Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Le horla!

Kültür, Sanat Kategorisinde ve Edebiyat Forumunda Bulunan Le horla! Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> MERHABA! CINNET. Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye. 8 Mayıs. - Ne güzel bir gün! Bütün sabahı, ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Le horla!

    MERHABA!

    CINNET.

    Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

    8 Mayıs. - Ne güzel bir gün! Bütün sabahı, evimin önündeki koskoca çınarın gölgesi altında otlarda yatarak geçirdim. Bu yöreyi ve burada yaşamayı çok seviyorum. İnsanı atalarının doğduğu ve öldüğü topraklara, yediklerine, düşündüklerine, gelenek ve göreneklere, yerel deyişlere, köylülerin söyleyişlerine, toprağın, kentin ve havanın kokusuna bağlayan köklerim burada.

    Büyüdüğüm evi seviyorum. Pencerelerden baktığımda, yolun ötesinde, bahçe boyunca akıp giden, üzerinde Rouen'dan Le Havre'a doğru gemilerin süzüldüğü geniş Seine nehrini görüyorum.

    Ötede, sol tarafta, gotik tarzı sivri çan kulelerinin altında mavi damlı evleriyle uçsuz bucaksız Rouen kenti uzanıyor. Sayısız çan kulesi var. Üzerinde, katedralin dökme demirden külâhının bulunduğu, güzel sabahlarda masmavi gökte çınlayan çanlarla dolu irili ufaklı kuleler... Rüzgârın zaman zaman kuvvetlice, kimi zaman da yavaşça ta uzaklardan bana getirdiği çanların yumuşak ve madenî çınlamaları yayılıyor ortalığa.

    O sabah, hava ne kadar da güzeldi!

    Saat 11'e doğru, yoğun dumanlar çıkaran bir römorkörün çektiği uzun bir gemi kafilesi, demir parmaklıkların önünden geçti. Kırmızı bayrağı gökte dalgalanan iki direkli iki İngiliz gemisinin arkasından bembeyaz, hayran olunacak derecede temiz ve parlak, üç direkli bir Brezilya gemisi geliyordu. Onu selâmladım. Nedendir bilmiyorum bu gemiyi görmek öyle hoşuma gitti ki!

    12 Mayıs. - Birkaç günden beri ateşim var. Kendimi hasta, daha doğrusu üzgün hissediyorum.

    Yılgınlık anında, güven ve mutluluğumuzu felâkete dönüştüren bu gizemli etkiler nereden geliyor? Sanki o görünmez hava, açıklayamadığımız ama yanı başımızda hissettiğimiz bilinmez güçlerle dopdolu... İçimde şarkı söyleme isteği, neşe içinde uyanıyorum. - Neden? - Nehrin aşağı taraflarına doğru iniyorum ve kısa bir gezintiden sonra birden, sanki beni evimde bir felaket bekliyormuşçasına üzüntülü halde geri dönüyorum. - Neden? - Tenimi sıyırıp geçen soğuk bir ürperti mi acaba sinirlerimi bozan ve ruhumu karartan? Yoksa bulutların biçimi ya da günün ve çevrede gördüklerimin o çok değişken rengi mi benim düşüncemi allak bullak eden? Kim bilir? Bizi sarıp sarmalayan her şey, görmeden baktığımız, tanımadan burun buruna geldiğimiz, elle yoklamadan dokunduğumuz ve farkına varmadan karşılaştığımız her şeyin bizim üzerimizde, organlarımızda, düşüncelerimizde, yüreğimizde ani, şaşırtıcı ve açıklanamaz etkileri var...

    Ne kadar da derin bu görünmeyen varlığın gizi! Biz, çok küçüğü ya da çok büyüğü, çok yakındaki ya da uzaktakini, bir yıldızın sakinlerini ya da bir su damlasının barındırdıklarını görmeyi bilmeyen gözlerimizle ve alelade duygularımızla o gizi anlayamayız... Bizi yanıltan kulaklarımızla seçemeyiz. Çünkü onlar, havanın ve titreşimlerini sesli notalar halinde iletirler bize. Notalar, hareketi sese çevirme mucizesini gerçekleştiren ve bu değişimle, doğanın sessiz çalkantısını uyumlu kılan müziği doğuran perilerdir... Köpeğinkinden daha zayıf koku alma duyumuzla , ancak bir şarabın kaç yıllık olduğunu ayırt edebilen tat alma duyumuzla anlayamayız o gizi!

    Ah! Keşke bizim için başka mucizeleri gerçekleştirebilen başka organlarımız olsaydı... Çevremizdeki daha başka şeyleri de anlayabilirdik o zaman!

    16 Mayıs. - Hiç kuşku yok; hastayım! Geçen ay, ne kadar da iyiydi sağlığım! Ateşim var, acımasız bir ateş. Daha doğrusu, ruhuma da bedenim kadar acı çektiren coşkulu bir kızgınlık içindeyim! Sürekli olarak, korkutucu bir tehlikenin iğrenç duygusunu, üzerime gelen bir felaketin ya da yaklaşan ölümün sıkıntısını, kanda ve bedende filizlenen bilinmez bir kötülüğün bunalımını hissediyorum.

    18 Mayıs. - Bir doktora göründüm, çünkü artık hiç uyuyamıyorum. Doktor, nabzımın hızlı attığını, gözümün büyüdüğünü ve sinirlerimin gergin olduğunu, ancak kaygı verici hiçbir belirtinin bulunmadığını söyledi. Duş yapmalı ve potasyum bromür içmeliymişim.

    25 Mayıs. - Hiçbir değişiklik yok! Durumum gerçekten acayip. Akşam vakti yaklaştıkça, sanki gece benim için korkunç tehlikelere gebeymiş gibi, anlaşılmaz bir huzursuzluk kaplıyor içimi. Çabucak yemek yiyor, sonra okumaya çalışıyorum; fakat sözcükleri anlamıyorum. Harfleri zorlukla ayırt ediyorum. Bunun üzerine, dayanılmaz ve karmakarışık bir korkunun; uyku ve yatağın verdiği korkunun baskısı altında, salonun içinde bir o yana, bir bu yana yürüyorum.

    Saat 10’'a doğru odama çıkıyorum. İçeri girer girmez kapıyı iki kez kilitliyor ve sürgüleri çekiyorum. Korkuyorum... Ama neden? Şimdiye kadar hiçbir şeyden korkmuyordum... Dolapları açıyor, yatağın altına bakıyorum. Dinliyorum... Neyi dinlediğimi bilmeden dinliyorum, ama neyi? Basit bir rahatsızlığın, belki de bir dolaşım bozukluğunun, bir sinir telinin uyarılmasının veya biraz kanamanın, canlı makinemizin böylesine hassas ve kusursuz işleyişindeki bir düzensizliğin, insanların en neşelisini melankolik, en cesurunu korkak bir hale getirmesi tuhaf mı? Sonra yatıyorum ve celladı bekler gibi uykumun gelmesini bekliyorum. Uykumun gelmesinden korkarak bekliyorum onu; yüreğim çarpıyor, bacaklarım titriyor; çarşafın sıcaklığının sarmaladığı bedenim, durgun bir suya düşer gibi birdenbire dinginliğe erişene kadar titreyip duruyor. Daha önceleri de olduğu gibi, yanı başımda gizlenen, beni gözleyen, beni beynimden yakalayıp gözlerimi kapatacak ve yok edecek o sinsi uykunun gelişini fark etmiyorum.

    Uzun zaman - iki veya üç saat - uyuyorum. Sonra bir düş - hayır - bir kâbus beni kollarına alıyor. Yattığımı ve uyuduğumu hissediyorum... Hssediyor ve anlıyorum... Ve birinin yaklaştığını, bana baktığını, dokunduğunu, yatağıma çıkıp göğsüme oturduğunu ve bütün gücüyle beni boğmak için boynumu ellerinin arasına alıp sıktığını... sıktığını... hissediyorum.

    Düşlerde insanı hareketsiz kılan o acımasız güçsüzlükle, eli kolu bağlanmış, mücadele ediyorum. Bağırmak istiyorum - yapamıyorum - hareket etmek istiyorum - yapamıyorum - soluk soluğa, olağanüstü bir çaba göstererek dönmeye, beni ezen ve boğazlayan o varlığı devirmeye çalışıyorum – yapamıyorum -

    Birdenbire uyanıyorum. Çılgına dönmüşüm, ter içindeyim. Bir mum yakıyorum. Yalnızım.

