Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Dağ oteli (Guy de Maupassant )

Kültür, Sanat Kategorisi Edebiyat Forumunda Dağ oteli (Guy de Maupassant ) Konusununun içerigi kısaca ->> MERHABA! Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye. Schwarenbach Oteli, Yukarı Alplerdeki buzulların eteklerinde bulunur. Diğer ahşap otellere ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Dağ oteli (Guy de Maupassant )

    MERHABA!

    Efsane oykucu Guy de Maupassant (1850-1893)den yeni bir hikaye.

    Schwarenbach Oteli, Yukarı Alplerdeki buzulların eteklerinde bulunur. Diğer ahşap otellere benzer ve Gemmi geçidini izleyerek dağa gelen yolcular için bir sığınaktır.
    Yılın altı ayında açık kalan oteli, Jean Hauser ve ailesi işletir. Anne ve baba ile üç oğul ve bir kızdan oluşan Hauser ailesi, ilk karlar yağdığında vadiyi doldurarak Loëche'e inmeyi olanaksız hale getirmeden önce otelden ayrılır. Aile, otelin güvenliğini sağlamayı gün görmüş geçirmiş kılavuzlardan Gaspard Hari ile genç kılavuz Ulrich Kunsi ve köpekleri Sam'a bırakır.
    İki kılavuz ile köpek, karların oluşturduğu bu hapishanede ilkbahara kadar kalırlar. Gözlerinin önünde, yalnızca solgun tepelerin çevrelediği uçsuz bucaksız ve bembeyaz Balmhorn'un yamacı uzanır. Karlar, küçük dağ otelini çepeçevre sarar, damın üzerine yığılır, pencerelere kadar ulaşır ve kapının önünü bir duvar gibi kapatır.
    Hauser ailesi, kış mevsiminin yaklaştığı ve yolculuğun gittikçe tehlikeli olmaya başladığı o gün, Loëche'e inmeye hazırlanıyordu.
    Oğulların güttüğü ve eski püskü elbiseler ile bavullarla yüklü üç katır önceden yola çıktı. Anne Jeanne Hauser ile kızı Louise de, dördüncü katıra binerek yola koyuldular.
    Baba, yolculuk sırasında kendilerine eşlik eden iki kılavuzla birlikte önden gidenleri izliyordu.
    Önce otelin önünde bulunan ve o günlerde suları donan küçük gölün çevresini dolaştılar, sonra karlarla kaplı tepelerin çevrelediği küçük vadiyi izleyerek yollarına devam ettiler.
    Pırıl pırıl güneş ışınları, bu bembeyaz ve göz kamaştıran buz gibi çölü aydınlatıyordu. Bu dağlar denizinde hiçbir yaşam belirtisi görülmüyor, bu sonsuz yalnızlıkta hiçbir harekete rastlanmıyor, hiçbir gürültü, bu derin sessizliği bozmuyordu.
    Uzun boylu ve genç İsviçreli kılavuz Ulrich Kunsi, iki kadını taşıyan katıra yetişmek için gitgide hızlanıyor ve yaşlı kılavuz Gaspard Hari ile baba Hauser'i geride bırakıyordu.
    Katırın üzerindeki genç kız, onun gelişini izliyor, kederli bakışları, sanki onu çağırırmış gibi bir ifade taşıyordu. Sarışın bir köylü kızıydı o. Süt beyazı yanakları ve parlaklığını yitirmiş saçları, uzun süre buzların arasında yaşamaktan dolayı solgun görünüyordu.
    Kunsi, kızı taşıyan katıra yetişince elini hayvanın terkisine koyarak yürüyüşünü yavaşlattı. Anne Hauser, konuşmaya başladı. Geçirecekleri kışla ilgili olarak ona bitmez tükenmez ayrıntılarla dolu bir sürü öğüt verdi. Ulrich Kunsi, ilk kez kışı yukarıda geçirecekti. Oysa tecrübeli Gaspard Hari, Schwarenbach Oteli'nde karlar altında 14 kış geçirmişti.
    Ulrich Kunsi, söylenenleri anlamaksızın dinliyor ve sürekli olarak genç kıza bakıyordu. Zaman zaman da “Evet, Bayan Hauser” diyerek yanıt veriyordu; ama kafası anlatılanlardan uzakta, yüzü duygusuz bir ifade taşıyordu.
    Vadinin dibinde, donmuş, dümdüz uzanan Daube gölüne ulaştılar. Sağ tarafta, Wildstrubel'e hakim Loemmern buzulunun yanında dimdik yükselen Daubenhorn'un siyah renkli kayaları görünüyordu.
    Loëche'e inişin başladığı Gemmi geçidine yaklaştıklarında, geniş ve derin Rhône vadisinin ayırdığı Valais Alpleri birdenbire gözlerinin önünde yükseliverdi.
    Uzakta, güneşin altında parlayan sivri ve düz, farklı yükseklikte olan bembeyaz bir yığın tepe vardı. Uzun kayalıklarıyla Mischabel, Weisshorn masifi, heybetli Brunnegghorn, yüksek ve korkunç görünümlü Cervin tepeleri ve Dent-Blanche gözlerinin önünde uzanıyordu.
    Bu tepe yığınının altında, korkunç bir uçurumun dibinde, evleri kum taneleri gibi küçücük görünen Loëche kasabası belirdi. Katır, dağın sağ yamacı boyunca kıvrıla kıvrıla bu küçük kasabaya giden yolun kenarında durdu: Kadınlar, aşağı indiler.
