Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar!

Kültür, Sanat Kategorisi Edebiyat Forumunda Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar! Konusununun içerigi kısaca ->> Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar! Bir sevdanın yaşanması için İlle de uzun yıllar gerekmez. Ummadığınız bir anda öyle bir ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye D€NiZ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesaj
    2.148
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    4906

    Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar!

    Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar!

    Bir sevdanın yaşanması için İlle de uzun yıllar gerekmez. Ummadığınız bir anda öyle bir fırtınaya tutulursunuz ki, o kısacık süre içinde yaşadıklarınızı yıllar boyu çabalasanız bile kolay kolay yaşayamazsınız.




    Kaan’ın annesini
    uzun zamandır tanıyordu Nalân.
    İş yerine sık sık gelirdi kadıncağız.
    Severdi Nalân’ı… Beğenirdi…
    Ama uzun zaman sonra tanıştırmıştı
    sevgili oğlu ile beğendiği kızı…

    İkisi o güne kadar
    hiç karşılaşmamışlardı.
    Anne, iş çıkışında
    bir yerde kahve içmeye
    davet etmişti Nalân’ı.
    Kaan’da oraya uğrayacak,
    annesini alacaktı.

    İlk tanışmaları,
    gözlerin ilk buluşması,
    kalplerin alev alması,
    vücutların karıncalanması
    ilk kez o gün oluvermişti.

    Anne, oğlunu tanıştırırken,
    Kaan’la Nalân çoktaaan
    için için tanışmışlardı bile…
    Ruhları sanki
    kendi bedenlerinden çıkıp,
    birbiriyle yer değiştirmişti.
    Böylesi duyguları
    ikisi de ilk kez yaşıyorlardı.

    Hayat, birine 40,
    diğerine 42 yaşında
    yaşatıvermişti böylesine
    harika bir “ilk tanışmayı”…

    Anne de fark etmişti
    değişik, alışılmışın dışında bir şeyin
    başlamakta olduğunu…
    Gülümsemişti anne…
    Oğlu o güne kadar görmediği
    bir ışık bulutunun içine girmişti sanki.
    Oğlu adına mutlu olmuştu.

    Kaan mutlu olmayı
    çokdan hak etmişti ama…
    “Ama”ydı işte…
    Olmamıştı… olamamıştı…
    Oğlu o güne kadar
    hiç bir kıza aşık olmamıştı.

    O andaysa biricik oğlu,
    karşısındaki genç kadınla tanışırken,
    ve kadının ince parmaklı elini sıkarken
    sanki bambaşka biri oluvermişti.

    Mutlu olmuştu kadın, sevgili oğlu
    ve yıllardır beğendiği Nalân adına…

    Kahveler içildi,
    pastalar yendi ama
    Kaan da Nalân da
    ne yiyip ne içtiklerinin
    farkında bile değillerdi.
    Sanki bir cafede değil de
    bulutların üzerindeydiler.
    Sanki önlerindeki kahveleri değil de,
    karşı karşıya oturmuş,
    birbirlerini içiyorlardı
    yudum yudum…

    (Anne, madem tanıyordun,
    neden beni daha önce tanıştırmadın Nalân’la)

    (Keşke yıllar önce karşılaşsaydık.
    Yıllar önce tanıştırsaydı annesi bizi.)

    O akşam önce
    Nalân’ı evine bıraktılar.
    Vedalaşırken, aslında
    “merhaba” diyorlardı
    bir kez daha…
    Ayrılmıyor, aslında
    kopmaz bağlarla
    bağlanıyorlardı birbirlerine...

    O gün, Kaan’la Nalân’ın
    “Büyük Sevda Fırtınası”na tutuldukları
    ilk gün olarak, anılara kaydoldu.

    Annesini evine bırakıp,
    kendi evine gidene kadar
    arabayı nasıl kullandığını
    bilemedi Kaan.
    Rüyada gibiydi sanki…

    Arabayı park edip
    evden içeri girdiklerinde,
    doğru odasına koşmuş,
    kendini yatağına atmış,
    gözlerini kapatıp
    Nalân’ın görüntüsünü
    aklına, kalbine,
    her yerine iyice resmetmek,
    onu beynine kazımak istiyordu.
    Aslında Nalân’ı
    hemen o anda
    yanında istiyordu.
    Ona sarılmak,
    bilmediği kokusunu içine çekip
    onunla dolup,
    onunla boğulmak istiyordu

    Nalân, eve girer girmez
    doğru banyoya koşmuş,
    annesine belli etmeden
    ağlamıştı.
    Neden ağlamıştı,
    bunu kendi de
    tam olarak bilmiyordu.