    Her gece gelen bu krizden sonra, nihayet uyuyorum. Sakin sakin, ta gün ağarana dek.

    2 Haziran. - Durumum daha da ciddileşti. Neyim var? Bromür yararlı olmuyor; duşlar etki etmiyor. Öğleden sonra, zaten yorgun olan bedenimi daha da yormak için Roumare ormanında şöyle bir dolaşmaya çıktım. Ot ve yaprak kokusuyla dolu serin ve yumuşak havanın damarlarıma taze bir kan akıttığını ve yüreğime yeni bir enerji doldurduğunu hissettim. Geniş ağaçlık bir yola girdim. Sonra, daha dar bir yoldan, gökyüzüyle benim aramda yeşil, hatta siyahımsı kalın bir dam oluşturan ulu ağaçların arasından La Bouille'a saptım.

    Birden bir titreme aldı beni. Soğuktan değil, iç sıkıntısından gelen bir titremeydi bu.

    Bu ormanda yalnız olmaktan kaygılıyım. Sonsuz yalnızlıktan aptalca bir şekilde ve sebepsiz yere korkmuş bir durumda adımlarımı hızlandırdım. Aniden, izleniyormuşum, sanki birisi arkamdan geliyormuş ve omzuma dokunacakmış hissine kapıldım.

    Birdenbire geriye döndüm. Yalnızdım. Arkamda sadece, geniş, bomboş, dümdüz ve göz alabildiğine ürkütücü bir şekilde uzanan ağaçlı yolu gördüm.

    Gözlerimi kapadım. Niçin? Bir topaç gibi, hızla topuğumun üzerinde dönmeye başladım. Az daha yere kapaklanıyordum. Gözlerimi açtım. Ağaçlar çevremde dans ediyor, toprak dalgalanıyordu. Yere oturmak zorunda kaldım. Sonra! Artık nereden geldiğimi bilmiyordum! Tuhaf bir düşünce! Tuhaf! Artık hiçbir şey bilmiyordum. Sağ koldan yürüdüm ve beni ormanın orta yerine götüren ağaçlı yola yeniden geldim.

    3 Haziran. - Gece korkunçtu. Birkaç hafta buralardan ayrılacağım. Küçük bir yolculuk, hiç kuşkusuz beni kendime getirecek.

    2 Temmuz. - Geri dönüyorum. İyileştim. Güzel bir gezi yaptım. Hiç bilmediğim Mont-Saint-Michel'i gezdim.

    Gün bitimine doğru, Avranches'a geldiğimde manzara ne de güzeldi! Kent, bu tepenin üzerinde yükseliyor. Beni, kentin öbür ucundaki parka götürdüler. Hayretten bir çığlık attım. Uzaklarda, sisler içinde kaybolup giden iki kıyının arasında, göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir körfez uzanıyordu gözlerimin önünde. Ve bu uçsuz bucaksız sarı körfezin ortasında, altın renkli berrak gökyüzünün altında, koyu renkli sivri bir dağ yükseliyordu. Güneş artık yavaş yavaş kayboluyor ve hâlâ pırıl pırıl olan ufukta, tepesinde olağanüstü bir anıt taşıyan bu dağın eşsiz profili beliriyordu.

    Gün ağarır ağarmaz oraya gittim. Deniz, önceki günkü gibi sığdı. Denize yaklaştıkça, önümde yükselen şaşkınlık verici manastıra bakıyorum. Birkaç saat yürüdükten sonra, büyük kilisenin hakim olduğu küçük ve eski mahalleyi barındıran o koskoca taş yığınına ulaştım. Daracık sokağı çabucak tırmanıp yeryüzünde Tanrı için yapılmış en hayranlık verici gotik yapıya girdim. Kilise, bir kent gibi geniş ve tonozların altında ezilen alçak salonlarla, ince kolonların taşıdığı yüksek galerilerle doluydu. Merdivenlerin kıvrıla kıvrıla yükseldiği küçük çan kuleleriyle kaplı, bir dantel hafifliğindeki bu dev granitten yapının içindeyim. Masal hayvanları, şeytanlar, gerçekte var olmayan varlıklar ile dev çiçeklerle donatılmış ve inceden inceye işlenmiş kemerlerle birbirine bağlı çan kuleleri gündüzleri masmavi, geceleri kapkaranlık göğe yükseliyordu.

    Tepeye çıktığımda, bana eşlik eden papaza, "Peder, sizler burada ne kadar da rahatsınızdır!" dedim.

    "Çok rüzgâr vardır, Bayım" diye cevap verdi. Kumların üzerinde hızla akıp duran ve onu çelik rengi deniz kabuklarıyla kaplayan denizi seyrederek konuşmaya başladık.


    Papaz, bana oraların eski hikâyelerini, efsanelerini anlattı.

    Bunlardan biri, beni çok etkiledi. Bölgede ve dağda yaşayan insanlar, kumların üzerinde gece vakti iki keçinin konuştuğunu ve bunlardan birinin yüksek, diğerinin de alçak sesle melediğini duyduklarını öne sürüyorlardı. Buna inanmayanlar ise, kimi zaman melemelere, kimi zaman da insan iniltilerine benzeyen bu seslerin, deniz kuşlarının çığlıkları olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı balıkçılar, denizin gelgitleri arasında, kumulların üzerinde dolaşan, abasının örttüğü başı hiç görülmeyen ve erkek yüzlü bir teke ile kadın yüzlü bir keçiyi güden ihtiyar bir çobana rastladıklarına yemin ediyorlar. Her ikisi de uzun beyaz saçlı olan, durmadan bilinmeyen bir dilde konuşan ve birbirleriyle kavga eden bu keçiler, sonra birden susuyorlar ve bütün güçleriyle meliyorlar.

    Papaza, "Siz buna inanıyor musunuz?" diye sordum. "Bilmiyorum" diye cevap verdi.

    Söze yeniden girdim:
    - Eğer yeryüzünde bizden başka varlıklar olsaydı, nasıl olurdu da biz onları uzun zamandır tanımazdık, siz veya ben onları görmezdik?

    Papaz cevap verdi:
    - Var olanların yüz binde birini görebiliyor muyuz acaba? İşte bakın şu rüzgâra. İnsanları yere yıkan, binaları yerle bir eden, ağaçları kökünden söken, denizlerde dağ gibi dalgalar oluşturan, kayalıkları un ufak eden, gemileri kayalara savuran, doğanın en büyük gücü, öldüren, esen, inleyen ve ıslık çalan rüzgârı hiç gördünüz mü ya da bundan sonra görebilir misiniz? Rüzgâr yine de var!

    Bu basit düşünce tarzı karşısında sustum. Bu adam, ya bilge bir kişiydi ya da bir budala. Bunu tam olarak söyleyemezdim. Ama sustum. Söylediklerini sık sık düşündüm.

    3 Temmuz. - İyi uyuyamadım. Şüphesiz bunda ateşin etkisi var. Çünkü arabacım da benimle aynı hastalıktan şikayetçi. Dün eve dönerken, onun solgun rengi dikkatimi çekmişti. "Neyiniz var Jean?" diye sordum ona.
    - Artık dinlenemiyorum, Bayım. Geceler, gündüzlerimi yiyip kemiriyor. Gidişinizden beri, bu benim kaderim oldu! dedi.

    Diğer uşakların sağlığı iyi. Bense yine aynı hastalığa yakalanmaktan korkuyorum.

    4 Temmuz. - Evet, yeniden aynı hastalığa yakalandım. Eski kâbuslarım geri geldi. O gece, birinin üzerime çömeldiğini ve ağzı benimkinin üzerinde, dudaklarımın arasından benim hayatımı içtiğini hissettim. Evet, sülük gibi, boğazımdan hayatımı çekip alıyordu. Sonra, tıka basa doymuş halde, ayağa kalktı; ben de uyandım. Ruhum öylesine yaralanmış, paramparça olmuş ve tükenmişti ki, artık kıpırdayamıyordum. Eğer bu böyle birkaç gün daha devam ederse, kuşkusuz yine gideceğim buralardan.