    Gaspard Hari ile baba Hauser de, onlara yetişmişlerdi.
    Baba Hauser, “Allahaısmarladık, ikinize de iyi şanslar. Gelecek yıla görüşürüz” dedi.
    Gaspard Hari de, “Gelecek yıla” diye tekrarladı.
    Daha sonra da kucaklaşıp öpüştüler.
    Öpüşme sırası Ulrich Kunsi'ye gelince, Louise'in kulağına, “Yukarıda kalanları unutmayın” diye fısıldadı. Louise de, neredeyse onun duyamayacağı kadar alçak bir sesle “Peki” diye yanıtladı.
    - Hadi artık, dedi Jean Hauser, kendinize dikkat edin.
    Sonra da, kadınların önüne geçti ve birlikte aşağıya inmeye başladılar; yolun ilk sapağında da gözden kayboldular.
    Gaspard Hari ve Ulrich Kunsi de, Schwarenbach Oteli'ne doğru yürümeye başladılar.
    Yan yana, konuşmadan ve yavaş yavaş yürüyorlardı. Artık her şey bitmişti; dört-beş ay tek başlarına kalacaklardı.
    Gaspard Hari, önceki kış yaşadıklarını anlatmaya başladı. Geçen kış Michel Canol ile birlikteydi; ama artık Canol bu işler için çok yaşlanmıştı. Dağda bu uzun süren yalnızlık sırasında her an bir kaza ile karşı karşıya kalabilirdi insan. İyi anlaşmışlar, iyi vakit geçirmişlerdi. Amaç, daha ilk günden her şeyi olduğu gibi kabul etmekti. Zaten insan vakit geçirmek için kendi kendine oyalanacak bir şeyler buluyordu.
    Ulrich Kunsi, aklı kasabaya inenlerde, gözlerini yere dikmiş, Hari'nin anlattıklarını dinliyordu.
    Bir süre sonra, karların içinde küçücük kara bir nokta gibi duran oteli gördüler.
    Kapıyı açtıklarında, kıvır kıvır tüylü kocaman köpek Sam, ikisinin çevresinde sıçrayarak dolanmaya başladı.
    - Hadi, dedi Gaspard Hari, işleri yapacak kadın yok. Yemeği hazırlamak gerek. Sen patatesleri soymaya başla.
    Bir süre sonra ikisi de birer tabureye oturmuş, çorba pişiriyorlardı.
    Ertesi sabah uyandığında, gün Kunsi'ye çok uzun gelmeye başlamıştı. İhtiyar Hari, sigarasını içiyor ve zaman zaman ocağa tükürüyordu. Kendisi de, pencereden evin tam karşısında yükselen dağı seyrediyordu.
    Kunsi, öğleden sonra dışarı çıktı ve bir önceki gün gittikleri yoldan yürüdü. Karların üzerinde, iki kadını taşıyan katırın ayak izlerini arıyordu. Gemmi geçidine vardığında, uçurumun kenarında yüzükoyun yere yattı ve Loëche kasabasını seyretmeye koyuldu.
    Kayalıkların arasındaki küçük kasaba, daha henüz karlara boğulmamıştı. Çevresindeki çam ormanları, kasabayı karlardan koruyordu. Küçücük evler, tepeden bakıldığında, çayırdaki taşları andırıyordu.
    Louise Hauser, şimdi bu gri renkli evlerden birindeydi. Hangisindeydi acaba? Ulrich Kunsi, evleri birbirinden ayıramayacak kadar uzaktaydı. Nasıl da aşağı inmek geçiyordu içinden!
    Güneş artık Wildstrubel tepesinin arkasında kaybolmuştu. Kunsi, yeniden otele döndü. Gaspard Hari, sigara içiyordu. Arkadaşının geldiğini görünce, birkaç el kâğıt oynamayı önerdi. Karşılıklı masaya oturdular ve oynamaya başladılar.
    Epeyce bir süre brisk adı verilen oyunu oynadılar. Sonra da yemeklerini yiyip yattılar.
    Gelip geçen günler, ilk günden farklı değildi. Hava açık ve soğuktu; yeni kar daha yağmamıştı. İhtiyar Gaspard, öğleden sonralarını buzlu tepeler üzerinde uçup duran kartalları ve vahşi kuşları seyretmekle geçirirken, Ulrich Kunsi, düzenli olarak Gemmi geçidine gidiyor ve kasabayı seyrediyordu. Sonra kâğıt ve domino oynuyorlar, zar atıyorlar ve oyunu ilginç hale getirmek için iddiaya tutuşuyorlardı.
    Bir sabah erkenden uyanan Hari, Kunsi'yi kaldırdı. Yoğun ve koyu bulutlar üzerlerine çöküyor, her tarafı sarıyor ve yavaş yavaş beyaz bir köpük yığını içine gömüyordu ortalığı. Bu, dört gün dört gece böyle devam etti. Yağan karların kapattığı kapı ve pencerenin önünü açmak, bir geçit oymak ve geceleri oluşan don yüzünden taş gibi sertleşen karlar üzerinde basamaklar yapmak gerekiyordu.
