Küçükken nelere üzülürdüm bir bilseniz.
Meselâ istediğim oyuncak alınmayınca, annemi ve babamı almadıklarına pişman edene kadar uğraşırdım.
Bayağı yaramaz bir çocuktum. Evin ilk çocuğu olanın verdiği bir rahatlıktı benimkisi.
İstediğim kıyafet giydirilmeyince, artık tutana aşk olsun. Yanaklarım kızarana kadar, saatlerce ağlardım. Ağlamalarım meşhurdu o zaman.
Televizyonumuz henüz yeni alınmıştı; ben beşinci sınıfa gidiyordum yaşım on bir.
Zaten o zamanlarda siyah beyaz televizyonlar vardı. Renkli televizyon bizim için lükstü “Vay be televizyonunuz renkli mi?” diye diye imrenirdik renkli televizyon alanlara. Hatta televizyona giden anten siyahsa televizyon siyah beyaz, eğer kablonun rengi maviyse televizyon renkliydi.
Çocukluk bu ya öyle öğrenmiştik kendi aramızda.
Televizyonumuz alındığı dönemde, gece on’da başlayan filmler olurdu. Hani şimdi burun kıvırdığımız Türk filmlerinden bahsediyorum. Doksan’dan önce çok meşhur ve de güzeldi. Şimdi her ne kadar çok komik gelse de, o dönemlerde ke-yifliydi. Saatlerce beklerdim filmin başlayacağı saati ve tam filim başlayacak babam cellât gibi görünür, televizyonu kapatırdı.
“Yeter artık! Çok izledin, uyu” dediğinde hiç bir kuvvet televizyonu yeniden açamazdı.
Oysa o saate kadar hiçbir şey izlememiş, filmi beklemiş olurdum.
Ancak bunu babama anlatmak nerede ise imkânsızdı.
Saatlerce ağlardım. Aman ne ağlamak hıçkıra hıçkıra, tabir caizse tepine tepine. Sonra uyur kalırdım oracıkta. Ertesi gün yine aynı olaylar…
Derken neredeyse her gün her saatte film ve üstelik diziler çıktı. Ve şimdi kimse karışmıyor izlediklerime ve saatine ama artık izleyemiyorum. Hiçbir dizi ve film, saatlerce beklediğim o filmler kadar heyecanlı değil. Eski filmleri de izlesem gülüp geçi-yorum. Ve çocukluğumda ki o gizin ne olduğunu hâlâ merak ediyorum.
Hatırlıyorum da filmlerin sonunda kavuşsalar da ağlardım, ayrılsalar da. Gözyaşlarımın sebebi yoktu, her iki olayda duygulanmama yetiyordu.
Şimdi en acı sonlar bile tebessüm ettiriyor. Hadi canım bu kadar da değil diye birçok mantık hatası buluyorum. Ve o saflığımı hangi yaşımda unuttum diye bakınıyorum.
En ufak bir şeyde saldığım gözyaşlarım ve ağladığım bu kadar basit olaylar. Şimdi gözyaşlarıma sebep olan olaylara gülüp geçiyorum. Ve her hatırladığımda kızıyorum kendime. Keşke hiç üzülmeseydim ve bu kadar çok ağlamasaydım diye.
***
Küçükken çok mu ağladım bilmiyorum? Ama uzun zamandır gözyaşlarım tükendi. Öyle olur olmaz her şeye ağlamıyorum. Canım sıkıldı mı pencerenin kenarına oturup gelene gidene bakıyorum. Kendimi avutuyorum ve neden büyümek için bu kadar acele ettim diye de söylenmiyor değilim.
Annem der ki “Büyüdükçe derdiniz arttı. Meğer siz küçükken en güzel çağımı yaşamışım” Şimdilerde bakıyorum hayata da, sanırım hepimiz küçükken en güzel çağlarımızı yaşamışız hiç haberi-miz olmadan. Baharda yağmurların topraktaki tohumları suladığı gibi, bütün sevdiklerimizi gözyaşı yağmurumuzla sulamışız. Büyüdükçe yaz gelmiş, her yer yanmış kavrulmuş. Haliyle kuraklık olup, hiç gözyaşı akmamış ve yağmurlar kesilmiş.
Bu yüzden olsa gerek uzun zamandır burnuma çiçek kokusu gelmiyor.
Annem haklı mı ne?


Saadet Bayri