BİR BEYOĞLU HATIRASI
Yaklaşık yirmi metrekare bir dükkân.
Tekel maddeleri, çerez, meşrubat, tost, ekmek, kahvaltı malzemeleri, kuru gıda satılan bir işyeri. Adına biz büfe diyorduk, siz ister şarküteri deyin, isterseniz mini bakkal.
Okulumun izin verdiği zaman aralıklarında bazen gece çalışıyorum, bazen gündüz.
Dönem kayıplarımda ise hem gece, hem gündüz çalıştığım ve bana göre hayat üniversitesinin en önemli uğrak yeri.
Aklınıza gelebilecek her türden insanın yolunun düştüğü bir yer.
Her tür karakter, her çeşit adam ve en önemlisi hayatın ta kendisi.
Balo sokağında. İstiklal caddesini çiçek pasajından hemen sonra Tarla başı caddesine bağlayan uzun ve ince bir sokak. 70 li yılların sonunda Beyoğlu’nda bir isim veya tanınan bir marka. Belki şimdide öyledir.
24 saat hizmet veren ciddi bir ticarethane. Küçücük dükkânın duvara dayalı tezgâhında, ayakta bira içilebiliyor o zamanlar. Bizi veya sessizliği tercih eden müşterilerimizin sürekli ve düzenli uğrak yeri. Bazıları bir veya birkaç tane, hatta bazıları nerdeyse yarım kasa içiyor. Ayakta, tezgâha dayanılarak içiliyor, buna rağmen kendini bozan, konuşma üslubunu ve seviyesini düşürene pek rastlanmıyor. Zaten rastlansa emir kipiyle rica edilerek dışarı çıkarılıyor ve bir dahaki sefere içeri alınmıyor.
Her şeyin kaliteli olduğunu iddia ettiğim o yılların şişe sütü hiç aklımdan çıkmıyor. Bir litrelik şişelerde alüminyum kapaklı olan bu sütler, kapak açılıp ters çevrildiğinde şişe ağzındaki bir-iki parmak kalınlığındaki kaymaktan dolayı dökülmüyor. Sütün yağının ağızda bıraktığı kayganlık, hatta elle bile fark ediliyor. Sütün kaymağını çalmak, kimsenin aklına gelmiyor mu yoksa kendine mi yediremiyor bilmiyorum.
Büfenin ihtiyaçları ekmek ve şişe süt hariç, şimdiki gibi gezgin satıcılar tarafından karşılanmıyor tabi ki. Kaşar, sucuk, sosis, salam, beyaz peynir, paket çerez, çay, şeker gibi ihtiyaçlar haftanın belli günü Unkapanı Toptancılar çarşısına gidilip, tek tek seçilerek ve tutulan taksiye yüklenerek getiriliyor.
Bir başka gün de Tekel de sıraya girilerek, karnenizdeki kendi hakkınıza düşen miktar mamuller alınıp, dükkâna getiriliyor.
Ön vitrinde iki adet meşrubat akvaryumu var ve iki günde bir tazeleniyor. Belli oranda limon ve portakal sıkılıp, yeterince şeker ilavesiyle belli miktar kabuk rendelenerek hazırlanıyor. Şimdiki gibi hazır konsantreler sulandırılıp veya meyve tuzları eritilip yapılmıyor. O halde bile maliyeti ile satışı arasındaki kar oranı küçümsenmeyecek kadar cazip. Bazı samimi arkadaşlarımız kendilerine bu meşrubattan ikram ettikten sonra para vermek yerine “ üzerine bir bardak Terkos suyu ekle, ödeşelim “ demeyi ihmal etmiyorlar. Tabi ki yapılmıyor, misafir ikramı hanesine sayılıyor.
İçki satışında büyük, ufak, yarım ufak gibi tabirler kullanılıyor. Alınan büyük şişelerin bir kısmı küçük şişelere bölünerek servise hazırlanıyor. Bir büyükten iki buçuğa yakın ufak şişe çıkıyor, Büyükleri bölüp satmak, küçük şişe satmaktan daha karlı. Müşteri içinde birkaç damla daha fazla geliyor. Müşterilerimiz bölünmüş şişeyi aldığında, ağzı kapalıymış gibi kabul ediyor. Şüphe veya art niyet yok.
Gece belli bir saatten sonra ayık müşteri gelmiyor. Gelenlerin uzattığı kırışık paraların içinden hakkımız olan kadarını çoğunlukla biz alıyoruz, fazlasını almayı veya kazıklamayı hiç aklımızdan geçirmediğimizden çok seviliyor ve güveniliyoruz. Hatta bazı kumar tutkunu tanıdıkların gittiği oyun yerinde, cebinde fazla para bulundurmamak için, kaybetmeyi göze alamadıkları miktar parayı birkaç gün sonra geri almak üzere bize bıraktıkları, “bu para filanca ihtiyacım içindir. O günden önce gelip, istesem de lütfen bana verme “ diyerek yemine tuttukları, çoğu zaman birkaç saat sonra gelip, yalvararak geri aldıkları bir emanetçi görevi de yapıyoruz.
Sokağın en tanınan mesleği karaborsa Amerikan sigarası satıcılığı ve tombalacılık.