    5 Temmuz. - Aklımı mı kaybettim? Dün gece olup bitenler o kadar tuhaf ki! Olanları düşündüğüm zaman kafam allak bullak oluyor!

    Her akşam yapmaya başladığım gibi, kapıyı kilitlemiştim. Sonra, susayınca yarım bardak su içtim ve tesadüfen o sırada sürahinin kristal kapağına kadar dolu olduğunu gördüm.

    Daha sonra yattım ve o korkunç uykuya daldım. Yaklaşık iki saat sonra, daha da korkunç bir sarsıntıyla uyandım. Uyuyan bir adamın öldürülmesini, göğsünde bir bıçakla uyanmasını, hırıltılar çıkarmasını, soluk alamamasını, ölmek üzere olmasını ve ne olup bittiğini anlayamamasını düşünün. İşte böyle bir şeydi!

    Neden sonra aklım başıma geldiğinde yeniden susamıştım. Bir mum yakıp sürahinin bulunduğu masaya gittim. Sürahiyi bardağa doğru eğdim; hiçbir şey akmadı. Sürahi boştu, bomboştu! Önce hiçbir şey anlamadım; sonra öyle korkunç bir heyecana kapıldım ki, hemen oturdum, daha doğrusu, sandalyeye yığıldım! Çevreme bakmak için aniden doğruldum! Sürahinin karşısında, korku ve şaşkınlıktan çılgına dönmüş bir şekilde yeniden oturdum! Gözlerimi dikmiş sürahiye bakıyor ve ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Ellerim titriyordu! Su içilmişti? Peki kim? Ben mi? Ben mi içmiştim yoksa? Suyu ancak ben içebilirdim! O halde, ben uyurgezerdim. Bunu bilmeksizin ikili bir hayat mı yaşıyordum? Bu ikili hayat, ruhumuz bir uyuşukluğa teslim olduğu zamanlarda, içimizde iki varlık olup olmadığı veya tanıdık olmayan görünmez bir varlığın, kendimizden çok diğerine itaat eden tutsak bedenimizi harekete geçirip geçirmediği konusunda şüphede bırakıyor insanı...

    Ah! Bu benim iğrenç iç sıkıntımı kim anlayacak? Kafası sağlam, kül yutmaz ve aklı başında olan fakat uyuduğu zaman ortadan biraz su kaybolunca sürahiye korkuyla bakan bir adamın duyduğu heyecanı kim anlayacak? Gün doğana kadar yatağıma dönmeye cesaret edemeden orada öyle kaldım.

    6 Temmuz. - Delireceğim. O gece, sürahideki bütün su yine içildi! Belki de ben içtim!

    Acaba ben miyim? Ben miyim? Kim olabilir, kim? Aman Tanrım! Deliriyorum, beni kim kurtaracak?

    10 Temmuz. - Bazı şaşırtıcı deneyler yaptım. Hiç şüphe yok ki ben deliyim! Ama yine de!...

    6 Temmuz'da yatmadan önce, masanın üzerine şarap, süt, su, ekmek ve çilek koydum. Suyun hepsi ile biraz süt içildi - veya içtim - Ne şaraba, ne ekmeğe, ne de çileklere dokunulmuştu.

    7 Temmuz'da, aynı deneyi yeniden yaptım. Yine aynı sonucu aldım.

    8 Temmuz'da, suyla sütü kaldırdım. Bu kez, hiçbir şeye dokunulmamıştı.

    Nihayet 9 Temmuz'da, masanın üzerine sadece su ve süt koydum ve sürahileri beyaz bir bezle sararak, kapaklarını iple bağladım. Sonra, dudaklarımı, sakalımı ve ellerimi kömürle boyayıp yattım.

    O karşı konulmaz uyku yine bastırdı ve arkasından o tüyler ürpertici uyanış... Hiç hareket etmemiştim; çarşaflarda da hiç leke yoktu. Masaya atıldım. Sürahileri sardığım bezler tertemiz duruyordu. Korkudan yüreğim ağzımda, ipleri çözdüm. Suyun hepsi içilmişti! Süt de içilmişti! Aman Tanrım!...

    Birazdan Paris'e hareket edeceğim.

    12 Temmuz. - Paris... Son günlerde aklım başımdan iyice gitmişti! Gerçekten uyurgezer değilsem ya da şimdiye kadar açıklanamayan ve telkin olarak adlandırılan etkilere maruz kalmıyorsam, o zaman kuruntularımın oyuncağı olmalıydım. Her ne olursa olsun, bu şaşkınlığım neredeyse deliliğe dönüşüyordu; ama Paris'te 24 saat, keyfimin yerine gelmesine yetti. Ruhuma taze ve canlandırıcı hava dolduran yürüyüş ve ziyaretlerden sonra, dün akşam Théâtre-Français'ye gittim. Alexandre Dumas-Fils'in bir piyesi oynanıyordu ve bu güçlü ve canlı düşünüş tarzı, bana iyi geldi. Kuşkusuz yalnızlık, çalışan kafalar için tehlikelidir. Çevremizde, düşünen ve konuşan insanların bulunması gereklidir. Uzun zaman yalnız kalınca, meydana gelen boşluğu hayallerle dolduruyoruz.

    Otele çok neşeli döndüm. İnsanların arasına karışınca, muzipçe, korkularımı ve geçen haftaki varsayımlarımı aklımdan geçirdim. Zira görünmeyen bir varlığın, evde benimle birlikte oturduğunu sanmıştım. Anlaşılmaz küçücük bir olay bizi etkilediği zaman, beynimiz nasıl da güçsüz kalıyor ve şaşırıp çabucak yanılgıya düşüyor!

    "Anlamıyorum, çünkü bu olay beni aşıyor" deyip geçeceğimiz yerde, hemen doğaüstü birtakım güçleri ve korkunç gizleri getiriyoruz aklımıza!

    14 Temmuz. - Cumhuriyet Bayramı. Sokaklarda gezindim. Kestane fişekleri ve bayraklar, beni çocuk gibi eğlendiriyordu. Fakat, hükümet buyruğuyla belirli tarihlerde sevinmek, ne kadar aptalca bir şey! Halk, kimi zaman aptalca sabırlı; kimi zaman da, gözünün yaşına bakmadan ayaklanan aptal bir sürüdür! Birisi çıkıp "Eğlen!" diyor, halk eğleniyor. Bir başkası "Git komşunla kavga et!" diyor, gidip komşusuyla dövüşüyor. "İmparatora oy ver!" diyorlar, veriyor. Sonra biri çıkıp "Cumhuriyet için oy kullan!" diyor, halk da gidip Cumhuriyet'e oy veriyor.

    Halkı yönetenler de budala! Fakat onlar, insanlara boyun eğeceklerine, prensiplere boyun eğiyorlar. Prensipler, aptalca, sonu bir yere varmayan, gerçekdışı, yani ışığın ve sesin yanılsama olduğu ve hiçbir şeyden emin olunamayan bu dünyadaki hiç değişmeyen birtakım bildik düşüncelerdir.

    16 Temmuz. - Dün beni çok şaşırtan şeyler gördüm. Kocası, Limoges'daki 76. avcı birliğinin komutanı olan kuzinim Madam Sablé'nin evinde yemekteydim. Evde iki genç kadın daha vardı. Bunlardan biri, son günlerde hipnotizma ve telkinle ilgili deneylere müsait sinir hastalıkları ve olağanüstü belirtilerle ilgilenen Parent adlı bir doktorla evliydi.

    Doktor bize, İngiliz bilim adamları ve Nancy Tıp Okulu doktorlarının elde ettiği inanılmaz sonuçları uzun uzun anlattı.

    Anlattıkları bana o kadar tuhaf geldi ki, bunlara inanmadığımı hemen söyledim. "Doğanın en önemli sırlarından, bu dünyadaki en önemli sırlardan birini bulmak üzereyiz diyordu. Doğanın, kuşkusuz diğer yıldızlarda da başka önemli sırları var. İnsanoğlu, düşündüğünden ve düşüncesini yazmayı ve dillendirmeyi öğrendiğinden bu yana, değersiz ve yetersiz duyularının akıl erdiremediği bir sırla burun buruna geldiğini hissetti ve zekâsının çabasıyla organlarının yetersizliğini gidermeye çalıştı. Zekâ henüz gelişmemiş durumdayken, görünmez olaylar saplantısı, korkutucu biçimler aldı. Buradan, halk arasında doğaüstü inanışlar, dolaşıp duran ruhlar, cinler, periler ve hortlaklarla ilgili söylentiler, ve hatta Tanrı ile ilgili efsaneler ortaya çıktı. Çünkü, bize hangi dinden gelirse gelsin, Tanrı ile ilgili görüşler, insanların korku içindeki beyinlerinden çıkan en kısır, en aptalca ve en kabul edilmez yalanlardır. Hiçbir şey, "Tanrı insanı kendi görüntüsüne göre yarattı, ama insan ona bu görüntüyü daha iyi verdi" diyen Voltaire'in sözünden daha gerçek değildir".