    Artık hapis hayatı yaşamaya başlamışlardı. Dışarı çıkıp istedikleri gibi dolaşamıyorlardı. Günlük işleri paylaşmışlardı. Ulrich Kunsi, bütün temizlik işlerini üzerine almıştı, çamaşırları yıkıyor, temizlik yapıyordu. Odunları da o kırıyordu. Gaspard Hari ise, yemekleri pişiriyor ve ateşi yakmakla uğraşıyordu. Bu günlük ve tekdüze uğraşlar arasında zaman zaman kâğıt oynuyorlar ya da zar atıyorlardı. İkisi de sakin ve soğukkanlı bir yapıya sahip olduğundan aralarında hiç tartışma çıkmıyordu. Hatta hiç sabırsızlık göstermiyorlar, ileri geri laf edip de birbirlerini kırmıyorlardı. Bu tepelerde, karlar altında geçirecekleri bu kış mevsiminde olacaklara önceden boyun eğmeye hazırlamışlardı kendilerini.
    Ara sıra yaşlı Hari tüfeğini alıp avlanmaya çıkıyor, vurduğu dağ keçilerini getiriyordu. O zaman Schwarenbach Oteli'nde bir bayram havası esiyor ve taze et ziyafeti çekiyorlardı kendilerine.
    Gaspard Hari, bir sabah yine dağ keçisi avlamak için erkenden yola çıktı. Dışarıda hava sıcaklığı sıfırın altında 18 dereceydi. Güneş henüz doğmamıştı. Hari, Wildstrubel civarında dağ keçilerine rastlamayı umuyordu.
    Ulrich Kunsi, evde yalnız kalmıştı. Saat 10.00'a kadar yattı. Aslında iyi bir uykucuydu, ama sabahları hep erken kalkan Hari'den çekindiği için geç kalkmaya pek cesaret edemiyordu.
    Günlerini ve gecelerini ocağın ateşi önünde uyumakla geçiren Sam ile kahvaltısını yaptı. Kendini üzgün hissetti; hatta yalnızlıktan korkmuştu. Karşı konamaz bir alışkanlığın arzusu içinde, daha önceki günlerde yaptıkları gibi, kâğıt oynamak istedi canı.
    Arkadaşının saat 16.00'da dönmesi gerekiyordu. Kunsi, onu karşılamak için dışarı çıktı. Kar, derin vadiyi kaplamış, yarıkları doldurup iki gölü de ortadan kaldırmış ve kayalıkları tamamen örterek uçsuz bucaksız tepeler arasında gözleri kör eden bembeyaz ve parlak sonsuz bir örtü oluşturmuştu.
    Kunsi, kasabayı seyrettiği uçurumun kenarına üç haftadır gitmemişti. Wildstrubel'e giden bayırları tırmanmadan önce uçurumun yanına gitmek istedi. Loëche de karlarla kaplanmıştı; bu soluk örtünün altına gömülen evler artık hiç farkedilemiyordu.
    Daha sonra, sağa dönerek Loemmern buzuluna yöneldi. Dağlılar gibi uzun adımlar atarak yürüyor, ucu demirli bastonunu taş gibi sertleşen karlara batırıyordu. Keskin bakışlarıyla bu bembeyaz kar örtüsü içinde kalan ve hep görünüm değiştiren buzulu arıyordu.
    Buzulun yakınlarına geldiğinde durdu ve yaşlı Hari'nin bu yola sapıp sapmadığını anlamaya çalıştı. Sonra, kaygılı ve daha hızlı adımlarla buzultaşlar boyunca yürüdü.
    Gün batıyordu artık. Karlar pembe bir renge bürünüyor, soğuk ve kuru bir rüzgâr karların billûrlaşmış yüzeyi üzerinde esiyordu. Ulrich, karşıdaki tepelere doğru bağırdı. Deniz dalgaları üzerinde çığlık atan kuşlarınki gibi, sesi buzdan köpüklerin arasında dağların büründüğü ölüm sessizliği içinde uzaklara uçup gitti ve hiçbir yanıt gelmedi.
    Yeniden yürümeye koyuldu. Güneş, gökyüzünün kızıla boyadığı tepelerin ardında batmış, vadinin derinlikleri kararmaya başlamıştı. Genç adam, birden korkuya kapıldı. Soğuk, yalnızlık ve dağların kışa özgü bu ölüm sessizliği içine doluyormuş, kanını durdurup donduracak, ellerini ayaklarını kaskatı kesip kendisini hareketsiz buzdan bir varlık haline getirecekmiş gibi geldi ona. Otele doğru koşmaya başladı. Kendisi yokken yaşlı Hari'nin dönmüş olabileceğini düşünüyordu. Herhalde o başka bir yoldan gitmişti. Ayaklarının dibinde, avladığı bir dağ keçisi ile ateşin başında oturuyor olmalıydı.
    Biraz sonra otel göründü. Hiç duman tütmüyordu. Ulrich daha hızlı koştu; kapıyı açtı. Sam sevinçle ileri doğru atıldı; Gaspard Hari hâlâ dönmemişti.
    Korkuya kapılan Ulrich Kunsi, bir köşeye büzüşüp bekleyen arkadaşını bulacakmışçasına olduğu yerde dönüp arkasına baktı. Ateşi yaktı; ihtiyarın dönüşünü beklerken çorba pişirdi.
    Zaman zaman, Hari'nin ortalıkta görünüp görünmediğini anlamak için dışarı çıkıyordu. Ufukta, tepelerin ardında kaybolmaya yüz tutmuş sarı bir ayçanın aydınlattığı soluk, kurşuni mor renkli gece artık çökmüştü.
    Genç adam, bir süre sonra içeri girip oturdu ve arkadaşının başına gelebilecekleri düşünerek ellerini ve ayaklarını ısıttı.
