Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5

Drahoma

Kültür, Sanat Kategorisi Edebiyat Forumunda Drahoma Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba Avukat Simon Lebrument ile Matmazel Jeanne Cordier'nin evliliğine hiç kimse şaşırmadı. Avukat Lebrument, Avukat Papillon'un noterlik kalemini satın almıştı. ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Drahoma

    Merhaba

    Avukat Simon Lebrument ile Matmazel Jeanne Cordier'nin evliliğine hiç kimse şaşırmadı. Avukat Lebrument, Avukat Papillon'un noterlik kalemini satın almıştı. Borcunu ödeyebilmesi için para bulması gerekiyordu. Matmazel Jeanne Cordier'nin de, nakit ve hamiline yazılı senet olmak üzere toplam 300 bin frankı vardı.
    Avukat Lebrument, yakışıklı ve şık bit noter, fiyakalı bir taşralıydı. Boutigny-le-Rebours kasabasında az rastlanılan tipte biriydi. Matmazel Jeanne Cordier ise, biraz beceriksiz ve zevkten yoksun olmasına karşın, çekici ve canlı bir insandı. Sonuç olarak, arzulanan güzel bir kızdı.
    Avukat Lebrument ile Matmazel Cordier'nin nikâh töreni, bütün kasabayı ayağa kaldırdı.
    Herkes, yeni evlileri hayranlıkla izliyordu. Genç çift, evlerinde baş başa birkaç gün geçirdikten sonra Paris'e gitmeyi tasarlıyordu. Avukat Lebrument'ın karısına ilk günlerdeki ilişkilerinde nazik davranması ve her şeyi tam zamanında ve yerinde yapması, baş başa ilk günlerinin güzel geçmesini sağladı. Avukat, "Beklemesini bilen, her şeyi elde eder" diye düşünüyordu. Hem sabırlı, hem de enerjik olmayı biliyordu. Kısa zamanda tam bir başarı elde etti.
    Madam Lebrument, evliliğinin dördüncü gününde, kocasını taparcasına sevdiğini anlamıştı Ondan artık vazgeçemezdi. Kocasının her an yanında olmasını arzuluyor, her an onu okşamak, öpmek, eline, sakalına, burnuna dokunmak istiyordu. Kocasının kucağına oturuyor ve kulaklarından tutarak, ona "Gözlerini yum, ağzını aç" diyordu. Kocası, ağzını açıyor, gözlerini yarım yamalak kapatıyor, karısı da onu ateşli ve uzun uzun öperek içini titretiyordu. Sonra da kendisi, sabahtan akşama, akşamdan sabaha karısını öpüyor, onu sevip okşuyordu.