    Bildiği tek şey,
    o yaşına kadar…
    hissetmediği kadar…
    mutlu olduğuydu.
    Boğazına bir düğüm
    oturmuştu sanki…
    Yutkunsa da çözülmeyen…

    Aynaya baktı.
    Ağlıyordu ama
    gözleri ışıl ışıldı.
    Sanki cildi parlamıştı.
    Kaan’ın ışığını yüzünde,
    gözlerinde, içinde,
    her yerinde hissediyordu.
    Biliyordu…
    Kaan hayatın ona sunduğu ışıktı.
    Artık içini, önünü, yolunu, hayatını
    sadece Kaan aydınlatacaktı.


    Ahh! Keşke şu anda
    yan yana olsalardı da
    onun o hiç bilmediği
    erkek kokusunu
    içine çekebilseydi.
    O kokuyla sarhoş olup,
    onun kollarında uyusaydı…

    Bu karşılaşma ve ikisinin de
    benzer şeyleri hissetmesi,
    hayatın onlara sunduğu
    bir armağandı.

    Ve onlar da
    bu armağanın
    değerini bilecek,
    onu koruyacak,
    yaşatacaklardı.

    Birbirlerinden uzakta,
    aynı şeyleri düşünüp,
    aynı kararı almışlardı bile…

    Kaan daha fazla dayanamayıp
    annesinden Nalân’ın telefonunu isteyip
    saatin ilerlemiş olmasına aldırmayıp,
    aramıştı onu.
    Zaten, Nalân’ın da beklediği buydu.

    O geceden sonra
    hemen her gün buluştular.
    Buluşmadıkları anlarda
    Neredeyse sürekli telefonlaştılar.

    Onlar iki kişi değil,
    adeta bir bütündüler.

    Sonunda nişan yüzükleri
    aileler arasında takıldı parmaklarına.
    Çok uzatmadan,
    diledikleri gibi bir ev bulup
    hemen evleneceklerdi ama
    nişanlı olmanın keyfini de
    sürmek istemişlerdi.
    Kısa süre sonra
    yüzüklerini sağ ellerinden
    sol ellerinin yüzük parmağına
    geçireceklerdi nasılsa…

    Buluştukları günlerin sonunda
    herkes kendi evine giderken başlarlardı
    birbirlerine şiir gibi mesajlar yollamaya…

    “Günaydın Perilerin en güzeli.
    Yağmuru seyrettik dün el ele.
    Yağmur damlaları
    ateşten buselerim olup yağdı.
    Bal dudaklarındaki
    o tatlı kıvılcımı ateşledi.
    Seni doyasıya öptüm, öptüm.”

    Böyle yazmıştı Kaan
    mesajlarından birinde…
    Bir başkasında da:

    “Sen yoksun.
    Ama hatıranın sıcağına sığınıp
    uykunun kollarına gidiyorum.
    Sevgin en büyük özlemim,
    varlığın en büyük mutluluğum.
    İyi geceler düşlerimin kadını.
    Seni seviyorum
    Yarına kadar çok özleyeceğim.”

    Ertesi gün ev bakmaya gideceklerdi.
    Sabah telefon gelmedi Kaan’dan.
    Nalân telefon açtı ona.
    Ama cevap alamadı.
    Mesaj yolladı.
    Yine cevap gelmedi.

    Oysa bir gece önce
    o duygu yüklü mesajlarından
    birini daha yollamıştı Kaan.

    “Böyle bir sevgiyi
    daha önce yaşamadığım için
    adını bilmiyorum.
    Sevdiğim kadının elini tutuyor,
    hayatımda ilk kez
    gökkuşağının altından geçiyor,
    sevgimizle ışıl ışıl parlayan
    bir geleceğe adım atıyorum.
    En değerli şeyim senin varlığın...
    Sen olmasan bunlar
    tatlı bir hayal olmaya mahkumdular.
    Sana inanıyor ve güveniyorum.
    İyi ki varsın bahar kokulu perim.
    Seni öyle seviyorum ki…”

    Böyle bir mesajı yollayan sevgili
    Ev bakmaya gidecekleri günde
    nasıl olur da
    telefonlara cevap vermezdi.
    Hayret ediyordu Nalân.

