Adını ilk duyup, anlamını kavramaya çalıştığımda çarpılmıştım O’na.
Saygınlık, ürküntü, gizem, sevgi doluydu her bir harfi.
Yalnız ben değil, tüm çevrem aşık olmuştuk.
Yaklaşmak isteyen yanar, uzaklaşmak isteyen donardı.
Ölçülü durulmalıydı. Ölçü sabır, sabır zaman ve zaman yakıcıydı.
Ele alınmaz, koklanmaz, kimse “benimdir” diyemezdi.
Sabırlıydık. Bizden öncekiler ve sonrakiler gibi. Ve aşıktık.
Belki bir gözü kör olduğu için aşkın, körebe oynamayı seçtik. Bağladık gözlerini.
Kuşkudan bir çift küpe takılı kulakları işitirdi her birimizi.
Biz onunduk, o hiç birimizin. Bu yüzden “bizim adalet ...” diye başlardık lafa...
“Bizim Adalet...”
Çok Bakan’ları oldu. Bakamadı ama hiç biri o ilk Bakan’ı gibi...
Halkın arasında yaşamak istedi. “Saray” dediler oturduğu yere. Ya da Hükümet Konağında bir yer verdiler. Oysa O, aramızda ve özgür ve hep kendi yerinde olmalıydı.
“Sevmek başka, sevmesini bilmek” başkaymış... Bilemedik.
xxx
Bir “baklava davası” vardı hani ... Şimdi de “bir paket Marlboro” davası gündemde.
xxx
Müvekkilinin hakkını savunan avukat, kendi hakkını ararken “bu mu adalet” diyorsa, “temeldeki çatlak” görülmelidir.
xxx
-Hocam baklava tepsisi gidiyor
-Bana ne
-Ama sizin eve gidiyor
-Sana ne.
Adalet baklava tepsisi değil ki! Ne bana ne, ne Sana ne...


Hulusi Metin