    Ama yüz yıldan fazla bir zamandan beri insanın içine yeni bir şey doğuyormuş gibi görünüyor. Mesmer (Mesmérisme denen “hayvan manyetizması” teorisinin kurucusu Alman doktoru - Çn) ve başkaları, bizi beklenmeyen bir yola soktular ve özellikle de dört ya da beş yıldan beri gerçekten şaşırtıcı sonuçlara ulaştık.

    İnanmamış görünen kuzinim de gülümsüyordu. Doktor Parent ona, "Sizi uyutmayı denememi ister misiniz?" diye sordu.
    - Evet, çok isterim.

    Kuzinim bir koltuğa oturdu ve Doktor Parent, gözlerini dikerek ona bakmaya başladı. Birdenbire heyecanlandığımı hissettim; kalbim çarpıyor ve boğazım tıkanıyordu. Madam Sablé'nin gözlerinin ağırlaştığını, ağzının kasıldığını ve göğsünün sık sık inip çıktığını görüyordum.

    On dakika sonra uyumuştu.

    Doktor, "Arkasına geçin" dedi. Ben de arkasına geçip oturdum. "Bu bir aynadır; ne görüyorsunuz içinde?" diye sorarak, kuzinimin elleri arasında bir kartvizit sıkıştırdı. Kuzinim yanıtladı:
    - Kuzenimi görüyorum.
    - Ne yapıyor?
    - Bıyıklarını buruyor.
    - Peki şimdi?
    - Cebinden bir fotoğraf çıkarıyor.
    - Kimin fotoğrafı bu?
    - Kendisinin.

    Hepsi gerçekti! Bu fotoğraf, bana aynı akşam otelde verilmişti.
    - Fotoğraftaki durumu nedir? diye sordu doktor.
    - Şapkası elinde, ayakta duruyor.

    Bu kartta, bu beyaz karton parçasında, aynaya bakarmışçasına her şeyi görüyordu.

    Korkuya kapılan kadınlar, "Yeter! Bu kadar yeter!" diye söyleniyorlardı.

    Fakat doktor, "Yarın sabah saat 08.00'de kalkacak, oteline gidip kuzeninizi bulacaksınız ve kocanızın sizden istediği beş bin frankı borç vermesi için ona yalvaracaksınız. Kuzeniniz bu parayı sizden bir dahaki gelişinde isteyecek" diye telkinde bulundu.

    Daha sonra da onu uyandırdı.

    Otele dönerken, bu garip seansı düşündüm. Çocukluğumdan beri kardeşim gibi iyi tanıdığım kuzinimin kuşku götürmez iyi niyeti hakkında değil, doktorun üçkâğıtçılığı konusunda şüpheler uyandı bende. Uyuyan genç kadına kartvizitiyle birlikte gösterdiği bir aynayı elinde mi saklıyordu acaba? Çekirdekten yetişme hokkabazlar, daha başka eşi benzeri görülmemiş numaralar yapıyorlar.

    Otele döndüm ve yattım.

    Sabah 08.30'a doğru oda hizmetçisi beni uyandırdı ve "Madam Sablé'nin sizinle hemen görüşmek istiyor" dedi.

    Aceleyle giyindim ve kendisini çağırdım. Çok heyecanlıydı; oturdu. Yere bakarak ve eşarbını çıkarmadan, "Sevgili kuzenim, sizden büyük bir isteğim var" dedi.
    - Nedir?
    - Bunu size söylemek beni çok sıkıyor, ama söylemem gerek. Beş bin franka ihtiyacım var.
    - Hadi canım, sizin mi?
    - Evet, benim; daha doğrusu, benden beş bin frank bulmamı isteyen kocamın.

    Öylesine sersemlemiştim ki, yanıt verirken dilim dolaşıyordu. Bu, önceden hazırlanan kaba bir şaka değilse, neydi? Yoksa kuzinim Doktor Parent'la bir olup benimle alay mı ediyordu?

    Fakat kuzinime dikkatli bakınca, bütün kuşkularım dağıldı. Sıkıntıdan titriyordu. Para istemek ona çok acı veriyordu. Hıçkırıkların boğazında düğümlendiğini görüyordum.

    Madam Sablé'yi çok iyi tanırdım. Yeniden konuşmaya başladım.
    - Nasıl? Kocanızın beş bin frankı yok ha! Düşünün bir bakalım. Kocanız sizi bunu benden istemekle görevlendirdiğinden emin misiniz?

    Düşündü, hafızasını yokladı ve birkaç saniyelik bir duraklamadan sonra:
    - Evet... Evet... Bundan eminim, dedi.
    - Size bunu yazdı mı?

    Düşünmeye başladı ve yine bir süre duraksadı. Belleğini kıvrandıran bir çaba içinde olduğunu seziyordum. Hiçbir şey bilmiyordu. Bildiği tek şey, kocası için beş bin frank bulması gerektiğiydi. Nihayet, yalan söyleme cesaretini gösterdi.
    - Evet, bana yazdı.
    - Öyleyse, ne zaman? Dün bana hiçbir şeyden söz etmediniz.
    - Mektubunu bu sabah aldım
    - Mektubu bana gösterebilir misiniz?
    - Hayır... Hayır... Hayır... Mektupta kişisel ve çok özel şeyler yazılıydı. Onu... Onu yaktım.
    - O halde, kocanız çok borçlandığı için.

    Yine duraksadı; sonra mırıldanarak konuştu:
    - Bilmiyorum.

    Aniden söze girdim.
    - Sevgili kuzinim, şu anda yanımda beş bin frank olmadığı için...

    Acıyla bağırdı.
    - Ah! Rica ediyorum, yalvarıyorum, lütfen bulun...

    Madam Sablé kendinden geçiyor, sanki bana dua edermiş gibi ellerini bitiştiriyordu. Ses tonunun değiştiğini fark ediyordum. Aldığı karşı koyulmaz emrin etkisi altında, kekeliyor ve ağlıyordu.
    - Ah, ah! Size yalvarıyorum... Nasıl acı çektiğimi bir bilseniz... Bu para bugün lazım bana.

    Ona acımaya başladım.
    - Biraz sonra parayı vereceğim, emin olabilirsiniz.
    - Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Ne kadar iyisiniz, diye haykırdı.
    - Dün sizin evinizde olanları hatırlıyor musunuz? diye sordum.
    - Evet.
    - Doktor Parent'ın sizi uyuttuğunu hatırlıyor musunuz?
    - Evet.
    - İşte, Doktor Parent, bu sabah gelip benden beş bin frank istemenizi telkin etti. Ve şimdi siz, bu telkine itaat ediyorsunuz.

    Birkaç saniye düşündü ve "Bu beş bin frankı kocam istedi" dedi.

    Bir saat boyunca onu ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. O gidince, hemen Doktor Parent'a koştum. Dışarı çıkmak üzereydi. Gülümseyerek beni dinledi ve "Şimdi inandınız mı?" diye sordu.
    - Evet, inanmak gerek.
    - Hadi, Madam Sablé'nin evine gidelim.

    Kuzinim yorgunluktan bitkin düşmüş, bir şezlongda uyukluyordu. Doktor nabzını saydı ve bir süre ona baktı. Bir elini gözlerine doğru getirdi ve bu büyüleyici gücün dayanılmazlığıyla gözlerini yavaş yavaş kapadı.

    Yeniden uykuya dalınca, Doktor telkine başladı:
    - Kocanızın artık beş bin franka ihtiyacı yok. Kuzeninizden beş bin frank borç istediğinizi unutacaksınız ve eğer o, size bundan söz edecek olursa hiçbir şey anlamayacaksınız.