    - O - O - O -

    Avukat Lebrument, bir hafta sonra karısına "Eğer istersen, gelecek salı Paris'e gidelim. Liseli âşıklar gibi dolaşır, lokantalara, kahvelere, tiyatrolara, istediğin her yere gideriz" dedi.
    Madam Lebrument, sevincinden havalara zıpladı. "Tabii, tabii, dedi, mümkün olan en kısa zamanda gidelim".
    - O halde, dedi avukat, babana haber ver, drahomanı hazır etsin. Parayı da götüreceğim ve böylece Avukat Papillon'a olan borcumu ödeyeceğim.
    - Yarın sabah haber veririm, diye yanıtladı karısı.
    Lebrument, karısını kollarına alarak, sekiz günden beri onun çok hoşuna giden sevgi oyunlarına yeniden başladı.
    Salı günü geldiğinde, kayınpeder ve kayınvalide, kızını ve damadını uğurlamak için tren istasyonuna geldiler. Kayınpeder damadına, "Bu kadar çok parayı yanınızda Paris'e götürmek ihtiyatsızlık olur" dedi. Genç noter, "Endişe etmeyin baba" diye yanıtladı, böyle şeylere alışkınım. Benim mesleğimde, insan zaman zaman üzerinde bir milyon frank bile taşır. Parayı yanımda götürürsem, bir yığın işlemden ve gecikmeden kurtulmuş olacağım. Siz kaygılanmayın".
    Hareket memuru, "Paris yolcuları trene binsin" diye bağırdı. İki yaşlı kadının oturduğu bir vagona aceleyle bindiler. Lebrument, "Çok can sıkıcı; sigara içemeyeceğim" diye karısının kulağına fısıldadı. Karısı da, alçak bir sesle, "Benim de canım sıkıldı, ama senin sigara içemeyeceğine değil" diye yanıt verdi.
    Tren, düdük çalarak hareket etti. Yol bir saat sürdü ve yolculuk sırasında yaşlı kadınlar hiç uyumadıklarından avukatla karısı birbirleriyle pek fazla konuşmadılar.
    Lebrument, Saint-Lazare garında trenden inince karısına, "Sevgilim istersen, önce bulvara çıkıp bir yemek yiyelim, sonra gelip bavulumuzu alır, otele gideriz" dedi.
    Karısı, hemen kabul etti.
    - Evet, hemen lokantaya gidip yemek yiyelim. Uzak mı buradan?
    - Evet, biraz uzak, dedi kocası, atlı otobüse bineriz.
    Madam Lebrument şaşırdı: "Neden faytona binmiyoruz" diye sordu. Kocası, bir yandan gülümseyerek, bir yandan da homurdanarak, "Sen böyle mi tutumlu olacaksın. Beş dakikalık yol için faytona binilmez. Dakikası 0,30 franka gelir. Hiçbir şeyin eksik kalmaz" dedi.
    - Doğru, dedi karısı, biraz şaşırmıştı...
    O sırada, üç atın çektiği bir otobüs geçiyordu. Lebrument, durması için sürücüye seslendi. Koskoca otobüs yavaşladı, Lebrument karısını otobüse iterek, "Hadi bin, dedi, ben ikinci kata çıkıyorum. Yemekten önce hiç olmazsa bir sigara içeyim".
    Madam Lebrument cevap verecek zaman bulamadı. Sürücü, otobüsün basamağına çıkmasına yardımcı olmak için onu kolundan tutarak çekti ve içeri itiverdi. Madam Lebrument, korkuyla bir sıraya düşercesine oturdu ve arkadaki camdan, otobüsün ikinci katına çıkan kocasının ayaklarını gördü.
    Köpeğini sevip koklayan yaşlı bir kadın ile piposunu evirip çevirip oynayan şişman bir adamın arasında kıpırdamadan oturuyordu. Karşısındaki sıralarda bir bakkal çırağı, bir işçi, bir piyade çavuşu, altın çerçeveli gözlüğü olan ve havaya kıvrılmış geniş kenarlıklı ipekten şapka takan bir adam, davranışlarıyla adeta "Biz bu otobüse bindik ama aslında yerimiz burası değil" diyen mızmız görünümlü iki kadın, uzun saçlı bir kız, bir ölü gömücüsü ve iki rahibe vardı. Hepsi, lunaparklarda top atılarak devrilen maketler gibi oturuyor ve kılık kıyafetleriyle gülünç görünüyordu.
    Hızla giden otobüsün sarsıntısı, yolcuları bir o yana, bir bu yana sallıyor, başlarının sağa sola eğilmesine yol açıyor ve yanaklarının gevşek derilerini titretiyordu. Tekerleklerin sarsıntısı, hepsini serseme çeviriyor, yolcular kendi havasında, uyuklar gibi görünüyordu.
    Genç kadın kıpırdamadan oturuyor ve "Acaba neden gelip benimle birlikte oturmadı?" diye kocasını düşünüyordu. İçini bir üzüntü kaplamıştı. İstese, kocası bu sigarayı içmeyebilirdi.
    Rahibeler, durması için sürücüye işaret ettiler ve birbirlerinin peşi sıra, arkalarında eskimiş cübbelerinden yayılan kötü bir koku bırakarak indiler.
    Otobüs yeniden hareket etti ve bir süre gittikten sonra yine durdu. Kırmızı yanaklı, soluk soluğa kalmış bir aşçı kadın bindi. Boş bir yere ilişti ve içinde yiyecek bulunan sepetini dizlerinin üzerine koydu. Otobüse yoğun bir bulaşık kokusu yayıldı.
    Madam Lebrument, "Düşündüğümden de daha uzakmış" diye geçirdi kafasından. Bir süre sonra, ölü gömücüsü indi ve yerine, üzerine at kokusu sinmiş bir arabacı bindi. Uzun saçlı kız da inmiş ve onun yerine, ayaklarından ağır bir koku yayılan biri binmişti.
    Madam Lebrument, kendisini hiç de iyi hissetmiyordu. Midesi bulanmış, nedenini bilmeden canı ağlamak istemişti. Bu arada, yolcular iniyor, yenileri biniyordu.
    Otobüs, sonu gelmez sokaklardan geçiyor, duraklarda duruyor, sonra yeniden hareket ediyordu.
    "Ne kadar da uzakmış! Dalıp da uyumasa bari, birkaç gündür iyice yorgundu" diye düşündü Madam Lebrument.
    Yavaş yavaş bütün yolcular indi. Otobüste tek başına kalmıştı.
    Sürücü, "Vaugirard!" diye bağırdı.
    Madam Lebrument'ın hiç oralı olmadığını görünce, "Vaugirard!" diye tekrarladı.
    Birden kendine geldi. Sürücünün kendisine seslendiğini anlamıştı; çünkü otobüste kendisinden başka kimse kalmamıştı. Üçüncü kez "Vaugirard!" diye bağırdı adam.
    "Neredeyiz?" diye sordu. Sürücü, asık suratla "Vaugirard'dayız. Deminden beri bağırıp duruyorum" diye karşılık verdi.
    - Bulvardan uzakta mıyız?
    - Hangi bulvar?
    - İtalyanlar Bulvarı.
    - Oradan geçeli epey oldu.
    - Öyle mi? Peki kocama haber verir misiniz lütfen?
    - Kocanız mı? Nerede?
    - İkinci katta.
    - İkinci katta mı? Uzun zamandır orada kimse yok ki...
    Birden irkildi Madam Lebrument.
    - Nasıl? İmkânsız bu. Benimle birlikte binmişti. İyi bakın, orada olmalı!
    Sürücü, gittikçe kabalaşıyordu.
    - Hadi küçük hanım, uzun etmeyin artık! Kocanızı kaybettiyseniz, yerine on tanesini bulursunuz. İnin, tamam artık. Sokakta bir başkasını bulursunuz.
    Madam Lebrument ağlıyordu; ısrar etti: "Fakat Mösyö yanılıyorsunuz. Yemin ederim ki yanılıyorsunuz. Kolunun altında büyük bir çanta vardı".
    Adam, gülmeye başladı. "Büyük bir çanta mı? Tamam, Madeleine'de indi o. Sizi terkedip gitti, ha, ha, ha!"
    Otobüs durmuştu; aşağı indi ve bilinçsiz bir şekilde otobüsün ikinci katına baktı. Kimse yoktu!

