Emine Yavuz

İnsan, bilinçle yaşandığının ayrımında olan serüvenci bir yaratıktır. Birçok yaratık gibi benmerkezcidir. Her şey kendinin olsun ister. Hep kendi duyulsun, işitilsin ister. Hep ben der, bana der. Diğer yaratıklardan farklı yanıyla doyumsuzdur. Örneğin, hayvan doymak için öldürür, insan lüksü için de öldürür. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran, belki de yücelten bär özellik de benmerkezciliği törpüleme yetisi ve bilgisidir. Öyleyse insanın iyi tanınması gerekir. Bu da kişinin kendi iç dünyasına dönmesiyle başlar. Bilinçtir her şeyi tanıyıp tanıtan. İnsanı ve insanın çevresini şekillendiren bilinç ağır bir pırlantadır. İnsan bu değerli yükü hem isteyerek taşır, hem altında ezilir. Taşınması zor ve bilinçle edinilen bir başka değer de sorumluluktur.
Bilinç, insana belirli bir sorumluluk yükler, bu sorumluluğu taşıtır, taşıma işini pekiştirir, ödülünü de verir. Oysa insanın özünde mutlak özgürlük vardır. Özgürlükle sorumluluk sıkça karşı karşıya gelir, çarpışır. İnsan, kendi özünde kıran kırana bir çarpışma yaşar! Özgürlüğün karşısında bir takım kurallar silsilesi ve yaptırımlarla ’sorumluluk’ oluşturulur. Bu sorumluluklar, birlikte sürdürülmesi gerekli bir yaşam için şarttır; kendini dayatır. Bu gereklilik nedeniyle özgürlükler birer ikişer budanır. Budanma işi de bilinçle olmalıdır. Burada da bilinç belirleyicidir. Yetiştirilen bir fidanının başı kesilince budanmış olmaz, kırılmış olur. Özgürlüğü gereksiz yere kısıtlanan bir insanın bir kavak fidanından daha kırılgan olduğunu bilmeyecek değiliz. Sürekli özgürlüğünden ödün veren insan kırgın ve kızgındır. Üstelik sorumluluklar artarken kişiliği ezer. Öte yanda bünyedeki özgürlük kendini dayatır. Özgürlüğün kuşlar gibi uçurtur ve rahatlarır özelliği vardır. Bu nedenle insan bilinçten bilinçli bir şekilde kaçmaya çalışırken, mutlak özgürlüğünü yaşamayı ister ama, boşuna. Elbette, var olan her şey kendini dayatır. Bir şeyin gerçeklik gücü dayatmalarından belirlenebilir. Yeter ki oluşumun magnetik alanına girilebilsin.
İnsanın özelliklerinden biri tembelliktir. Tembellik kendini dayatır, sürekli çabalar. İnsanın tembelliğine karşın, bilincin sorumluluğa kattığı gizemli bir büyü çarpıcıdır. Burada bilincin sistemli gelişimi, kişinin kendini ve çevresini tanıması ve tanıtması ile açıklanabilir. Büyünün özünde saygınlık gizlidir. Bilindiği üzere kendini ve çevresini tanıyan kişi bir başına yapamaz. Bu bağlamda toplum faktörünün kendini insana tanrısal bir güç olarak dayattığını unutmamak gerekir. Toplumun dayattığı sorumlulukları bilmek gerekir. Artan sorumluluklar karşında özgürlükler yenik düşmüştür; özgürlük onca tamtamlarına karşın yeniktir; yine de insanın ben’liğinde kimi zaman doğrulur. Özgürlüğün direnci insanın serüvenci yapısında net anlaşılır. Serüvenci ruhun o pak oluşumu sevilir. Bu nedenle Don Quijote’ler sevilir! Don Quijote’larda bireyin kişi olma özelliği öylesine durgun, öylesine ileridir ki… Bilinç, benmerkezciliğin dengesizliğini törpülemek için de vardır. Ancak, kazaran, dünyanın yarısı yansa, içinde dikili bir ağacı olmayan, vah demeyecek olan milyonların olduğu da unutulmamalıdır. Vah deme gereksinimi duymayan insan neden düşünsün ki? Tam da bu noktada benmerkezciliğin bütün gücü devreye girer. Yaşam ben-im’lerle sınırlandırılır. Ev-im. Kız-ım. Kar-ım. Mal-ım. Ben-im gibi im-li takı ve takıntılar insanı ezbere yönlendirir. Ezbercilik kolay iştir. Rahattır. Uyumlu ve varsıldır. Hatta çok saygındır. Ezber, öncesinde kimsenin tavuğuna kiş demez ama gözü kördür, sonunda öldürtür ve düşünme gibi sorumlulukları yok eder. Oysa bilinç düşünmek de demektir. Düşünen insan bilinç ile ezber arasında seçim yapar. Bütün herkes seçimini yapmıştır. Bence.