    Biraz bekleyip yine aradı.
    Sonra yine… yine… yine…
    Telefon sadece çalıyordu.
    Açan yoktu.

    Çünkü artık o telefon açılmayacaktı.
    Çünkü Kaan telefonu duymuyordu.
    Çünkü Kaan bahar kokulu perisine
    bir Allahaısmarladık bile diyemeden
    uçup gidivermişti…

    Ahhh bu kalp krizi denen şey…
    Yaşa başa bakmıyor ki…
    Aşka, sevdaya aldırmıyor ki…
    Alıp götürüveriyor.
    Pattt… Bitti işte…
    Bu kadar çabuk!

    Hayat Kaan’la Nalân’ı
    çok geç tanıştırmış,
    en güzel duyguları
    en yoğun şekilde
    SADECE
    BİR BUÇUK AYCIK yaşatmış,
    sonra pofff!!!
    bütün kurulan güzellikleri
    yıkıvermişti.

    Nalân’la Kaan’ın öyküsü
    bana çok dokunuyor.
    İçimi en acıtan
    bir başka rastlantı da;
    kuzenim Melih’le Kaan’ın
    aynı gün
    bu dünyadan
    pattt diye gitmiş olmaları…

    Kaan 42,
    Melih 49 yaşındaydı.
    (Belki buluşmuşlardır
    cennetin bahçelerinde.
    Kimbilir…)

    Melih’in delikanlı oğulcuğu onsuz kaldı.
    Kaan’ın da Nalân’ı…

    Nalân hâlâ tutulduğu
    “Sevda Fırtınası”nın girdabında
    çaresizce dönüp durmakta…
    Kaan’ın resimleri elinde,
    çantasında, her yerde…
    Kaan’ın yolladığı mesajlar
    cep telefonunda.
    Cebe sığmayanları da
    saati, dakikası, saniyesiyle
    defterine kaydetmiş.
    Onları okuyup duruyor.
    En yakın hissettiği
    yeğeni Birkan’a okuyor,
    bize okutturuyor

    Hayat işte böyle bir şey...
    Sağ gösterip, sol çakıveriyor.
    Ama “Utanmaz Hayat”
    yine de çok güzel…
    “Zaman” denen şeyi
    kendine yardımcı tutmuş.
    birlikte dünyayı dolaşıp,
    kimilerini güldürürken,
    kimilerini de
    güldür güldür
    ağlatıyorlar...

    Zaman akıp gidiyor,
    hayat sürüyor be Nalân’cım.
    Hadi sil artık gözyaşlarını…
    Kaan da öyle isterdi………

    Benim için kuzen Melih
    uzuuun bir yolculuğa çıktı.
    Sen de öyle var say…

    Kaan’ı dinmeyen gözyaşlarınla
    huzursuz etme…
    Bırak rahat uyusun…
    Bırak hayatının
    en güzel anısı olarak
    beyninin kıvrımlarında ve
    kalbinin odacıklarından birinde
    sonsuza kadar yaşasın.

    Ama sen de artık
    gerçek hayata dön.
    Hayata katıl.
    Hadi… gülümse……

    *** FÜSUN ÖNAL***

    ekolay.net

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041

    Cevap: Hayat utanmazdır. Sağ gösterip sol çakar!

    çok doğru bir başlık..güzel yazmış yinede füsun önal ..teşekkürler

Benzer Konular

  1. Ahmet Çakar'dan Kuran yeminli iddia
    bursali68 Tarafından Futbol Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-09-2011, 10:55 AM
  2. Ahmet Çakar ile Fatih Terim kavgası (video)
    YukseLL Tarafından Futbol Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 28-09-2010, 12:49 PM
  3. Erman Toroğlu mu, Ahmet Çakar mı?
    YukseLL Tarafından Futbol Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 27-09-2009, 01:09 PM
  4. Yorum: 0
    Son mesaj: 27-07-2009, 02:31 PM
  5. Ahmet Çakar bikini giyecek mi ?
    EMRE Tarafından Futbol Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 06-03-2008, 10:58 AM
Yukarı Çık