    - O - O - O -

    O anda, kendisine bakanlara aldırmadan ağlamaya başladı ve "Ben ne yapacağım?" diye mırıldandı.
    Hareket memuru yaklaştı ve “Ne oluyor?" diye sordu. Sürücü, alaycı bir ifadeyle yanıtladı:
    - Kocası, bu hanımı yolda bırakıp gitmiş.
    Memur, "Peki, sen kendi işine bak" diyerek oradan uzaklaştı. Madam Lebrument, korka korka yürümeye başladı. Başına ne geldiğini anlamaya çalışıyordu. Nereye gidecek, ne yapacaktı? Nereden gelmişti bunlar başına? Nasıl olmuştu da böyle bir hata ya da unutkanlık yapmış, böyle bir dalgınlığa düşmüştü kocası?
    Cebinde iki frank vardı. Kime gidecekti? Birden kuzeni Barral'in Donanmada çalıştığı geldi aklına. Cebindeki iki frank, bineceği faytonun parasını ancak karşılardı. Hemen bir arabaya bindi. Kuzenine, tam o işe giderken rastladı. O da, kocasınınki gibi büyük bir çanta taşıyordu kolunun altında.
    "Henry" diye bağırarak arabadan aşağı atladı.
    Henry şaşırmıştı.
    - Jeanne... Tek başınıza, burada ne işiniz var? Nereden geldiniz?
    Madam Lebrument, göz yaşları içinde konuşmaya başladı.
    - Kocam biraz önce kayboldu.
    - Kocanız mı kayboldu? Nerede?
    - Atlı otobüste.
    - Atlı otobüste mi?
    Madam Lebrument, göz yaşları içinde, başına gelenleri anlattı. Henry, düşünceli düşünceli dinliyordu.
    - Bu sabah sessiz, sakin miydi? diye sordu.
    - Evet
    - Peki yanında çok para var mıydı?
    - Evet, benim drahomam vardı.
    - Drahomanız mı? Hepsi mi?
    - Evet, hepsi... Öğleden sonra, satın aldığı noterlik kaleminin parasını ödeyecekti.
    - Hay Allah! sevgili kuzinim, kocanız şu sıralarda Belçika'ya kaçıyor olmalı!
    Madam Lebrument, durumu henüz kavrayamamıştı. Kekeleyerek konuştu:
    - Ko... kocam... Ne diyorsunuz siz?
    - Sizin bütün paranızı... servetinizi alıp kaçtığını söylüyorum... Hepsi bu...
    Soluğu kesilmiş, öylece kalakalmıştı. "O halde... Alçak, rezil herifin biri o!..." diye mırıldandı kendi kendine.
    Sonra heyecandan, şaşkınlıktan baygın bir halde kuzeninin göğsüne yaslanarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
    Henry, yoldan gelip geçenlerin durup kendilerini seyrettiklerini görünce, Jeanne'ı yavaşça apartmanın girişine götürdü; belinden tutarak merdivenleri çıkarttı ve şaşkın bakışlarla kapıyı açan hizmetçiye, "Sophie, çabuk bir lokantaya gidip iki kişilik yemek alın. Bugün işe gitmeyeceğim" dedi.