    Gaspard Hari, bacağını kırmış, ya bir çukura düşmüş ya da ayak bileğini burkmuş olabilirdi. Ruhu umutsuzluk içinde, karların üzerinde soğuktan kaskatı kesilmiş durumda yatıyor ve birilerinin yardımına gelmesi için gecenin sessizliği içinde gırtlağının bütün gücüyle bağırıyor olabilirdi.
    Neredeydi acaba? Dağ öylesine uçsuz bucaksız ve özellikle bu mevsimde öylesine tehlikeli ve acımasızdı ki, bu sonsuzluk içinde bir insanı aramak için her yönde on ya da yirmi kişinin sekiz gün boyunca yürümesi gerekirdi.
    Kunsi, her şeye karşın, gece yarısı saat 01.00'e kadar dönmemesi halinde Sam'la birlikte Gaspard Hari'yi aramaya karar verdi.
    Bütün hazırlıklarını yaptı.
    Çantasına iki günlük yiyecek koydu, çelik kancalarını aldı, boynuna sağlam, uzun bir ip geçirdi, ucu demirli bastonunu ve buzların içinde basamaklar yapmaya yarayan baltasını kontrol etti. Sonra beklemeye koyuldu. Şöminenin ateşi yanıyor, köpek alevlerin ışıltısı altında horluyor ve duvardaki saat, düzenli atan bir yürek gibi, tahta kutusu içinde tıkır tıkır işliyordu.
    Kunsi, hafif rüzgâr çatıyı ve duvarları yalayarak eserken titriyor ve uzaktan gelebilecek sesleri duyabilmek için kulaklarını dikmiş bekliyordu.
    Saat gece yarısını vurduğunda, yüreğinin titrediğini hissetti. Korkuya kapıldığını fark eden Kunsi, yola çıkmadan önce sıcak bir kahve içmek için ateşin üzerine suyu koydu.
    Saat 01.00'i çalınca yerinden doğruldu; Sam'ı uyandırdı ve kapıyı açıp Wildstrubel’e doğru yürümeye başladı. Beş saat boyunca yürüyen Kunsi, çelik kancalarının yardımıyla kayalıklara tırmandı; zaman zaman buzları kırarak ya da dimdik bir bayırın dibinde kalan köpeğin ipini ara sıra çekerek ilerledi. İhtiyar Gaspard Hari'nin sık sık dağ keçilerinin peşinden geldiği tepelerden birine ulaştığında saat 06.00 olmuştu.
    Güneşin doğmasını beklemeye başladı.
    Gökyüzü sararmaya başlıyordu. Nereden geldiği belli olmayan acayip bir aydınlık, dört bir yana yayılan bu uçsuz bucaksız tepeler yığınını birdenbire aydınlattı. Bütün uzaya yayılmak istercesine karların içinden âdeta ışık fışkırıyordu. Yavaş yavaş uzaktaki yüksek tepeler pembeleşti ve Berne Alpleri'nin arkasından kızıl rengiyle güneş göründü.
    Ulrich Kunsi, yeniden yola koyuldu. Bir avcı gibi yerdeki izleri dikkatle izleyerek ve zaman zaman köpeğe “Hadi aslanım, ara bakayım” diyerek ilerliyordu.
    Kunsi, dağdan aşağı iniyordu şimdi. Bakışlarıyla uçurumların dibini tarıyor, ara sıra bağırıyor, fakat sesi bu sonsuz boşluk içinde kaybolup gidiyordu. Kulağını yere yapıştırıp dinliyor, bir ses fark ettiğini sanarak koşmaya başlıyor, hiçbir yanıt gelmeyince de, umutsuz ve tükenmiş bir şekilde oturuyordu. Öğlene doğru yemeğini yedi ve kendisi gibi yorgun düşen Sam'a da bir şeyler yedirdi.
    Sonra yeniden aramaya koyuldu.
    Akşam olduğunda, Kunsi hâlâ yürüyordu. Yürüye yürüye 50 kilometre yol kat etmişti. Evden çok uzaklaştığı, dönmek aynı yolu tekrar yürüyemeyeceği ve bu yorgunlukla daha fazla da ilerleyemeyeceği için karların içinde bir çukur açtı. Yanında getirdiği battaniyeye köpekle birlikte sarınarak çukurun içine kıvrılıverdi. Adamla köpek ısınmak için birbirlerine sokularak yattılar ama yine de iliklerine kadar dondular.
    Kunsi, birtakım rüyalar gördüğü, elleri ve ayakları buz kestiği için doğru dürüst uyuyamamıştı.
    Kalktığında gün doğmak üzereydi. Bacakları soğuktan sanki demir gibi sertleşmişti. Bir ses duyduğunu sandığında yorgun ruhu korkudan ona çığlıklar attıracak gibi oluyor, heyecandan yüreği yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
    Bu yalnızlık içinde kendisinin de öleceğini düşündü ve ölüm korkusunun etkisiyle bütün gücünü topladı.
    Düşe kalka otele doğru yürümeye başladı. Sam, kendisini birkaç adım geriden izliyor ve üç ayağı üzerinde seke seke ilerliyordu.
    Öğleden sonra saat 16.00’ya doğru Schwarenbach'a geldiler. İçeride kimse yoktu. Genç adam ateşi yaktı; bir şeyler yedi ve uyudu. Öylesine yorulmuştu ki, artık hiçbir şey düşünemiyordu.