    Doktor, daha sonra onu uyandırdı. Cebimden cüzdanımı çıkardım ve:
    - İşte sevgili kuzinim, bu sabah benden istediğiniz para! dedim.

    O denli şaşırmıştı ki, ısrar etme yürekliliğini gösteremedim. Ama olan bitenleri de ona hatırlatmaya çalıştım. Kesinlikle inkâr etti ve kendisiyle alay ettiğimi sandı. Az kalsın bana darılacaktı.

    ....................................


    İşte! Geri döndüm. Bu deney beni öylesine alt üst etti ki, yemek yiyemedim.

    19 Temmuz. - Bu olayı anlattığım kişiler, benimle alay ettiler. Artık düşünmekten başka bir şey yapmıyordum. Bilge kişi "belki de" diyor.

    21 Temmuz. - Akşam yemeğine Bougival'deyim. Akşamı sandalcıların balosunda geçirdim. Hiç kuşku yok ki, her şey yere ve ortama bağlı. Grenouillère adasında doğaüstüne inanmak, çılgınlığın son kertesi olurdu. Peki, ya Mont-Saint-Michel’in tepesinde ya da Hint yarımadasında? Korkunç bir biçimde, bizi çevreleyen şeylerin etkisine maruz kalıyoruz. Gelecek hafta eve döneceğim.

    30 Temmuz. - Dün eve döndüm. Her şey iyi gidiyor.

    2 Ağustos. - Yeni bir şey yok. Hava çok güzel. Günlerimi Seine nehrinin akışını seyretmekle geçiriyorum.

    4 Ağustos. - Uşaklar arasında tartışma çıktı. Geceleyin dolaplardaki bardakların kırıldığını iddia ediyorlar. Oda hizmetçisi aşçıyı, aşçı çamaşırcıyı, çamaşırcı da her ikisini suçluyor. Suçlu hangisi acaba? Aklı başında biri bunu söylese!

    6 Ağustos. - Bu kez, deli değilim. Gördüm... Gördüm... Gördüm!... Artık hiç kuşku yok... Gördüm!... Yine tırnaklarımın ucuna kadar buz kestim. Yine iliklerime kadar korkuya kapıldım... Gördüm!... Saat 14.00'te, güneşin altında, gül bahçesinde... Açmaya başlayan sonbahar güllerinin bulunduğu yolda geziniyordum.

    Bir ara, gülleri seyretmek için durduğumda, hemen yakınımdaki güllerden birinin sapının, sanki görünmez bir el büküyormuş gibi, koptuğunu açık seçik gördüm! Sonra, sanki bir el doğrultuyormuş gibi, çiçek havada bir eğri çizerek doğruldu ve bu kırmızı leke, gözlerimin önünde tek başına, hareketsiz, havada asılı kaldı. Şaşırmış bir halde, yakalamak için gülün üzerine atıldım! Hiç bir şey tutamadım; gül kaybolmuştu. O zaman kendi kendime kızdım, çünkü akıllı ve ciddi bir adam, bu tür hallüsinasyonlar görmezdi. Ama bu gerçekten hallüsinasyon muydu? Gülün sapını aramak için geri döndüm ve onu daha yeni kırılmış olarak, dalda kalan diğer iki gülün arasında buldum.

    Ruhum altüst olmuş bir durumda eve döndüm. Çünkü artık gece ve gündüzlerin birbirini izlemesi kadar eminim ki, benim yanımda, su ve sütle beslenen, eşyalara dokunabilen, onları tutan ve yerlerini değiştiren, dolayısıyla maddî bir yaratılışa sahip, duyularımızla anlaşılamasa bile, benimle birlikte benim evimde oturan görünmez bir varlık var...

    7 Ağustos. - Rahat uyudum. O, benim sürahimdeki suyu içti, ama uykumu hiç bozmadı.

    Deli olup olmadığımı soruyorum kendime. Öğleden sonra, güneşin altında ırmak boyunca gezinirken, aklımla ilgili bazı şüpheler sardı beni. Bunlar, şimdiye kadar olduğu gibi belirsiz kuşkular değil, belli ve kesin kuşkular... Çok deli gördüm; bunlar arasında, yalnız bir nokta hariç, yaşamda bütün olup bitenler konusunda ileri görüşlü, uyanık ve anlayışlı olanları tanıdım. Her konuda açıklıkla, esneklikle ve derinlemesine konuşuyorlardı. Ancak, düşünceleri delilik engeline rastlayınca, parçalanıyor, saçılıp dağılıyor ve "bunama" olarak adlandırılan fırtınalar, sisler ve dalgalarla dolu bu öfkeli ve korkunç okyanusta sönüp gidiyordu.

    Durumu tamamıyla bilmesem, bilincinde olmasam ve tam bir açıklıkla durumu analiz ederek araştırmasam, kuşkusuz kendimi deli sanırdım. Sonuç olarak, düşünen ve sanrıları olan birinden başka bir şey olmazdım. Fizyolojistlerin bugün belirlemeye çalıştıkları bozukluklardan biri olan bilinmeyen bir rahatsızlık oluşurdu beynimde; ve bu bozukluk, düşüncelerimin mantığı ve düzeninde derin bir çatlağa yol açardı. Buna benzer olaylar, en inanılmaz doğaüstü olaylar arasında bizi gezdiren rüyalarda meydana geliyor ve bizi hiç şaşırtmıyor... Çünkü denetim düzeni ve denetim duyusu uyuşmuş oluyor; oysa hayal yetisi uyanık bulunuyor ve çalışıyor. Benim beynimin duyma ve kavrama yeteneğinin görünmez taşlarından biri felç olmuş olamaz mı? Kaza geçiren insanlar, adları, sözcükleri veya rakamları ya da yalnızca tarihleri hatırlama yetisini yitiriyorlar. Düşüncenin bütün küçük parçalarının belirlenmesi, bugün artık kanıtlanmış durumda. Oysa, bazı hallüsinasyonların gerçekdışı olduğunu kontrol etme yetimin şu anda bende duyarlılığını yitirmiş olmasından daha şaşırtıcı ne var!

    Nehrin kıyısında yürürken bunları düşünüyordum. Güneş, ışıklarıyla ırmağı örtüyor, toprağı güzelleştiriyor, çevikliği gözlerimin sevinci olan kırlangıçlara, hışıltısı kulaklarımın mutluluğu olan kıyıdaki otlara ve yaşama bakışımı sevgiyle dolduruyordu.

    Bununla birlikte, tarifi imkânsız bir can sıkıntısı yavaş yavaş beni pençesine alıyordu. Bana öyle geliyor ki, gizli bir kuvvet beni uyuşturuyor, durduruyor, daha ileri gitmeme engel oluyor ve beni geri çekiyordu. Durumunun giderek kötüleşeceğini bildiğiniz sevdiğiniz bir insanı evde bıraktğınızdaki benzer bunaltıcı o acı dolu geri dönme ihtiyacını hissediyordum.

    Kötü bir haber, bir mektup ya da bir telgrafın evde beni beklediğinden emin olarak geri döndüm. Hiçbir şey yoktu. Yeniden gerçekdışı hayaller görsem, bundan daha şaşkın ve kaygılı olamazdım.

    8 Ağustos. - Dün korkunç bir gece geçirdim. O, artık kendisini göstermiyor. Ama ben onu yanımda, bana dikkatle bakıp izlerken, beni pençesine alıp üzerimde hâkimiyet kurarken ve daha da korkuncu, görünmez fakat gün gibi ortada olan varlığını doğaüstü olaylarla haber verirken hissediyorum.

    Yine de uyudum.

    9 Ağustos. - Hiçbir şey yok ama korkuyorum.

    10 Ağustos. - Hiçbir şey yok. Yarın ne olacak acaba?

    11 Ağustos. - Yine hiçbir şey yok. Ruhuma giren bu korku ve düşünceyle artık evde duramıyorum. Dışarı çıkacağım.

    12 Ağustos. - Akşam saat 10. Bütün gün alıp başımı gitmek istedim, ama yapamadım. Bu çok kolay ve çok basit özgürlük eylemini - dışarı çıkmak - yapmak, arabama atlayıp Rouen'a gitmek istedim. Yapamadım. Neden?