    (xxx9 Eylül 1884)
    Guy de Maupassant - Drahoma

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    KIZ KULESİNE KARŞI
    Mesaj
    1.413
    Rep Gücü
    34628
    Hoş, özgün bir hikaye....

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye kirmizigül - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Nerden
    Istanbul, Turkey, Turkey
    Mesaj
    3.148
    Blog Mesajları
    22
    Rep Gücü
    18820
    bizde erkekler baslik verir onlardada kizlar.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesaj
    844
    Rep Gücü
    2992
    Basit fakat hoştu. Selamlar.

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Efsane oykucuyu biraz taniyalim.

    Guy de Maupassant (1850-1893) Fransız romancı ve kısa öykü yazarı.

    Hayatı:
    Guy de Maupassant (okunuşu :güy dö mopasan) 5 Ağustos 1850 yılında Fransa’da doğmuştur. Doğum belgesinde Tourville-sur-Arques’da bulunan Miromesnil şatosunda dünyaya geldiği belirtilse de çeşitli kaynaklara göre yüksek ihtimalle Fécamp’da doğmuştur. 6 Temmuz 1893 yılında Paris’te vefat etmiştir. Mezarı Paris Montparnasse mezarlığındadır.

    Maupassant ailesi Normandie bölgesine XVIII. yüzyılda yerleşir. Babası, Gustave Maupassant 1846 yılında bir burjuva olan Laure le Poitevin ile evlenir. Laure derin edebi kültüre sahip bir hanımdır. Klasikleri ve özellikle de Shakespeare’i çok sever. Çiftin boşanmasının ardından Guy ve ağabeyi Hervé anneleriyle yaşarlar. Kır kasabaları ve deniz kıyısında, doğa ile iç içe açık hava sporları yaparak büyür. Bu dönemde balıkçılarla ava gider, çiftçilerle sohbet eder. Annesine çok bağlıdır.

    Yvetot’da gittiği din okulundan atılır. Hayatı boyunca, bu ilk eğitim sürecinde dine karşı geliştirdiği olumsuz görüşlerin izlerini taşır. Ardından Rouen lisesine başlar. Bu dönemde kendini şiire adar ve birçok okul piyesine katılır. Liseyi tamamlamasının hemen ardından başlayan Fransa Prusya savaşına gönüllü olarak katılır. Savaşın sona ermesinin ardından 1871 yılında Normandie’yi terk eder ve Paris’e yerleşir. On yıl boyunca Denizcilik Bakanlığı’nda çalışır. Bu süre içinde çok sıkılır: tek eğlencesi Pazar günlerinde yapılan Seine nehri gezileri ve tatillerdir.

    Gustave Flaubert (okunuşu: güstav flober) onun koruyucusu, akıl danışmanı ve edebiyat ve gazetecilik hayatının başlangıcında yön göstericisi olmuştur. Flaubert’ in yardımı ile rus romancı Ivan Tourgueniev, Emile Zola ve birçok naturalist ve realist yazar ile tanışır. Bu süre içinde çok sayıda kısa oyun ve mısra yazar.

