"Yapraklar düşmede bilinmez nerden/ Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki/ Yapraklar düşmede gönülsüz/Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan/ Kaymada yalnızlığa Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor /Nereye baksan hep o düşüş /Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz."

Rilke'nin düşlerimizi bir tatlı dürtüşle yırtan "Güz" şiiri son yirmi yıllık ömrümün kulağında küpe olarak yankılanır. Beni bu düşüşe bırakan tutmak için düşürmektedir elbette. Düştüğüm yerden beni kaldırmak O'na düşer. Yeter ki düştüğümü bileyim. Yeter ki düşmediğimi sandığım bir düşe düşmüş olmayayım.

Görmüyor musun? "Nereye baksan o düşüş..." En çok da bizi yerden kaldırması için dayandığımız el düşüyor. En başta, bizi yerden kaldıracakların tutacağı elimiz yana düşüyor. Düşmeyelim diye elde avuçta olanı tuttuğumuz avuçlarımız tel tel dökülüyor. Aynaların gözünden düşmeme telaşıyla el üstünde tuttuğumuz gençliğimiz devriliyor. Düşkünlerden olmayalım diye ellerimizle yığdığımız, üst üste koyduğumuz eşya eriyor. Düşmekten korktuğumuz unutuş uçurumlarına karşı tutunduğumuz itibarımız yıkılıyor. Şu biriktirdiklerimiz de elden düşüyor, ellerimiz de elden gidiyor. Ne gelir elden? Düşüyoruz işte...

Uyanıklık sandığımız bu hayatın bir zamanlar başkalarının düşü olacağını bile bile "gözü açık" geçiniyoruz. Ayağa kalktığımızı sandığımız günün bir başka günün eşiğine ölmüş bir "dün" olarak düşeceğini bile bile yürüyoruz. Bir an önce sonunu getirmeye çalıştığımız her "bugün"ün ömrün defterinden düşüleceğini bal gibi göre göre yaşıyoruz. Dokunulmaz bildiğimiz bu bedenin, çizikleri yaklaştıramadığımız bu tenin gün be gün toprağa düşeyazdığını bile bile gülüyoruz. Herkesten ayrı tuttuğumuz bu "ben"in bir gün nüfustan düşüleceğini şimdiden gördüğümüz halde, düşlere düşüyoruz.

Unutuyoruz. Düştüğümüzle kalıyoruz. Dibine doğru hızla düştüğü kuyunun duvarlarındaki taşların süslemeleriyle oyalanan aymazlar gibiyiz belki her birimiz. Düşüyor olduğunu en sonunda dibe çakıldığında anlayacak "uyur-düşer"lere acımayla bakılması gerekmez mi hiç?

Zamaneye sözler söyleme konusunda benden çok daha mahir sevgili dostum Yusuf Özkan Özburun, Rilke'nin haber verdiği bu düşüşe uzunca bir dipnot düşmüş: Düştüğün Yerden Kalkacaksın. Yusuf'un uzun dipnotunun sadece kapağında yazıyor bu ifade. Sonrası ise uzunca ama ince sızılı bir kitap... Yusuf, düşenlerin kalbine sahici bir umut tutuşturuyor "Düştüğün Yerden Kalkacaksın" derken. Düştüğünü bilemeyen, dünyadan nasibine aldatıcı "düş"ler düşmüş uyurların yüzüne serin bir meltem düşürüyor.

Kitabın "Öndüşüşü"nden itibaren aykırıca düşündürüyor bizi Yusuf. Dolaşımdaki düşük şablonların hepsini yırtarak içerden, içinden, sahiden, yürekten konuşuyor. İnsanı Rabb'iyle inşa edişin yükseliş ve kalkış yollarını işaretliyor. Yere yığılmış umutları varlığın en sahih yağmuruyla, rahmet-i İlahî soluğuyla ayağa kaldırıyor.

Meğer ki hata ile düştüğümüz dünyadan özrümüzle kalkabilirmişiz. Dünyaya bir 'kalfa' olarak tayin edildiğimizi bilirsek, bu iniş bir düşüş değil bir ödül olabilirmiş. Kayarak düştüğümüz sırata pişmanlığımıza tutunarak yeniden tutunabilirmişiz. Ellerimizi gevşeterek düştüğümüz Allah'ın ipine yine O'nun rahmetinden ümitlenerek sımsıkı sarılabilirmişiz. Pişmanlıkla düşürdüğümüz her gözyaşı, hiç şüphesiz gözünden düştüğümüz kutsilerin mak***** yeniden kaldırabilirmiş bizi... Söz'ü yay(z)ıldığı yerden, medeniyeti sükutun diplerinden, insanı gövdenin esaretinden, şefkati şehvetin pençelerinden tutup kaldırabilirmişiz meğer... "Dua eder ve yükselir"mişiz yeniden. Gözümüzün demir perdelerini aralar, merak ve hayretin verimli bahçesine uyanabilirsek eğer, "ülfeti kırıp hayreti kuşanabilirsek eğer", "varlığı tanım kaplarında donduran bir kısım 'bilimsel' tanımların katılığından uzaklaşıp hayata bir çocuğun kalbinden bakabilirsek eğer" kalkabilirmişiz yine...

Düştüğünü bilmek, nereden düştüğünü bilmek, kalkabilmenin ilk hamlesi Yusuf'a (ve bana) göre: "Düşmek deyince 'internet bağlantısının kopmasını', yükselmek deyince 'dolar kurunun fırlamasını' anlıyor zamane. Ben fikrimce başka türlü olabileceğini göstermek istedim bu kitabın sahifelerinde... Felç olmuş bir hastanın serçe parmağını oynatması kabilinden bir çaba bu... Mütevazı bir titreme. İnşallah kıpırdamak, doğrulmak, emeklemek, yürümek ve hatta koşmak da nasip olur... Gelin, bir ince derde düşelim, derdimiz düştüğümüz yerden kalkış olsun... Şair'in dediği gibi:

Düşmek hiç ayıp değil kalkmasını bil/Ve acele et önce, şu gözyaşını sil..."

Veda ve dua için mahzunca bir not: Zaman Gençlik ekinin bu son sayısıyla bize ayrılan zamanın sonuna gelmiş olduk. Hayırlı zaman ve zeminlerde görüşebileceğimize dair umudum hep taze kalacaktır. s.demirci@zaman.com.tr


Senai Demirci
Zaman