    Karşı konulamaz bir uykunun etkisi altında epeyce uyudu. Fakat birden “Ulrich” diye bir ses, bir çığlık, bir isim, kendisini bu derin uyuşukluktan uyandırdı ve ayağa kaldırdı. Düş mü görüyordu? Yoksa bu, kaygılı ruhların duyduğu acayip seslerden biri miydi? Hayır; kulaklarından girip bütün bedeninden geçerek parmak uçlarına kadar yayılan bu titrek sesi yeniden duydu. Kuşkusuz birisi bağırmış, “Ulrich!” diye seslenmişti. Birisi yakınlarda, evin civarındaydı. Bundan hiç kuşkusu yoktu. Kapıyı açtı ve gırtlağının bütün gücüyle “Sen misin Gaspard!” diye haykırdı.
    Hiçbir yanıt gelmedi. Ne bir ses, ne bir inildeme ne de bir mırıldanma vardı. Gece oluyor, karlar pek solgun görünüyordu.
    Taşları bile donduran, terk edilmiş bu tepelerde hiçbir canlı varlığı yaşatmayan buz gibi bir rüzgâr esiyordu dışarıda. Çöllerde esen ateş gibi rüzgârlardan daha öldürücü, daha kurutucu bir rüzgârdı bu. Ulrich yeniden “Gaspard, Gaspard, hey Gaspard!” diye bağırdı.
    Sonra beklemeye koyuldu. Dağda her şey sessizlik içindeydi! İliklerine kadar korku doldu içine. Bir hamlede eve girdi, kapıyı kapatıp sürgüyü çekti ve tir tir titreyerek bir sandalyeye oturdu. Ruhunu teslim ederken arkadaşının kendi adını çağırdığından emindi.
    Yaşadığından ya da yemek yediğinden nasıl eminse, birisinin kendi adını haykırdığından da öylesine emindi. İhtiyar Gaspard Hari, lekesiz bembeyazlığı yeraltı dünyalarının karanlığından daha uğursuz olan bu derin vadilerin birinde, bir çukurun içinde iki gün üç gece can çekişmişti. Hari, arkadaşını düşünerek biraz önce önce ölmüştü! Serbest kalan ruhu, Ulrich'in uyuduğu otele doğru uçup gelmiş, yaşayanlara musallat olan ölü ruhlar gibi onun adını haykırmıştı. Gaspard'ın ruhu, uyumakta olan genç adamın sıkıntılı ruhuna seslenmiş, son bir kez elveda demiş veya sitem etmiş ya da arkadaşını yeteri kadar aramayan bu adama beddualar yağdırmıştı!
    Ulrich, bu ruhu çok yakında, duvarın arkasında, biraz önce kapattığı kapının ardında hissetmişti. Gaspard Hari'nin ruhu, ışık sızan bir pencereyi kanatlarıyla sıyırıp geçen gece kuşları gibi dolaşıyordu evin çevresinde! Genç adam ise, çılgına dönmüş, korkudan haykırmaya hazır bekliyordu. Kaçmak istiyor ama dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu ve bir daha da hiç edemeyecekti çünkü yaşlı adamın cesedi bulunup gömülmedikçe, bu hayalet gece gündüz otelin çevresinde dolaşıp duracaktı!
    Kunsi, gün doğup da güneş ışıkları ortalığa yayılınca, biraz sakinleşti. Kendi yemeğini hazırladı, köpeğin yiyeceğini verdi ve karlar üzerinde yatan ihtiyarı düşünerek, yüreği acı içinde bir sandalyeye çöküverdi.
    Gecenin karanlığı dağı kapladığında yeni korkular yüreğini sarmaya başladı. Şimdi, bir mumun zorlukla aydınlattığı karanlık mutfakta yürüyordu. Büyük adımlarla bir duvardan diğerine gidiyor, bir önceki gecenin o korkunç bağırtısının, dışarıdaki iç karartıcı sessizliği aşıp aşmadığını dinliyordu. Sanki o güne kadar hiç yalnız kalmamış gibi, kendini tek başına hissediyor, acınacak bir durumda olduğunu düşünüyordu. Bu uçsuz bucaksız kar çölünde, insanların oturduğu toprakların, yaşadıkları evlerin, devam eden hayatın iki bin metre yukarısında, buz gibi gökyüzünün altında yapayalnızdı! Nereye ve nasıl olursa olsun kaçmak, kendisini uçuruma atarak, Loëche kasabasına inmek gibi çılgın bir isteğin pençesinde kıvranıyor, fakat kapıyı açmaya cesaret edemiyordu. Ötekinin, o ölünün, dağın tepesinde yalnız kalmamak için yolunu keseceğinden emindi.
    Gece yarısına doğru, yürümekten yorgun, korku ve sıkıntıdan tükenmiş bir durumda sandalyelerden birinde uyuyakaldı. Cinli-perili bir yerden korkar gibi yatağından korkuyordu.
    Birdenbire, bir önceki gecenin o keskin çığlığı kulakları yırttı. Bağırma öylesine keskindi ki, Ulrich, birisini geri itmek istercesine ellerini ileri uzattı ve oturduğu sandalyeden sırtüstü yere düştü.
    Gürültüye uyanan Sam, korkuyla ulumaya ve tehlikenin nereden geldiğini anlamak için dolanmaya başladı. Kapının önüne geldiğinde tüyleri diken diken oluyor, kuyruğunu dikleştiriyor, derin derin soluyor ve burnunu çekip homurdanıyordu.