    1878 yılında, gazetelere makale hazırlamak üzere başka bir bakanlıkta görevlendirilir ve Figaro gibi önemli gazetelere makaleler yazar. Flaubert Maupassant’ın şiirlerinin yetersiz olduğunu söyler ve onu öykü ve roman yazmaya teşvik eder. Bu dönemde boş zamanlarını roman ve hikâye yazmaya adar. 1880 yılında ilk başyapıtı Boule de Suif’i yayınlar. ( Henüz Türkçe olarak yayınlanmamıştır). Eser Zola tarafından 1880 yılında düzenlenen ve natüraliste yazarların buluştuğu toplulukta büyük ilgi toplar. Flaubert yapıtı “kalıcı bir başyapıt” olarak nitelendirir.

    1880 ile 1891 yılları arasında Maupassant en verimli dönemini yaşar. İlk yapıtıyla meşhur oluşunun ardından düzenli şekilde çalışır ve yılda iki, hatta bazen dört kitap yayınlar. 1881 yılında La Maison Tellier adlı ilk hikâye serisini yayınlar. Bu kitap iki yıl içinde oniki baskı yapar. 1883 yılında ilk romanı olan Une Vie’yi tamanlar. Bu kitap bir yıldan kısa bir sürede yirmibeşbin kopya satar. Romanları hikâyelerinde ayrı ayrı değindiği gözlemlerinin buluşmasıdır. İkinci romanı Bel-Ami 1885 yılında yayınlanır ve dört ayda otuzyedi adet baskı yapar. Aynı dönemde birçoklarının yazarın başyapıtı olarak değerlendirdiği Pierre ve Jean’ı yazar. Yapıtlarında biçem, gözlem, içerik ve derinlik büyük bir uyum ve doğallıkla yer alır. Cezayir, İtalya, İngiltere, Sicilya gibi bölgelere geziler yapar ve neredeyse her gezisinde yeni bir kitap yazar.

    Flaubert edebiyat konusunda her zaman Maupassant’ ın yol göstericisi olmuştur. Ünlü Goncourt kardeşlerle arkadaşlığı çok kısa sürmüştür. Bu kardeşlerin 18.yüzyıl etkisinde yarattıkları edebiyat salonunun yapısını asla kabul etmemiştir.

    İlerleyen yıllarda büyük bir ölüm korkusu ve yalnız kalma isteği geliştirir. Bu değişiminde hızlı yaşadığı gençlik yıllarında yakalandığı sifilis hastalığının etkisi olduğu düşünülür. 1892 yılında hastalığın da etkisiyle aklını kaybeder ve intihar girişiminde bulunur. Bunun ardında Paris’de bulunan Dr Blanche tıp kliniğine kaldırılır ve 43.yaş gününden bir ay önce, 6 Temmuz 1893 tarihinde burada hayata gözlerini yumar. Doğum kayıtlarının tersine ölüm kayıtlarında doğum yeri Yvetot olarak belirtilir ve böylece doğum yeri üzerine bir polemik başlar.


    Eserleri [değiştir]Boule de Suif (1880)
    La Maison Tellier (1881)
    Une partie de campagne (1881)
    Une vie (1883)
    Mademoiselle Fifi (1882)
    Contes de la Bécasse (1883)
    Au soleil (1884)
    Clair de Lune (1883)
    Les soeurs Rondoli (1884)
    Yvette (1884)
    Miss Harriet (1884)
    Monsieur Parent (1885)
    Bel-Ami (1885)
    Contes du jour et de la nuit (1885)
    La Petite Roque (1886)
    Toine (1886)
    Mont-Oriol (1887)
    Le Horla (1887)
    Sur l’eau (1888)
    Pierre et Jean (1888)
    Le Rosier de madame Husson (1888)
    L’héritage (1888)
    Fort comme la mort (1889)
    La Main gauche (1889)
    Histoire d’une fille de ferme (1889)
    La vie errante (1890)
    Notre Cœur (1890)
    L’Inutile beauté (1890)
    Le père Millon (1899)
    Le colporteur (1900)
    Les dimanches d’un bourgeois de Paris (1900)

    Tiyatro [değiştir]Histoire du vieux temps (1879)
    Musotte (1890)
    La paix du ménage (1893)
    Une répétition (1910)

    Eleştiri Émile Zola (1883)
    Étude sur Flaubert (1884)

    vikipedi

Yukarı Çık