Amerikan sigaraları kaçak olarak getirilip, çocukların ve gençlerin giydiği uzun konçlu bayan çoraplarının içinde, bacağa sarılarak Beyoğlu’nda gizliden satılıyor. O zaman bu sigarayı içmek ayrıcalıklı gibi, çünkü çok pahalıya satılıyor. Bunun yanında tombalacıdan şans çekerek ucuza içme ihtimalini düşünenler, şansını deniyor. Tombala torbası her zaman “ harbi “ çıkmayabiliyor. İç içe geçmiş vaziyette iki adet ipeksi ve çok ince, kaygan kumaştan yapılı torba ve her biri ayrı kartların numaralarını taşıyor. Müşteri kartı çektiği zaman hangi torbaya ait kart ise, onun aksi olan torbanın ağzı uzatılıyor, elini sokması için. Torbalar iç içe olduğu ve kaygan olduğu için ve de el çabukluğu etkili olduğundan anlaşılmıyor. Bu durum muhit adamlarına yapılmıyor, genellikle yabancılara uygulanıyor. Bu tür hileleri bilen yabancılar ise kart çekmeden “ harbimi torban “ diyerek hem sorup, hem kontrol etmek istiyorlar. Tabi bu soru tombalacı esnafının onuruna dokunduğundan kendine hakaret sayıp, onunla alışverişi orada kesiyor, bazen de kavgayla sonlanıyor.
Büfenin müşterileri çevre otellerde kalan işçi, gündelikçi veya günübirlikçi insanlar. Ekmek arası tost onlar için hem doyurucu, hem ucuz olduğundan aşırı miktarda talep karşılıyoruz. Bazen Unkapanı seyahatimiz haftada ikiye çıkıyor, hatta Unkapanı çarşısına alışverişe gittiğimizde bir iki çeşit ağrıkesici hap almayı da ihmal etmiyoruz. Yani hem lokanta, hem meyhane, hem eczane, hem bakkal anlayışıyla halkımıza hizmet ediyoruz. Eczacılık mesleğine ilk adım atışım o yıllardadır. Sadece iki çeşit ilaç satmamıza rağmen, öğrencisi olduğum Eczacılık adına da gururlanmıyor değilim. Hem diğer büfecilerden daha çok hak sahibi ve ehil olduğumu düşünmek, bana keyif veriyor.
12 Eylül 1980 de sonra gece sokağa çıkma yasağı başladığında hem Beyoğlu gece yaşantısının, hem bizlerin ticari keyfi kaçıyor. Gece saat 23.00 te kapatıp, sabah 06.30 da açmaya başlıyoruz işyerimizi. O zamana kadar dikkatimizi çekmeyen süt ve ekmek servisi saatlerini, yeniden fark ediyoruz. Her iki üründe sabah saat 06.00 da dağıtılıyor.
Siparişimizi getiren servis kamyonu günlük ekmek ve şişe süt ihtiyacımızı, kendi dağıtımlarını yetiştirmek amacıyla sorumluluğu üzerlerine alarak büfemizin kapısına bırakıp gidiyor. Bu ürünler yaklaşık yarım saat kapalı büfenin önünde, sabahın ıssızlığında yalnız başına bizi bekliyor. İlk zamanlar sayım yaparak teslim aldığımız malları bir süre sonra saymaktan vazgeçiyoruz. Zira eksilmediğini fark ediyoruz. Hatta bazen küçük bir notta bir ekmek veya süt aldığını ifade eden müşteri ismine rastlıyoruz ve borç hanesine ilave ediyoruz.
Bu yaşananlar sadece bize ait değil, o dönemin Beyoğlu büfecilerinin ortak yaşamından kesitlerdir.
İçki şişeleri bölünerek, satıldığından içine herhangi katkı maddesi koymayı kimse aklından geçirmiyor. Şimdiki gibi sahte şişe, etiket basıp metil alkolden imal ederek insanların hayatına mal olmayı kimse yapmıyor.
O zamanlarda sokaklarda çok yoksul insanlar vardı, o zamanlarda gayrimeşru kazanç peşinde olan insanlara rastlanırdı. Hele Beyoğlu denilen ve her tür insanın bir arada bulunduğu bu ortamda sabah servis edilen ekmek sepetinden veya süt kasasından bir tane alınmayışını neyle açıklamam gerekir diye düşünüyorum.
Meşrubat akvaryumuna bir bardak fazladan su ilave etmeyişi, elindeki parayı göremeyecek kadar sarhoş olan birinin elinden hakkı olan paranın fazlasını almayışı nasıl izah etmek gerekir bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, geçen yıllar güzelliklerin çoğunu beraber götürüyor olması.
Acaba insan huyları, değişen zamana ayak mı uyduruyor acaba?
Bu görüntülediğim fotoğraftan bu yana tam 30 yıl geçti. O zaman 20 li yaşlarda bir öğrenci iken, şimdi 50 ye merdiven dayamış bir orta yaşlı aile babasıyım. İnsan malzemesindeki bu erozyonla ilgili sorularıma haklı cevap bulamamanın ezikliği içerisindeyim.
İnsanların dış görünüşlerinin altında, bakmasını ve görmesini bilenler tarafından fark edilecek gizli birer manzara var. Günümüzde gazete sayfalarını süsleyen, TV ekranlarında gına getirecek derecede iğrenç ve korkunç sayılabilecek toplum suçlarının artması, sahtecilik ve dolandırıcılık, hırsızlığın ciddi boyutlara ulaşması, ırz, namus düşmanlığının bu denli ayyuka çıkması, bilimle, teknolojiyle, toplum psikolojisinde nasıl açıklanır acaba?
Acaba insanların gözü, biri birinin haksız kazancın damıdır?
Zengin olma adına yapılan her türlü suiistimal, şiddet ve saldırganlık duygusunu bu gibi düşünceler mi tahrik eder?
Bir tarafta 30 yıl öncesi Beyoğlu’nun parke taş sokakları, diğer tarafta günümüzün beton asfalt bulvarları.
Geçen yıllarla birlikte, insan olmamızın ulvi karakter yapıtaşlarından bazılarının da azaldığını düşünüyorum.
Ya siz?

Şubat_2009

Saygılarımla.
Ecz. Abdulkadir Nur Gördük