    Çılgına dönen Kunsi, hemen doğrulmuş ve bir sandalyeyi ayağından tutarak, “Girme... İçeri girme... Girme... Gebertirim seni!” diye bağırıyordu. Bu haykırışlardan iyice huysuzlanan köpek, efendisinin meydan okuduğu o görünmez düşmana karşı öfkeyle havlıyordu.
    Yavaş yavaş sakinleşen Sam, ocağın yanına gelip tekrar yattı. Fakat başını dikmiş, gözleri parlıyor ve dişlerinin arasından homurdanıyordu.
    Ulrich de kendisine gelmişti. Fakat korkudan kendisini bitik hissediyordu. Büfeye gidip bir şişe içki aldı ve arka arkaya birkaç kadeh içti. Düşünceleri yavaş yavaş bulanıklaşıyor, cesaretini yeniden topluyor ve damarlarında bir ateş seli akıyordu sanki.
    Ertesi gün, hiçbir şey yemedi, sadece içki içmekle yetindi. Sonraki günlerde de hep sarhoş dolaştı durdu. Gaspard Hari aklına gelir gelmez içmeye başlıyor ve sarhoşluktan ayakta duramaz hale gelinceye kadar içiyordu. Alnı yere yapışmış, zilzurna sarhoş, elleri ayakları kesilmiş bir durumda saatlerce yerde yatıyordu. İçkinin etkisi geçip de ayılmaya başlayınca, “Ulrich!” diye kendisini çağıran çığlık, bir mermi gibi kafasına saplanırcasına onu uyandırıyordu. Ayakları üzerinde zorlukla doğruluyor, yere düşmemek için yakındaki eşyalara tutunuyor ve Sam'ı yardıma çağırıyordu. Efendisi gibi çılgına dönen köpek de, o anda kapıya doğru atılıyor, pençeleriyle tırmalıyor ve uzun beyaz dişleriyle kapıyı kemiriyordu. Ulrich ise, boynunu arkaya devirmiş, başı havada, koştuktan sonra kana kana su içer gibi büyük yudumlarla içkiyi bir dikişte içiyor ve düşüncelerini uyuşturarak, büyük korkusunu yatıştırıyordu.
    Üç haftada bütün içkileri tüketmişti. Fakat bu sürekli sarhoşluğu, kendine gelir gelmez çok daha etkili biçimde ortaya çıkan büyük korkusunu bir süre için yatıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir aylık sarhoşlukla iyice artan sabit fikri, bu yapayalnızlığı içinde daha da büyüyor ve bir burgu gibi içine işliyordu. Artık, kafesteki bir vahşi hayvan gibi evin içinde oradan oraya yürüyor, zaman zaman kulağını duvara yapıştırarak, ötekinin ruhunun öbür tarafta olup olmadığını anlamaya çalışıyor ve duvarın ötesinden ona meydan okuyordu.
    Sonra yorgunluğun etkisiyle uyuklamaya başlayınca, o sesi yine duyuyor ve birdenbire sıçrayarak kalkıyordu.
    Yine böyle çileden çıktığı bir gece, birden ileri atılarak, kendisini kimin çağırdığını anlamak ve onu susturmak için kapıyı açtı.
    İliklerine kadar işleyen dışarının soğuk havası aniden yüzüne çarpınca, hemen kapıyı kapattı ve sürgüleri çekiverdi. Kapı açıldığında Sam'ın dışarı çıktığını fark etmemişti. Birkaç odun daha atıp ısınmak için ateşin önüne oturdu. Fakat birdenbire ürperdi. Birisi inleyerek duvarı tırmalıyordu.
    - Defol! diye bağırdı. Uzun, acı dolu bir inilti geldi karşılık olarak.
    O anda aklı başından iyice gitti. Saklanacak bir köşe aramak için arkasına dönerken, “Defol!” diye bağırdı yeniden. Dışarıdaki ise, sürekli inildiyor, duvara sürtünerek evin etrafında dolaşıp duruyordu. Ulrich, içinde yiyecek ve tabak-çanak bulunan büfeye doğru atıldı, insanüstü bir çabayla yerinden oynattı ve kapının arkasına sürüyerek iyice dayadı. Sonra da, düşman kuşatması altındayken yapıldığı gibi, sandalye, masa, yatak, minder, evin içinde eşya olarak ne varsa, hepsini pencerenin önünde üst üste yığdı.
    Ama dışarıdaki, şimdi daha da iç karartıcı biçimde inliyor, Ulrich de buna, aynı şekilde inleyerek karşılık veriyordu.
    Böylece, birbirlerine uluyarak günler ve geceler geçti. Biri evin dışında sürekli dolanıp duruyor ve sanki evi yıkmak istercesine, gücünün yettiğince tırnaklarıyla duvarları tırmalıyor; diğeri ise, içeride kulağını duvara yapıştırmış dinliyor ve duvarların tırmalanmasına korkunç çığlıklarla yanıt veriyordu.
    Bir akşam, artık Ulrich hiçbir şey duymamaya başlayınca, yorgunluktan bitmiş bir durumda sandalyeye oturdu ve hemen uyuyuverdi.
    Uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu sıkıntılı uyku sırasında sanki kafasındaki bütün düşünceler boşalmış, kaçıp gitmişti. Karnı acıkmıştı. Oturup bir şeyler yedi.

