
    - Yürüyeeee...
    - Ünü yayıla yürüye...
    - Yürüyeeee...
    - İnlesin yer-gök, çekelim huu!
    - Huuuuuuuu!
    - Devranına huu!
    - Huuuuuuuu!

    Kerim Çelebi «Muhammed'e selevat» derken sustu, «Bre aman!» diye
    naralanıp kalkmak için davrandı.

    Devlet Ana/Kemal Tahir

  6. #6
    Tecrübeli Üye diojen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesaj
    437
    Rep Gücü
    19530
    bugün yazdığınız için teşekkürler sn mopsy,
    alıntıladığınız bölümün ufak bi kısmınıda ben yazmıştım bugün,
    siz emek verip hepsini yazmışsınız,teşekkürler....

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Bir Mülkiyet Kalesi

    MERHABA!

    ...
    Mustafa Kemal, çok kalabalık olan aynı odanın bir köşesinde münakaşayı dinliyordu. Bu tarzda müzakerenin maksut neticeye varmasını beklemek beyhudeydi, bunu anlayınca müşterek encümen reisinden söz istedi. Önündeki sıranın üstüne çıkarak yüksek sesle konuşmaya başladı:
    - Efendim, Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye (ilim icabıdır.) diye müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu tasallütlerini altı asırdan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti, bu mütecavizlerin hadlerini bildirecek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline, bifiil, almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzuu bahsolan: (Millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?) meselesi değildir. Mesele zaten, emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemahal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes, meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.
    İşin ciheti ilmiyesine gelince: Hoca efendilerin hiç merak ve endişe etmelerine mahal yoktur.
    Bu hususta ilmi izahat vereyim...

    Paşa, böyle diyerek uzun uzadıya birtakım izahatta bulundu. Sözlerinin anlanmadan dinlenmekte olduğu, koca sarıkların altında ölüm korkusuyle fıldır fıldır dönen aç, yobaz gözlerinden belliydi.

    Nihayet, siyah elbise giymiş, bu korkunç adamın kabusundan kurtulmak gayretiyle Ankara Mebuslarından Hoca Mustafa efendi:
    - Affedersiniz efendim, dedi, biz meseleyi başka nokta-yı nazardan mütalaa ediyorduk. İzahatınızla tenevvür ettik.
    Mesele müşterek encümence halledilmişti. Kanun layihası süratle tesbit olundu. Aynı günde Meclis’in ikinci celsesinde okundu. Tayin-i esami ile reye konulması teklifine karşı Mustafa Kemal, kürsüye çıktı.
    - Buna hacet yoktur, diye gürledi, memleket ve milletin istiklalini ebediyyen mahfuz kılacak esasları, yüksek Meclisin ittifakla kabul edeceğini zannederim.
    (Reye!) sesleri yükseldi. Nihayet Reis reye koydu, ve (Müttefikan kabul edilmiştir.) dedi. Yalnız uzaktan menfi bir ses:
    - Ben muhalifim! Diye inleyecek olmuştu.
    Bu da
    - Söz yok! Sadalarıyla boğuldu.

    İşte Osmanlı Saltanatının inhidam ve inkiraz merasiminin son safhası bu suretle cereyan etmiştir.
    Adil usta bu tafsilatı kendisine mahsus bir ifadeyle anlattı.
    Hastane avlusundaki ağaçlardan sararmış yapraklar, sonbahar rüzgariyle düşüp savruluyor, güneş insanın yüzünü arkadaşça okşuyordu.

    Bir Mülkiyet Kalesi 2/Kemal Tahir- Bilgi Yayınevi/1977

Benzer Konular

  1. Gözüm ''Mustafa'' kaşım ''Kemal'' sevdam ''Mustafa Kemal''
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 17-03-2010, 08:21 PM
  2. Zamanda Yolculuk
    ahmetnuray Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-06-2008, 10:17 PM
  3. Yolculuk
    blueice Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-05-2008, 05:43 PM
  4. Yolculuk vakti
    akadirgorduk Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-04-2008, 03:50 PM
  5. TARİHE YOLCULUK
    dogangunes Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-05-2007, 12:57 AM
Yukarı Çık