    13 Ağustos. - İnsan bazı hastalıklara yakalanınca, fiziksel varlığın bütün direnci kırılıyor, bütün enerjisi tükeniyor ve bütün kasları gevşiyor; kemikler et gibi yumuşuyor ve et de sanki sulanıyor. Ben bunu, manevî varlığımda üzücü ve tuhaf bir biçimde hissediyorum. Artık hiç gücüm ve cesaretim yok. Kendime hakim olamıyorum. Hiçbir güç, irademi bundan sonra harekete geçiremez. Artık isteyemiyorum bile; ama biri benim adıma istiyor ve ben boyun eğiyorum.

    14 Ağustos. - Kayboldum. Biri, benim ruhuma sahip oldu ve onu yönetiyor. Biri, bütün davranışlarımı, hareketlerimi ve düşüncelerimi yönlendiriyor. Artık ben, kendi içimde bir hiçim ve yaptığım her şeyi korkuyla izleyen tutsak bir seyirciden başka bir şey değilim. Dışarı çıkmak istiyorum. Yapamıyorum. O, bunu istemiyor ve ben, beni oturttuğu koltuğa korku içinde ve titreyerek çakılı kalıyorum. Kendime hakim olduğuma inanabilmek için yalnızca ayağa kalkmak ve doğrulmak istiyorum. Yapamıyorum! Koltuğa çivilenmişim ve koltuk da yere yapışmış; sanki hiçbir güç bizi yerimizden kaldıramazmış gibi.

    Sonra, birdenbire bahçeye gidip çilek toplayıp yemek istedim. Ve bahçeye çıktım. Çilek topluyor ve yiyorum! Aman Tanrım, aman Tanrım! Tanrı var mı? Varsa, kurtarsın, kurtarsın beni, yardım etsin bana! Kurtarsın, acısın bana! Of, ne acı, ne işkence bu! Ne büyük korku!

    15 Ağustos. - Zavallı kuzinim, bana beş bin frank borç istemeye geldiğinde nasıl da etki altındaydı. Asalak ve egemen bir başka ruh gibi, onun içine giren yabancı bir iradeye boyun eğiyordu. Acaba dünyanın sonu gelecek mi?

    Ama beni yöneten bu görünmez ve tanınmaz varlık, doğaüstü bir ırktan gelen bu başıbozuk kim?

    O halde, görünmeyen varlıklar var! Öyleyse, dünya oluşalı beri, şimdi benim hissettiğim gibi, neden kendilerini kesin bir biçimde ortaya koymadılar? Bugüne kadar, benim evde olup bitenlere benzeyen hiçbir şey okumadım. Ah, evimi bir terk edebilseydim, çekip gitsem, kaçabilsem ve bir daha geri dönmeseydim! Kurtulurdum, ama yapamıyorum.

    17 Ağustos. - Ah, ne gece, ne geceydi! Ama bana öyle geliyor ki, yine de sevinmeliyim. Sabah saat 01.00'e kadar okudum! Felsefe ve Tanrıdoğum doktoru olan Hermann Heterauss, insanın çevresinde dolaşıp duran ya da insanın düşleyip durduğu bütün görünmez varlıkların belirtilerini ve hikâyelerini yazmış. O varlıkların kökenlerini, alanlarını ve güçlerini anlatıyor. Fakat bunlardan hiçbiri, bana musallat olana benzemiyor. Düşünmeye başladığından beri kendisinden daha güçlü bir varlığı hissedip ondan ödü patlayan insanoğlu, onu yanı başında hissedip de bu üstün varlığın doğasını anlayamayınca dehşete kapılmış ve korkudan doğan belirsiz hayaletler ve gerçekte var olmayan gizli varlıklar âlemi yaratmış sanki!...

    Saat 01'e kadar okuduktan sonra, gecenin sakin rüzgârıyla kendimi ve düşüncelerimi serinletmek için açık duran pencerenin yanına oturdum. Hava güzel ve ılıktı. Evvelden böyle geceleri nasıl da severdim!

    Ay yoktu. Yıldızlar, karanlık gökyüzünde titrek titrek parlıyordu. Kim oturuyor acaba o dünyalarda? Oralarda hangi biçimler, hangi canlılar, hangi hayvanlar ve bitkiler var? Bu uzak dünyalardaki düşünen varlıklar, bizden daha fazla ne biliyorlar? Bizden ne fazlalıkları olabilir? Bizim hiç bilmediğimiz neyi biliyorlar acaba? Geçmişte Normanların, daha zayıf halkları köleleştirmek için denizi geçtikleri gibi, bir gün onlardan biri de uzayı geçerek dünyayı fethetmek için yeryüzüne gelmeyecek mi? Bir damla suyla karışmış, dönüp duran bu çamur parçası üzerindeki bizler, öylesine zayıf, savunmasız, cahil ve öylesine küçüğüz ki!... Akşamın serin rüzgârında, böyle düşler kurarak uyukluyorum.

    Yaklaşık kırk dakika uyuduktan sonra, bilmediğim karmaşık ve tuhaf bir heyecanın etkisiyle uyanıp hiçbir hareket yapmadan gözlerimi açtım.

    Önce hiçbir şey görmedim; sonra birden, masanın üzerinde açık duran kitabın bir sayfası kendiliğinden döndü gibi geldi bana. Pencereden içeri hiçbir esinti olmamıştı. Şaşırdım ve beklemeye başladım. Yaklaşık dört dakika sonra, sanki bir el çeviriyormuş gibi, bir sayfanın havalanıp bir öncekinin üzerine kapandığını gözlerimle gördüm. Koltuğum boştu, boş görünüyordu; ama onun orada, benim yerime oturmuş, kitabı okuduğunu anlamıştım. Bakıcısının karnını deşmek isteyen isyankâr bir hayvanın öfkeli sıçrayışıyla yerimden fırladım ve onu yakalayıp boğazını sıkmak ve öldürmek için odanın ta öbür başına atıldım!... Fakat, daha oraya ulaşamadan, sanki biri benden kaçarmış gibi, koltuk devrildi!... masa sallandı, lamba yere düşüp söndü ve fark edilen bir hırsızın pencerenin kanatlarını çarparak gecenin karanlığına atılmasından sonra olduğu gibi pencere kapandı. Kaçıp kurtulmuş, benden korkmuştu. O, benden kokmuştu!

    O halde... o halde... yarın... veya daha sonra... ya da herhangi bir gün... O'nu ellerimin arasına alıp yerde tepeleyebileceğim! Köpekler de, ara sıra sahiplerini ısırıp boğazlamazlar mı?

    18 Ağustos. - Bütün gün düşündüm. Ah! Evet, ona boyun eğeceğim, zorlamalarına uyacağım ve bütün isteklerini yerine getireceğim. O, en güçlü. Ama, bir an gelecek...

    19 Ağustos. - Biliyorum... Biliyorum... Her şeyi biliyorum! Bunu, az önce, "Bilim Dünyası Dergisi"nde okudum. Şöyle diyor: "Rio de Janeireo'dan çok ilginç bir haber ulaştı. Ortaçağ Avrupası'nda olduğu gibi, hemen yayılıp insanları etkisi altına alan bir çılgınlık salgını hüküm sürüyor Sao Paulo'da. Çılgına dönen insanlar, uyuyan insanların hayatıyla beslenen, başka hiçbir gıdaya dokunmadan su ve süt içen, hissedilmelerine rağmen ortada görünmeyen varlıkların etkisi altında kaldıklarını söyleyerek evlerini, tarlalarını ve köylerini terk diyorlar. Profesör Don Pedro Henriques, beraberinde birkaç doktorla birlikte, bu şaşırtıcı çılgınlık salgınının kökenini ve belirtilerini incelemek ve heyecan içindeki bu insanları aklın yoluna geri döndürmek için gereken önlemleri saptamak amacıyla Sao Paulo'ya gitti."

    Ah! 8 Mayıs'ta Seine nehrinde ilerleyerek penceremin önünden geçip giden o üç direkli Brezilya gemisini hatırlıyorum! Bana öylesine güzel, beyaz ve hoş görünmüştü ki! O yaratık gemideydi ve ırkının doğduğu yerden geliyordu! Ve beni gördü... Beyaz evimi de gördü ve gemiden kıyıya atladı. Aman Tanrım!

    Şimdi biliyorum. İnsanoğlunun egemenliği bitti artık...