İm’lemelerde uç noktaya varan ve benmerkezcilikte artan ezbercilik, birey ve çevre üzerindeki dengesizliği artırır. Bu dengesizlik, aşırı kıskançlıktan tutun da, kafatasçılığa değin kesik kesik var olan ve hızlı dalgalar halinde yayılan bir davranış bozukluğudur; bu, durum sürekli bakım gerektiren salgın bir hastalık halidir. Bilindiği üzere insan birçok yaratık gibi sürüler halinde topluca yaşar. Gerek kapalı toplumlarda, gerek modern ve de postmodern geçinimli toplumlarda ‘aynıdanlık’ denilen özellik, en küçük ortak paydadır. Herkes diğeri gibi düşünür. Nasıl düşünülmesi isteniyorsa öyle düşünülür. Bu durum açıldığında, toplum içinde herkes bir diğeri gibi yer içer, inanır, evlenir, dövüşür ölür gider. Bazen de kişi herkes gibi gibi haraç alıp verir, herkes gibi çevresini ve kendini aldatır. Herkes herkes gibi şiir yazar, daha sonra da adam öldürür. Kişi sevgilisine, dinine, avradına, vatanına, imanına, milletine, bayrağına ve kedisine çoook düşkündür. Ya da değildir. Bu toplumun pskolojisine göre renk değiştirir. Olması gerektiği gibidir. Bu kişiler çokluktadır. Herkesin herkes gibi ezberden konuşması doğallaşır. Böylece kimsenin kimseyi tanımadığı gibi herkesin öncelikle kendini tanıma istemi, çabası yoktur. Ölüdür.
Bir ölünün ne mücadelesi, ne acıları, ne de düşleri vardır. Oysa insanın bilinci ve bu bilincin uzantısı yaşar. Bu canlı uzantıya ‘elde var bir’ bilinci diyelim. Elde var bir bilinci, sanatçı için herhangi bir yapıt, dindar için cennet, kapitalist için paradır. ‘Elde var bir bilinci’ bana göre bir şiir, bir masal, bir türkü, bir öyküdür. Size göre resim, heykel, roman, destan, kanaviçe, halı, kilimdir. Ona göre cami, kilise, buda gibi nice düşün değerleri ve ürünleri olabilir. Bütün bu değerlerin sayılması için, yani tanınması için değerlerin var olması, gerçek olması, gerçek olarak kabul görmesi gerekir. Ki öyledir. Bu da insani bilincin irdelenmesiyle olur. Verilerin ayrıştırılıp, dizilip, dönüştürülüp bilginin dengeli üretimiyle olur. Dengeyi ele alalım. Nedir denge? İnsanın doğasındaki bir takım ilkelerin birbirleriyle dansıdır. Dansların ritmi düm tek tek’li coğrafyaların iklimlerine göre başkalaşır. Öyleyse değerler arası iletişimde dengenin iyi tutturulma sorunu, ana sorunlardan biridir. Bir de dengenin iklimi ve bu iklimin ilkesi vardır. Denge, doğadaki canlıya acı vermeme ilkesiyle sevişir. Gerisi çelik çomaktır. Oynarsınız. Oyun gereklidir elbette. İlerleticidir. Öyleyse insan denilen varlıkta süre-gelen ‘mutlak araç’ bilinçtir. Bu bağlamda bulguların ve değerlerin karşılaştırmasını, kavgasını ve baskın çıkma çabalarının sevgiyle süslenmesi, bir başka deyişle sevgiyle dengelemesi gerekir. Nedir sevgi? Sevgi insanın alın teridir. Sevgi, insanlık tarihinde alın terinin değere dönüştürülme sürecindeki ahenktir de. Herbir düşüncenin rengiyle, şekliyle, kokusuyla başka başka olması ve olgunlaşmasıdır sevgi.
————-
Coğrafyalar, dinler, renkler ve güçler arasında fark olabilir. Genel bir ‘uyum’ vardır. Bu uyumla insan, ezberi düşünme yetisine (bilir bilmez) tercih etmiştir. Ezberin yandaşı tembelliğin elinde çeşitli kılıflar vardır. Bu kılıflardan birinin adı sözüm ona özgürlüktür. Tembellik işine gelirse bu kılıfı kullanır. Bilinç sorumlulukla uzlaşırken bilinçsizlik ezberle uzlaşır. Salt mantıkla gerçeğe ulaşılamıyacağına inanmalar sorgulamaları engeller. Oysa, kişi eninde sonunda, şu ya da bu biçimde kendi gerçeğiyle yüzleşirken sorgulayacak veya sorgulanacaktır. Bilincin bir diğer özelliği sormak fiiliyle örtüşmesidir. Bilinçten kaçış yolu yoktur. Bu nedenle Ne yapıp etmeli de insanı düşünmeye yönlendirmeli, sorusu yerindedir.
Kişiyi özüyle yüzleştiren bilinç, çevresiyle de yüzleştirir ve uzlaştırır. Öyleyse bilincin insanı aşan bir yanı vardır. İnsan, insani bilincini ateşledikçe, yani bilincin ateşiyle oynadıkça kazanır. İnsan ‘kendini aşma’ adına artar… Artmak farklılığın tanınmasıdır.


Kaynak