    .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..

    Kış artık sona ermişti. Gemmi geçidi tekrar yol verir hale gelmiş ve Hauser ailesi, otele dönmek için yola çıkmıştı.
    Geçidin tepesine ulaşınca, kadınlar katırlara binmiş ve biraz sonra karşılaşacakları iki adamdan söz etmeye başlamışlardı.
    Yollar açılınca, geçirdikleri uzun kışı anlatmak için bu ikisinden hiç olmazsa birinin aşağıya inmemiş olmasına şaşırmışlardı.
    Nihayet, hâlâ karlar altındaki otel uzaktan görünüverdi. Kapı ve pencereler kapalıydı. Bacadan duman çıktığını gören baba Hauser'in içi rahatladı. Fakat yaklaştığında, kapının eşiğinde, kartallar tarafından parçalanmış büyük bir hayvanın böğrü üzerine yatmış iskeletini gördü.
    Hep birlikte iskeleti incelediler. “Bu, Sam olmalı” dedi anne Hauser. Sonra “Hey Gaspard!” diye seslendi. İçeriden hayvan böğürmesine benzer bir çığlık geldi. Baba Hauser, “Hey Gaspard!” diye yeniden seslendi. Birincisine benzer bir çığlık daha duyuldu içeriden.
    Bunun üzerine, baba ve iki oğlu kapıyı açmaya çalıştılar. Kapı açılmıyordu. Ahırdan aldıkları bir kalas parçasını koçbaşı gibi kullanarak bütün güçleriyle kapıya vurmaya başladılar. Kapı çatırdadı, kanatlar parçalandı ve içeriden büyük bir gürültü geldi. Devrilen büfenin arkasında ayakta duran, saçları omuzlarına kadar inen, sakalı göğsüne kadar uzamış, gözleri çakmak çakmak parlayan, elbiseleri parçalanmış bir adam gördüler karşılarında.
    İlk anda, bu adamı hiçbiri tanıyamadı. Fakat hemen sonra Louise Hauser, “Anne, bu Ulrich!” diye bağırdı. Saçlarının bembeyaz olmasına karşın anne de, bu adamın Ulrich olduğunu anladı.
    Ulrich, onların kendisine yaklaşmalarına ve dokunmalarına ses çıkarmadı. Ama kendisine sorulan sorulara yanıt vermedi. Hauser ailesi, onu Loëche'e götürdü. Doktorlar, Ulrich'in delirmiş olduğunu söylediler.
    Hiç kimse Gaspard Hari'ye ne olduğunu asla öğrenemedi.
    Louise Hauser, o yaz, iç üzüntüsüne bağlı bir hastalıktan az kalsın ölecekti. Doktorlar, kızın hastalığının, dağın soğuk havasından ileri geldiğini söylediler.