    O geldi. Saf insanların ödünü patlatan, insanların bedenine girdiklerinde tedirgin rahiplerin dualarla kovduğu, büyücülerin ortaya çıktığını görmeden karanlık gecelerde çağırdığı, insanların önsezileriyle, cinlerle perilerle kötücül ya da iyicil özelliklerini yakıştırdığı o yaratık çıkageldi. İlkel korkunun kabaca anlaşılmasından sonra, kavrayışı yüksek insanlar bu korkuyu daha açık hissettiler. Mesmer, bunu tahmin etmişti. Doktorlar, daha on yıl önceden, kendisi bile daha denemeden önce o yaratığın gücünün beye benzediğini kesin bir biçimde ortaya çıkarmışlardı. Bu yeni Tanrının silahıyla, tutsaklaşan insan ruhu üzerindeki gizli bir iradenin egemenliğiyle uğraştılar. Manyetizma, hipnotizma, ya da ne bileyim, telkin diye adlandırdılar bunu. İhtiyatsız çocuklar gibi, bu korkunç güçle oynayıp eğlenirken gördüm insanları! Vay bizim halimize! Vay insanların haline! O geldi, adı... adı ne onun? Bana öyle geliyor ki, adını haykırıyor ama ben onu duymuyorum. Evet, adını haykırıyor... Dinliyorum... duyamıyorum... tekrarlıyor... Horla... duydum... Le Horla... Evet o... Le Horla... Geldi...

    Ah! Akbaba güvercini, kurt koyunu yedi. Aslan, sivri boynuzlu yaban sığırını parçaladı. İnsan, okla, kılıçla ya da barutla aslanı öldürdü. Ama biz atı, sığırı ne yaptıysak, Le Horla da insanı öyle yapacak. İradesinin gücüyle bizi kulu, kölesi, yiyeceği haline getirecek. Vay bizim halimize!

    Bununla birlikte, ara sıra hayvan isyan eder ve kendisini evcilleştireni öldürür... Ben de öyle yapmak istiyorum... Yapacağım... Ama, onu tanımak, dokunmak ve görmek gerek! Bilim adamları, bizimkinden farklı olan hayvan gözünün, bizim gözümüz gibi görmediğini söylüyorlar... Ve benim gözüm, beni baskı altında tutan bu yeni varlığı göremiyor.

    Neden? Mont-Saint-Michel'deki papazın sözleri geliyor aklıma. Ne diyordu? “Var olanların yüz binde birini görebiliyor muyuz acaba? İşte bakın şu rüzgâra. İnsanları yere yıkan, binaları yerle bir eden, ağaçları kökünden söken, denizlerde dağ gibi dalgalar oluşturan, kayalıkları un ufak eden, gemileri kayalara savuran, doğanın en büyük gücü, öldüren, esen, inleyen ve ıslık çalan rüzgârı hiç gördünüz mü ya da bundan sonra görebilir misiniz? Rüzgâr yine de var!

    Hâlâ düşünüyordum. Gözüm öylesine güçsüz ve yetersiz ki, cam gibi saydamsa katı cisimleri bile göremiyor!... Bir cam benim yolumu kapatsın, odaya giren bir kuşun pencere c***** çarpması gibi beni yere devirsin ha! Binlerce şey kuşu yanıltıyor ve yolunu şaşırtıyor. Işığın geçtiği bir cismi görmeyi beceremeyen için şaşırtıcı değil ki bu!

    Yeni bir varlık! Neden olmasın? Elbette o da olmalıydı! Biz niçin varlıkların sonuncusu olalım ki? Bizden önce yaratılanları görmediğimiz gibi, onu da hiç görmeyecek miyiz? Onun yapısının daha iyi, bedeninin daha nitelikli ve bizimkinden daha yetkin olduğunu görmeyecek miyiz? Bizim bedenimiz, öylesine zayıf ve beceriksizce tasarlanmış ki, hep yorgun olan organlarla doldurulmuş ve birbirine geçmiş yaylar gibi hep zorlanmış. Bitki ya da hayvanlar gibi hava, ot ve etle güçbela beslenerek, hastalıklar, bozulma ve çürüme tehlikesiyle karşı karşıya yaşayan, zeki ve çok güzel olabilecekken, tıknefes, kötü düzenlenmiş, bön ve acaip, yani ustaca kötü yaratılmış, kaba ve dayanıksız bir insan taslağı halinde yaşamını sürdüren hayvansı bir makine bizimki.

    Biz, istiridyeden insana kadar, bu dünyada sayıları çok az olan varlıkların bir bölümüyüz. Bütün türlerin birbiri ardı sıra ortaya çıkışlarını ayıran dönem bir kez tamamlandı mı, neden bir fazla varlık daha olmasın?

    Neden bir fazla varlık daha olmasın? Çevreye kokular saçan kocaman ve pırıltılı çiçekleri olan başka ağaçlar neden bulunmasın? Ateş, su, toprak ve havadan başkası neden olmasın? Canlıları besleyen babaların sayısı dört. Dörtten fazla değil! Acınacak bir durum bu! Neden onların sayısı kırk, dört yüz ya da dört bin değil? Her şey ne kadar zavallı, değersiz ve önemsiz! Her şey pintice verilmiş, kabaca uydurulmuş ve sakarca yaratılmış! Ah fil, ah su aygırı, bu ne Tanrı'nın lütfu! Ah deve, bu ne zarafet!

    Uçan bir çiçek olan kelebek için ne söyleyeceksiniz? Kanatlarının biçimini, rengini, güzelliğini ve hareketlerini tasavvur edemediğim yüz evren kadar büyük bir kelebek hayal ediyorum. Görüyorum onu... Kanatlarının her hareketinde, yolculuğu boyunca hoş kokular saçarak bir yıldızdan diğerine gidiyor!... O yıldızlardaki insanlar, hayran hayran, kendilerinden geçmiş, kelebeğin uçuşunu izliyorlar!


    .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..


    Neyim var benim? Evet o, bana musallat olan ve bu aptallıkları düşündüren Le Horla bu! Benim içimde o, benim ruhum oldu; öldüreceğim onu!

    19 Ağustos. - Onu öldüreceğim. Gördüm onu! Dün akşam masaya oturup büyük bir dikkatle yazıyormuş gibi yaptım. Gelip çevremde dolaşacağını biliyordum. O kadar yakınıma gelecekti ki belki de ona dokunabilir ve yakalayabilirdim! O zaman, umutsuz insanların gücüne sahip olacaktım. Onu boğmak, ezmek, ısırmak ve parçalamak için ellerim, dizlerim, göğsüm, alnım ve dişlerim vardı.

    Aşırı bir şekilde uyarılmış bütün organlarımla onun yolunu gözlüyordum.

    Sanki onu aydınlıkta bulabilecekmişim gibi iki lambayla sekiz tane mum yakmıştım.

    Karşımda sütunlu eski meşe yatağım, sağda şömine, solda onu çekmek için uzun süre açık bırakıldıktan sonra dikkatlice kapatılmış kapı, arkamda, önünden her geçişimde tepeden tırnağa kendime bakmayı alışkanlık haline getirdiğim, giyinmeme ve tıraş olmama yarayan aynalı dolap var.

    Onu yanıltmak için yazarmış gibi yapıyordum. Çünkü o da beni gözetliyordu. Birden, onun orada olduğunu hissettim. Omzumun üzerinden okuyor, kulağımı sıyırıp geçiyordu. Ellerimi uzatmış, oturduğum yerden doğruldum ve öyle hızlı arkama döndüm ki az kalsın düşüyordum. Ya sonra? Ortalık gündüz gibiydi ama ben aynada kendimi göremedim!... Ayna, boş, aydınlık, derin ve ışıkla doluydu; ama içinde benim görüntüm yoktu! Ve ben aynanın karşısındaydım! Tepeden tırnağa bu saydam camı görüyordum. Korku dolu gözlerle aynaya bakıyor, ilerlemeye veya herhangi bir hareket yapmaya cesaret edemiyordum. Onu burada olduğunu ve benden kaçacağını hissediyordum. Onun görülmez bedeni, benim aynadaki görüntümü yok etmişti.

