Bir arkadaşın işyerinde toplanmıştık. Uzun bir müddet görüşemeyince, sohbet baya uzamıştı. Her birimizin kendine göre anlatacakları vardı. Sohbet başladığında fark ettim ki, bu biriken konuların temelinde hep şikâyet toplanmıştı. Konuşmaya başlayan, o hafta yaşadığı sorunları anlatıyordu. Öyle ki, henüz tam ısınmayan havalar bile canlarını sıkıyordu.
Bir arkadaş dayanamadı, sıkıldığını belli ederek, “Siz canınızı sıkmaya konu arıyorsunuz” dedi. Bir diğeri, “Doğru. Sözde genciz. Hayatımızın baharını yaşarken, şu hâlimize bak. Düşünsek, anlattığımız birçok konuya sorun bile denmez” diye eşlik etti. Gülmüştüm, “İyi ki yaşınız hâla yirmilerde… Merak ediyorum otuzlu- kırklı yaşlara gelince, ne yapacaksınız? O zaman hiç yaşamayın. Şimdiden bu kadar küçük şeyleri sorun edersek, zaten erken ölürüz” dediğimde, “Haklısın; ama…” sözleri havada uçuşuyordu.
Bu şekilde yaşadıklarımızdan konuşurken, şikâyetler yine had safhaya gelmişti ki, kapının önünde baya yaşlı bir teyze belirdi. Önce içeri girmekten çekindi, sonra arkadaşın ricası üzerine geldi. Tek tek bizleri süzdü. “Ne güzel gencecik kızlar. Rabb’im sizleri hep mutlu etsin” dediğinde, yüzümüzde tebessüm belirdi. Birkaç dakika önce konuşulan konunun üzerine, bu sözler iyi gelmişti. Teyze baya yaşlıydı. Küçücük boyu vardı. Dişleri dökülmüştü- artık takma diş bile olmuyormuş- yüzü kırış kırıştı. Başında eski bir yemeni, üzerinde eski bir etek, üstünde bir kazak vardı. Ama bu kadar hırpanîliğin içinde pırıl pırıl parlayan masmavi gözleri dikkat çekiyordu. Öyle ki, yetmişinde değil de on sekizinde bir genç kız parlaklığı vardı bakışlarında. Yalnız bir elinde süpürge, diğerinde de kova vardı. Şaşırdım, “Daha sonra arkadaşa sorarım” deyip tekrar teyzeye yoğunlaştım. Durmuyor, oturmuyordu; bir an önce gitmesi gerekiyormuş gibiydi.
Tam kapıdan çıkıp gidiyordu ki, döndü ve “Oğlum olacağına, on kızım olsaydı; ben bu hâllerde olmazdım. Ama buna da çok şükür ya, el ayağa düşsem ne yapardım…” deyip durdu. “Kusura bakmayın yavrularım, içim yanıyor. Bu kadar konuşmamı hoş görün” dedi ve gitti. Ardından bakakaldım. Ve her zamanki gibi birkaç damla yanaklarımdan süzülürken, en ufak şeyde duygulandığımı bilen arkadaşlar “Yine mi?” deyip gülüştüler.
“Bu defa bu teyzeye değil, kendime ağlıyorum” dedim: “Şu yetmişlik ihtiyara, bir de bize bakınca, insan hüngür hüngür ağlamak istiyor. Maşallah o kadar mutlu ki, sanki o değil; biz yetmiş yaşındayız. Hâlâ şükredecek bir şeyleri var. Biz iyi şeyleri hatırlamayacak kadar unutmuşuz. Ve bundan daha güzel bir hakikat olamazdı önümüze gelen.”
Bu teyzenin iki kızı ve bir oğlu varmış. Kızının biri okuyormuş. Biri evli, fakat onun da durumu iyi değilmiş. Oğlu da tam hayırsız bir evlat. Hatta teyze, “Keşke onun kundağını bir yerlere atsaydım. Şimdi bu kadar sıkıntı çeker miydim?” der. Ardından da “Tövbe tövbe, Allah’ım affet, buna da şükür” diyormuş. Elinde neyi var, neyi yok; bu çocuk alıp serseriliğe harcamış. Şimdi de çalışmıyor, eve gelince teyzeden zorla para alıyor, vermeyince de dövüyormuş.
Bu teyze işyerine girip iş aradığını söylemiş. Hâline bakınca, acıyıp para vermek istemişler. Ama teyze almamış. “Kızım ben dilenci değilim. Sadece iş arıyorum. Elim ayağım tutuyor. Ne iş olsa, yaparım; yeter ki, ekmek paramı kazanayım” demiş. İş sahibi o sırada da apartmanın merdivenlerini temizleyecek birini arıyormuş. Bu teyzeyi görünce, önce tereddüt etmiş; sonra, “Apartman temizler misin?” demiş. Teyze sevinçle, “Tabi evladım. Yeter ki birkaç kuruş para kazanayım; ekmeğimi alayım” deyip başlamış.
Şimdi de merdivenleri temizlemekten geliyormuş. Bu, sadece bir olaydı. Bunun gibi, binlerce kişi var. Ama böyle gözlerinin önünde olması, insanı ister istemez üzüp düşündürüyordu.
Bu ibretlik dersten sonra hepimize bir sükûnet hâkim oldu. Artık hiçbirimiz konuşmak istemiyorduk. Yolda defalarca sorguladım kendimi. Eve geldiğimde, şikâyet edecek hiçbir şey bulamamıştım. Her şey fazlasıyla yerli yerindeydi.


saadet bayri