    (1 Eylül 1886)

    Öyküler, Ceyhun Ergüven tarafından Fransızca'dan çevrilmiştir.
    KENDISINE TESEKKURLER...

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    Guy de Maupassant, "Les Soirées de Médan" ve "Pierre et Jean"ın önsözlerinde yazma yöntemini anlatır. Yöntemi, kişisel olmayan nesnelliğin sürekli araştırılması üzerine kuruludur.

    Maupassant, öncelikle bu özelliğiyle, bütün dünyada kısa öykü türünün belli başlı birkaç ustasından biri haline geldi. Maupassant'ın öykülerinde her türlü ortam ve bu ortama uygun tipler görülebilir. Normandiya köylülerini, Normandiyalı ya da Parisli küçük burjuvaları, büyük mülk sahiplerini ve memurları öykülerinde büyük bir ustalıkla anlattı. Sıradan insanları güçlü bir yalınlıkla işledi. Dünya görüşü kötümser olan Maupassant'ın öykülerinin anlatım tekniği gittikçe gelişti. Sonunda natüralizmin aşırılıklarına karşı tepki göstermeye kadar vardı.

    Maupassant, hayatta güven uyandıran her şeye çatar; Tanrı'yı inkâr eder. Onu "yaptıklarını bilmez" olarak görür. Aldatmaca olarak kabul ettiği dine saldırır. Ona göre, evren, "kör ve bilinmez güçlerin zincirden boşanmasıdır". İnsan, sadece "diğerlerinden üstün bir hayvandır". Gelişme, gerçekleşmeyecek bir düştür. Dostluk bile, ona "iğrenç bir aldatmaca" olarak görünecektir; çünkü Maupassant'a göre, "insanların duygu ve düşünceleri anlaşılmazdır ve onlar yalnızlığa mahkûmdurlar".

    Hastalığının ilerlemesine bağlı olarak Maupassant'ın yazarlık tarzı da değişime uğradı. "La Maison Tellier" (Madame Tellier'nin Evi - 1881), "Mademoiselle Fifi" (1882), "Les Contes de la Bécasse" (Çulluğun Öyküleri - 1883) gibi ilk öykülerinde, buruk ve alaylı bir konuşma gücünden kaynaklanan kuru bir anlatım görülür. Bu öykülerde, onun kavgacı niyetleri, dine, burjuva önyargılarına ve "kadına özgü kötü niyetliliğe" saldırma isteği sezilir. Hastalığının zararlarını görmeye başladığı günden itibaren Maupassant'ın anlatım yolu daha az yergici bir görünüm aldı. Yazarlık hayatının sonuna doğru "La Peur", "Lui?", "Solitude", "Le Horla", "L'endormeuse" gibilerinin de aralarında bulunduğu otuza yakın öyküsü, intihar düşüncesi, görünmez bir varlığın musallat olan fikri ile iç sıkıntısı ve korkulardan esinlendi.

    Guy de Maupassant, Flaubert ekolünde, "hiç kimse tarafından görülmemiş ve söylenmemiş bir görünüm" bulup ortaya çıkarmayı öğrenmişti. Öykülerinin özgünlüğü, bunların yapısından daha çok, memurların, burjuvaların ya da köylülerin yaşantılarının geçtiği birbirinden çok farklı ortamların, tiplerin ve geleneklerin "gerçek olarak tasvir edilmesi"nden ileri gelir.

    Öyküleri bir bütün olarak ele alındığında, 1870 - 1890 arası Fransız toplumunun zengin bir panoraması çıkar ortaya. Yapıtlarının kişisel yaşamından birçok iz taşıması, Maupassant'ın öykü ve romanlarını birer "otobiyografi" ya da "günlük"müş gibi ele alınmasına yol açmıştır.

    Maupassant'a olan ilgi, 20. yüzyılın ikinci yarısında azalmıştır. Ama Maupassant günümüzde de, her sınıftan okura seslenen ve hem belirli bir düzeyi tutturan, hem de belirli ölçüde popüler olabilen yeni bir öykü türünün yaratıcısı kabul edilir.

Benzer Konular

  1. Ilk kar! (Guy de Maupassant)
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 10-08-2009, 08:44 AM
  2. Ormanda (Guy de Maupassant)
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 06-08-2009, 07:19 PM
  3. Bekleyiş (Guy de Maupassant )
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 04-08-2009, 06:15 PM
  4. Kan davası (Guy de Maupassant)
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 03-08-2009, 09:15 PM
  5. Koruyucu (Guy de Maupassant)
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 27-07-2009, 11:35 PM
Yukarı Çık