    Nasıl da korkmuştum! Ve sonra birden, bir su tabakasının yüzeyinde olduğu gibi, aynanın dip tarafında, sisler içinde kendimi görmeye başladım. Sanki su tabakası yavaşça soldan sağa kayıyormuş ve saniye saniye benim görüntümü daha belirgin hale getiriyormuş gibi geldi bana. Bu, bir güneş tutulmasının sona ermesini andırıyordu. Benim görünmemi engelleyen şeyin kesin bir sınırı yok gibi görünüyordu; ama yavaş yavaş aydınlanan donuk bir berraklığı vardı.

    Nihayet, her gün baktığımda nasıl kendimi görüyorsam, aynı şekilde, kendimi tamamen görebildim aynada. Onu görmüştüm! Beni hâlâ titreten korkusu kaldı geriye...

    20 Ağustos. - Mademki ona erişemiyorum, o zaman nasıl öldürmeli onu? Zehirlemeli mi? Ama zehiri suya katarken beni görebilirdi. Ayrıca bizim zehirlerimiz, onun görünmez bedenini etkiler miydi? Hayır... hayır... kuşkusuz hayır... O halde?... O halde?...

    21 Ağustos. - Rouen'dan bir çilingir getirttim ve Paris'te büyük otellerin giriş katlarında hırsızlara karşı yapıldığı gibi, odamın penceresi için demir pancur siparişi verdim. Çilingir ayrıca, buna benzer bir de kapı yapacak. Kendimi korkak buluyorum ama aldırmıyorum!...

    .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..


    10 Eylül. - Rouen'da, Otel Continental'deyim. İş tamam... ama acaba öldü mü? Gördüklerimden dolayı ruhum altüst oldu.

    Dün çilingir, demir kapı ve pancurları taktıktan sonra, havanın soğumaya başlamasına rağmen kapı ve pencereyi gece yarısına kadar açık bıraktım.

    Birden o görünmez varlığın geldiğini hissettim ve delicesine bir sevinç kapladı içimi. Yavaşça yerimden kalktım ve hiçbir şey anlamaması için odanın içinde sağa sola yürüdüm. Sonra potinlerimi çıkarıp eski terliklerimi giydim. Pencereyi ve pancurları kapatıp yavaş adımlarla kapıya yürüdüm; kapıyı da kapatıp iki kez kilitledim. Yine pencereye yürüdüm, asma kilidi takıp anahtarını cebime koydum.

    Birden, çevremde dolanıp durduğunu, bu kez de, onun korkuya kıpıldığını ve kapıyı açmamı emrettiğini sezdim. Az daha isteğine boyun eğecektim, ama yapmadım. Sırtımı kapıya dayayıp benim geçebileceğim kadar araladım; geri geri giderek çıktım. Boyum uzun olduğu için başım kapı üzerindeki kirişe değiyordu. Onun kaçamayacağından emindim ve onu tek başına, evet tek başına içeri kapatmıştım. Ne kadar da sevinçliydim! Yakalamıştım onu! Hemen koşarak aşağı indim, odamın tam altında bulunan salona gidip lambaları buldum. İçindeki yağları halının üzerine, eşyalara, her yere döktüm; sonra da ateşe verdim. Büyük giriş kapısını iki kez kilitledikten sonra kaçıp dışarı çıktım. Bahçeye gidip büyük defne dallarının arasına gizlendim. Ne kadar da uzun sürdü! Her şey karanlık, sessiz ve hareketsizdi. Havada en ufak bir esinti ve gökte tek bir yıldız yoktu. Bulutlardan hiçbir şey gözükmüyordu. Bulutlar ruhuma çöküyordu. Öylesine ağırdılar ki!

    Eve bakıyor ve bekliyordum. Ne kadar da uzun sürdü! Alevlerin kendi kendine söndüğünü ya da onun söndürdüğünü düşünmeye başladım. Aşağı katın pencerelerinden biri yangının etkisiyle yerinden fırlayınca, sarı, kırmızı ve upuzun alevler, evin beyaz duvarı boyunca yükseldi ve çatıya kadar ulaştı. Ağaçların, dalların, yaprakların arasından bir pırıltı yayıldı. Ortalığı bir ürperti kaplamıştı. Kuşlar uykularından uyandı ve bir köpek ulumaya başladı. Gün ışıyor gibi geldi bana! İki pencere daha yerinden fırlayıverdi. Evin alt katının kor yığını haline geldiğini gördüm. Fakat birden, tiz, korkunç ve yürekler parçalayan bir kadın çığlığı yayıldı karanlığa. O anda, çatı katının pencerelerinden ikisi daha açıldı! Hizmetçileri içeride unutmuştum! Dehşet içindeki yüzlerini ve sağa sola sallanan ellerini ve kollarını gördüm!...

    O zaman, korkudan çılgına dönmüş bir durumda, "İmdat! İmdat! Yangın var!" diye haykırarak köye doğru koşmaya başladım. Yolda, eve doğru gelen insanlarla karşılaştım ve onlarla birlikte geri döndüm.

    Ev, içinde insanların yandığı ve ortalığı pırıl pırıl aydınlatan korkunç bir odun yığınından başka bir şey değildi artık! Onun da, tutsağımın, yeni varlığın, yeni efendinin, Le Horla'nın da yandığı bir odun yığını!...

    Birden, evin damı bütünüyle çöktü ve bir alev yağını göğe doğru fışkırdı. Açık pencerelerden fışkıran bu ateş yığınını seyrediyor ve onun da orada, bu fırının içinde olduğunu ve öldüğünü düşünüyordum...

    Öldü mü acaba? Belki de? Peki ye bedeni? Gün ışığının arasından geçtiği bedeni, bizim bedenimizi öldüren herhangi bir yolla ortadan kaldırılamaz mıydı?

    Ya ölmediyse?... Belki de yalnızca zaman, bu Görünmez ve Korkunç Varlık üzerinde etkilidir. Bu saydam, bu bilinmez beden, hastalıklardan, yaralardan, güçsüzlüklerden ve vakitsiz ölümlerden korksaydı nasıl olurdu acaba?

    Vakitsiz ölüm! İnsanın bütün korkusu ondan kaynaklanıyor! İnsandan sonra Le Horla. Her gün, her saat, her dakika her türlü kazayla ölebilenden sonra, yalnızca günü, saati ve dakikası dolduğunda ölen geldi; çünkü o, varlığının son sınırına ulaştı artık!

    Hayır... hayır... hiç kuşku yok... hiç kuşku yok... O ölmedi... O zaman... o zaman... Benim kendimi öldürmem gerekecek!...


    - - - - - - - - - - - - - -



    (25 Mayıs 1887)







    Öyküler, Ceyhun Ergüven tarafından Fransızca'dan çevrilmiştir.
    Yeni öyküler çevrildikçe siteye eklenecektir.
    Kendisine candan sevgiler!

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!


    Mosyo Guy de Maupassant 25 Mayıs 1887 yilinda
    NEDEN? sorusunu iki defa soruyor ve...
    Yılgınlık anında, güven ve mutluluğumuzu felâkete dönüştüren bu gizemli etkiler nereden geliyor? Sanki o görünmez hava, açıklayamadığımız ama yanı başımızda hissettiğimiz bilinmez güçlerle dopdolu... İçimde şarkı söyleme isteği, neşe içinde uyanıyorum. - Neden? -

    Nehrin aşağı taraflarına doğru iniyorum ve kısa bir gezintiden sonra birden, sanki beni evimde bir felaket bekliyormuşçasına üzüntülü halde geri dönüyorum. - Neden? -
    SONRA BIR ARAYISA GIRIYOR!
    Tenimi sıyırıp geçen soğuk bir ürperti mi acaba sinirlerimi bozan ve ruhumu karartan?
    Yoksa bulutların biçimi ya da günün ve çevrede gördüklerimin o çok değişken rengi mi benim düşüncemi allak bullak eden?

    VE BIR ARA YORUM!
    Kim bilir? Bizi sarıp sarmalayan her şey, görmeden baktığımız, tanımadan burun buruna geldiğimiz, elle yoklamadan dokunduğumuz ve farkına varmadan karşılaştığımız her şeyin bizim üzerimizde, organlarımızda, düşüncelerimizde, yüreğimizde ani, şaşırtıcı ve açıklanamaz etkileri var...

    121 YIL GECMIS....
    UZAYA BILE YOLCULUK VAR.
    AMA INSAN AYNI INSAN
    AYNI RUH
    AYNI EGILIMLER
    AYNI INANCLAR....

Yukarı Çık